11 Eylül 2007 Salı
BEBEGEVAMK
ÇAKAR MI TAM ÇAKAR!
10 Eylül 2007 Pazartesi
Alternatif BireyinYaşam Rehberi (Türk Versiyonu)
MADDE 1: Toplumun dışında olduğunu asla gösterme. Söylenen şeylere fazla nazikçe olmadan gül. Kibar olursan da ya yanlış anlaşılır ya da ezilirsin.
MADDE 2: Modaya, yani kostüme bakarak karşındakine gerçek fikirlerini açma. Denyoların anarşist gibi giyinebileceğini, hıyarların televizyondan falan görerek efendi bir tarzda takılabileceklerini, sünepe heriflerin punk kostümleriyle yeni amerikan idollerinin şekilciliğini taklit ettiklerini unutma.
MADDE 3: Akşam yatarken yarının iyi olacağını düşünme. Berbat bir güne hazır ol.
MADDE 4: Normal bir bireyden iki kat fazla çalış. İlk sekiz saati kalitesiz işlere ikinci sekiz saati idealist işlere harca.
MADDE 5: Dürüst takılıp başına gelen iyi şeylerden bahsetme. Başarılarını sakla ki düşmanın olmasın.
MADDE 6: Televizyondan spor karşılaşmaları dışında uzak dur. Dizileri internetten indir. Reklama alet olma. Bu kahrolası aletin cahiller ve cahil adayları için olduğunu, siyasi manipülasyon için kullanıldığını hiçbir zaman unutma.
MADDE 7: Eleştiri senin her şeyindir. Çoğunluğun sevdiği şeylere sempati duyma emareleri hissedersen hemen kendini tokatla ve içinden on kere kadar küfret.
MADDE 8: Bayram, seyran, yılbaşı gibi özel günlerin kutlamalarını kesinlikle evinde geçir.
MADDE 9: Devletler ve sınırlar aldatıcı, internet gerçek vatandır. Yeraltı örgütlenmesi yerini internete bırakmıştır. Orada alternatif beyinlerle buluşup güçlen.
MADDE 10: Hümanizm bir tuzaktır. Çevremizi saran iğrençliği insanların oluşturduğunu unutma, her gün insan olduğun için kaderine lanet et ve doğadaki her şeyi bir insandan daha fazla sev, daha fazla önemse.
9 Eylül 2007 Pazar
ÇOKTAN ÖLMÜŞLER
6 Eylül 2007 Perşembe
KÖR FAHİŞE BIÇAĞI - 2006

Bu kitap Maceraperest Yayınevi tarafından 2006 yılında yayınlanmıştır. Türü komedi-polisiyedir.
Özet: Melek teyze buruşuk suratlı, tombul, cin gibi bir mahalle çaçaronudur. Mahalledeki herkesi çekip çevirmekte, tüm dedikoduları kendisinde toplamakta ve merakıyla karıştığı bütün işlerde girdiği diyaloglar ve sunduğu yardımlarla her kesimin sevgisini ve saygısını kazanmaktadır. Ancak düşmanlarına karşı da kinci ve şirrettir. Yani aklı olan birisi aslında Melek teyzeyle ne dost ne de düşman olmayı seçmeli, tek düşüncesi olabildiğince uzağında kalmak olmalıdır.
Genç yaşta dul kalan Melek teyzenin iki oğlu vardır. Evde bir de aksi dede, yani kocasının babası kalmıştır. Oğullarından birisi insan azmanı, kel, çekik gözlü 1.90 boylarında bir mongol olan Oğul'dur. Hiçbir şeyden anlamaz ve yanından ayrılmadığı annesinin her isteğini yerine getirir. Tabi her şeyi birbirine karıştırarak. Diğeri ise kafası yine fazla çalışmayan Tuğrul'dur. O polis olmayı başarmış olsa da arşivde çalıştığı, yani gerçek bir dedektif olamadığı için annesinin saygısını asla kazanamamıştır. Hiç anlaşamazlar. Tuğrul'u rahatsız eden bir şey de, çörekler, fal gibi numaralarla gide gele kendini asayiş bürosuna adamakıllı sevdirmiş olan annesinin Beyoğlu Emniyet Amirliği'nden hiç çıkmaması ve her türlü cinayete bilirkişi olarak karışmasıdır. Buna çözdüğü bir iki cinayet sayesinde hak da kazanmıştır. Ayrıca emniyet amiri Cevahir'in de hem dert ortağı hem annesi gibi olmuştur. Sonuçta onu karakoldan uzaklaştırmak imkansızdır artık.
Melek teyze cin gibi karakteriyle arada oluşan derin sevgiyi dedektiflik merakının doyurulması için kullanmayı çok iyi becermekte, hatta Cevahir'den bir izin belgesi bile kopartmaktadır. Üstelik artık yeteneğini de kanıtlamış; Cevahir de, Gayrettepe Cinayet Masası'ndaki komiser Hüseyin de bu kadının daha neler çözebileceğini merak etmeye başlamıştır.
Melek Teyze kendisine tanınan toleransı sonuna kadar kullanmakta ve bir olayı sonuçlandırmak için her türlü riski göze alıp, bir vakanın peşini asla bırakmamaktadır. Tabi ki Oğul'un sınır tanımaz gücü de ona yoluna çıkan engelleri aşmada cesaret ve aşırı güven sağlamaktadır.
Ancak bu hırslı amatör dedektifin olayı çözme aşamasında yardıma hazır mahallelileri çok tehlikeli durumlara sokması en büyük handikapıdır. Mahallenin kendini dahi zanneden elektrikçisi, videocusu, muhtarı, meraklı kadınları, genç delikanlıları gerek teknolojik gerek vurdu kırdı tarzı yardımlarla onun araştırmalarına ortak olacak, bazen çok kötü darbeler alacaklardır. Fakat Melek teyze için önemli olan sonuçtur. Ayrıca bir iki kişi ölse de, beş altı kişi sakatlansa da onun kredisi her zaman vardır.
Tüm bu olaylar içinde Melek teyze bir de mahalle dedikoduları, düşmanı olan kadınlar üzerine çalışmaları, oğlunun evlenmesini engelleme gibi yan işleri de asla boşlamamakta ve gayet de başarılı olmaktadır.
Kör Fahişe Bıçağı'nda Melek teyze Cihangir bölgesinde işlenen seri cinayetlerin peşine düşer. Üç fahişe öldürülmüş, cinsel organlarına da bıçakla bir darbe vurulmuştur.
OTORÖPORTAJ
Ben: Olsam da, bunu insanlarla paylaşmak niyetinde değilim. Gizemli ve bir nebze üzgün görünmenin avantajlarını kullanmak istiyorum.
Ben: Şu anda ne üzerinde çalışıyorsunuz?
Ben: Bir lamanın kızak hayvanı olarak çektiği sıkıntıları anlatan bir kitap üzerinde çalışıyorum.
Ben: Sanki Jack London’ın Vahşetin Çağrısı’nı hatırlatıyor.
Ben: Ne alakası var canım. O romanın kahramanı köpek bu kitabınki lama.
Ben: Doğru. Sadece tek kitap üzerine mi uğraşıyorsunuz?
Ben: Hayır tabi ki. Bir geyşanın Şemdinli’nin Çukurca köyünde girdiği bunalımı anlattığım bir hikaye ve basketbol takımımızdaki oyuncuların basketbolu bırakıp badminton’a başlaması üzerine gelişen toplumsal olayları anlattığım bir eser de yolda.
Ben: Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz?
Ben: Asker olup generalleri tokatlamak istedim hep. Ama bu yaştan sonra pek mümkün olduğunu sanmıyorum artık.
Ben: Bir dönem asker oldunuz ama ordu bu gerçeği beyninizden sildi. Haberiniz var mıydı bundan?
Ben: Ana. Evet, hatırladım öyle bir şey. Bakkal söylemişti. Ama önemli olan bunu bilmem değil, “Kahvaltıda ne yiyelim?” dediğim anda yine unutmam. Belki de beynime yerleştirilen bir koddur... Ne diyordum???
Ben: Türkiye’deki siyasi yapıyı sağlıklı buluyor musunuz?
Ben: Buluyorum. Bir İslam Cumhuriyeti olarak oldukça demokratik ve özgürlükçü bir hava estiğini söylemem lazım. Manda olduğumuz için dış ülkelerin bağımsızlığımıza ve bütünlüğümüze gösterdiği hassasiyete de şaşkınlıkla bakıyorum. Harika gidiyor herşey.
Ben: Edebiyat sizce de bir silah mıdır? Geleceği değiştirecek gücü var mıdır?
Ben: Edebiyat okurların kafasını karıştırıp kendilerinden şüpheye düşmelerini sağlar. Sağlıksız bireylerin sarıldıkları şey muhafazakarlıktır içine düştükleri paranoya yüzünden. Sonuçta edebiyat bir silahtır ama onu kullananlardan başkasını vurmayan bir silahtır. Geleceği değiştirme konusuna gelirsek bu Allahın işine karışma olur. Yani pek de yanlış bir yargı değildir.
Ben: Geçmişte büfecilik yaptığınız söyleniyor. Gerçeklik payı var mı?
Ben: Eh, saklayacak değilim. Yıllarca insanları zehirlemek adına her türlü hizmet işine girdim çıktım. Sonuçta her yazar hayatını mahvettiği insan sayısı kadar yazardır.
Ben: Korku kitabı yazarken korkmuyor musunuz?
Ben: Komedi yazarken gülmediğim gibi korku kitabı yazarken de korkmam. Çocukça bir bakış açısı.
Ben: Ben korkuyorum. Laptop’u atıp kaçmak geliyor oradan.
Ben: Türlü türlü insan var işte.
Ben: Kendinize Subcomandante Marcos’u örnek aldığınız konuşuluyor iş çevrelerinde.
Ben: Borsaya girmediğim için ortaya atılan spekülasyonlar bunlar. Kitaplarımın anlık dalgalanmalar yaratacağını söyleyen ve ricada bulunan gay lobisini kıramadım. Gerçek bu işte.
Ben: Gerillalar şehire inecek diyorlar yakın gelecekte.
Ben: Önce entellektüellerin dağa çıkması gerekli. Diyalektik meselesi.
Ben: Entellektüellerin genetik şifresinde gamalı haç görüldüğü de mi yalan peki? Tıp dünyası bu haberle çalkalanıyor...
Ben: Yalan tabi. Bir aydının damarlarındaki kanın yeşil akmasından başka bir gerçek muteber değil günümüzde.
Ben: Kendinizi tanımlayan bir şarkı var mı peki? Hani bu şarkı tam da beni anlatıyor dediğiniz bir şey.
Ben: Burak Kut. Komple komple komple...
(Kalkıp ikimiz de söylemeye başlarız şarkıyı ve sohbetimize ara vermemiz gerekir...)
(BELKİ DEVAM EDER. NİYE OLMASIN?)
Gülmek ya da Teslim Olmak
Gülme bu kadar temel bir ihtiyaçken ve güldürmek en zor uğraşlardan biriyken edebiyat kumkuması bunalım tacirleri komedi türünü nasıl küçümseyebilir? Bunu da anlayamıyorum.
Anlayan varsa beri gelsin.
31 Ağustos 2007 Cuma
ARKADAŞLARLA ARKAİK SOHBETLER 3 - BAFİCİ KAMBUR
Ben: Kötü şans için gölgenin senin üstüne basması gerekir.
Murat: Ama bak, kafa bölümünün üstünde duruyorum. Bu sadece algı kayması mı yoksa zamandan üç saniye kadar ilerde gittiğim için mi acaba..?
Ben: Bence bu sorun değil. Özellikle azınlık haklarıyla ilgili bir sorun değil çünkü hepimizin de çok iyi bildiği gibi gölge sayısıyla insan sayısı eşittir.
Murat: Hımm... Bu arada sen benden de ilerdesin. Gölgen en az üç metre arkanda kalmış. Vee, sorularıma cevap verirken ağzın oynamıyor. Yani ya kıçınla konuşuyorsun ya da...
Ben: Gelecek yanlış adımlarımızı doğrulamak için bizim tarafımızdan yaratılan yapay bir olgu. Geçmiş ve gelecek şimdiki zamanın yanlış anlaşılmasından başka bir şey değil. Yani psikolojik.
Murat: Benimle konuşan sen değilsin. Zaman tortusu çöplük bir görüntü bu. Gölgeni yakalamaktan başka bir çarem yok gerçeğe ulaşmak için.
(İleriden bir kahkahayla sarmalanmış iğrenç sesim havaya yayılır.)
Ben: Ha ha haa. Büyük bir yanlış bu. Gölgem eline yapıştı işte. Güneş ve ay birlikte ortaya çıkmadıkça sen de dışarıya çıkamayacaksın artık.
Murat: Hayır, yalan bu. Nereye gitsem peşimden geleceksin bundan böyle. İşte gerçek.
Ben: Güneş bedenlere arkadan çarpar ve sen de benim önümde olursan başka bir çarem yok ama unutma, en sadık şeydir bir gölge. Bana dönecektir tam da gerektiği anda.
Murat: Aman tanrım. Benimle konuşan gölgenmiş. Hem de sarhoş bu.
Ben: Ha ha ha. Bir insanın her zaman gölgesidir sarhoş olan. Bedenime, buruş buruş olmuş suratıma bak. Şu anda dünyanın çözülmemiş çözümlerini bir çözüme kavuşturmakla meşgul.
Murat: Buldum. Atlamalıyım bu kabustan kurtulmak için. Evet, güç damarlarımdaki asil kanda mevcut. Şimdi.
(Murat müthiş bir sıçrayışla Kazancı yokuşunu aşıp İstiklal’e konar. Yanıma vardığı anda gölgem üstüme dolanır ve sarhoşluk beynime vurur. Delice kıkırdayıp omuzuna bir şaplak atarım Murat’ın.)
Ben: Naaber bilader. Aslanım’a gidelim mi?.
Murat: Tabi lan. Hadi yürü.
Ben: Şu işe bak gölgelerimiz köşeyi döndü bile.
Murat: Keyifleri bilir. Sarhoş olacak onlar. Biz bir şehir düşleyip oraya göç etmekle uğraşacağız.
Ben: Sadece göç etmekle kalmayacağız. Bir de yaşanmaz hale getireceğiz orayı.
Murat: Evet.
(Ve yürümeye çalıştık bundan böyle. Ama bu çizgiromanda gölgemiz olmadığı için sadece uçabiliyorduk ve bundan yararlanıp Paris’e St Michel’de bir kahvenin üstüne inip havada garsondan iki bira alıp geriye döndük. Gölgelerimizin Kapadokya’ya tatile gittiğini duyunca da sıkılıp yine Paris’e geçtik. Ve yemin ederiz ki NotreDame’ın kamburunu çan kulesinde melez bir kıza bafi yaparken gördük. Hem seyrettik hem içtik ondan sonra. Belki on beş yıl...)
Stephen Chow - Komedinin Yeni Kralı

Komedi filmlerinin yıllardır mumla aranan yeni kralı HongKong’dan çıktı. 1962 doğumlu Stephen Chow kendisinin yazıp çekip oynadığı filmleriyle Pembe Panter serisi, Hababam Sınıfı ve Mr Bean’den bu yana görmediğimiz bir şeyi gerçekleştiriyor. O, Ertem Eğilmez ekolünün dramla kahkaha arasında giden duyarlı ilişkilerini, absürd bakış açısını, mistik yaklaşımları ve başlı başına bir reji esprisi olarak kullandığı dijital efektleri sadece bir filme sığdırarak komedide yeni bir dalga başlatıyor. Filmleri içindeki ince ayrıntılar, buluşlar, beklenmedik yerlerde tombaladan çeker gibi çıkardığı kahkahalar gerçekten enteresan.
Forbidden City Cop (1996) King Of Comedy (1999) Shaolin Soccer (2001) ve Kungfu Hustle (2004) defalarca seyredilmeyi hak ediyor. Bu yaratıcı adamı kaçırmayın.
29 Ağustos 2007 Çarşamba
PERFORMANS SANATI
Sonuçta bu işe ben de soyunmaya karar verdim ve en az onlar kadar ya da daha boktan buluşlarla piyasaya sağlam bir giriş yapmak için kolları sıvadım. İşte size birbirinden seçkin örnekler:
Örnek 1: Her yerde öbek öbek boklar vardır ve üstlerinde bir demet gül bitmiştir. Ancak salon oldukça loştur ve pislikleri göremeyip basanlar hem kirlenmiş hem de bir gülle ödüllendirilmiş olurlar.
Örnek 2: Salonun iç tarafına koca bir fil kapatılmış, kıçı da özel bir dizaynla açıkta, yani sergiyi gezenlere doğru açıkta bırakılmış, kıç deliğine de bir televizyon tıkılmıştır. Burada hayvan haklarıyla ilgili bir belgesel oynatılmaktadır.
Örnek 3: Salonun ortasına yapay bir ağaç kondurulmuştur. Dallardan kıçına karanfil sokulmuş kuzular sarkmaktadır. Salonun dört köşesine de mangal ve kömür bırakılmıştır.
Örnek 4: Oda çıplak kız ve erkeklerle doludur. Büyülenmiş gibi gezmektedirler. Aralarına karışan izleyiciyi çok geçmeden yeni fark etmiş gibi bağıracaklar ve hızla karga tulumba edip soyacaklardır. Seyirci artık çıplaktır ve giysileri de olmadığı için dışarı çıkıp çıkmamak kendisine kalmıştır.
Neyse bu kadar yeter. Daha fazla abartmayayım...
KABUS BAŞLIYOR
Tarikatları Kollama Bakanlığı, AB Konusunda Halkı Kandırma Bakanlığı, Türbanı Problem Olarak Tutma Bakanlığı, Mağduriyet Yaratma Bakanlığı, Demokrasi Tanımının İçini Boşaltma Bakanlığı (Ah ah bu bakanlığa Hasan Cemal ne yakışırdı yahu) Ülke Değerlerini Satış Bakanlığı, Halkı Azarlama Teknikleri Bakanlığı, Amerika’yı Sevdirme Bakanlığı, Takıyye Bakanlığı, Medya Yönlendirme Bakanlığı, Muhalif Gazetecilerin Başını Ezme Bakanlığı vb...
Eminim BOP projesi kapsamında oynanan büyük oyuna bunlar da yetmeyecek ama ne yapayım, liboş köşe yazarlarımız gibi hastalıklı bir bakışa sahip olmayan beynim anca bu kadarına yetti.
27 Ağustos 2007 Pazartesi
Arkadaşlarla Arkaik Sohbetler 2 – Adamo Paşa
Ben: Evet, bardağına bir suaygırı girmesi ilginç. Onun çevresine bardağı sen inşa etsen de garip bu.
Arci: Garson! Buraya gel!
Ben: Burada bin tane garson var. Yemek yiyenler de garson. Dart atıp hangisini seçtiğini belirtmen gerek. Bak, hepsinin sırtında bir hedef tahtası var.
Arci: İçkimin en az elli litresini tüketen bir hayvanı şikayet etmek benim hakkım. Hepsi gelsin. Baksanıza laaan!
Bay X: Affedersiniz, sohbetinize kulak misafiri oldum da... Onlara öyle ulaşamazsınız. Yanınızda toplu iletişim kuran yeni nesil bir phosok telefonu taşımanız gerekir...
Ben: Öyle diyorsunuz da, niye hepsi buraya bakıyor o zaman şimdi? Topunun da gözleri şaşı olamaz ya.
Bay X: Bakın, her yerde resimleriniz asılı, sizi arıyorlar.
Arci: Aha! Aramızda da sen duruyorsun.
Bay X: Öyle, tam yirmi dakika kaldı. Hep beraber suç işleyeceğiz.
Ben: Adını bahşeder misin bize lordum?
Bay X: Adamo Paşa’yım ben. 370 yıl önce öldüm. Biraz önce burada açtım gözlerimi.
Arci: Ölmek nasıl bir duygu, sevişmekten daha mı zevkli?
(Adamo Paşa olmayan gözlerini kırpıştırır.)
Ben: Diyelim ki mantı yerken öldük, o his kaç gün kalıyor damakta?
(Adamo Paşa ayağa kalkar. Bir çınarın onda biri kadar ama yine de heybetlidir.)
Arci: Ölüler rüya görür mü paşam?
Ben: Mezarlıkta bir çıkış var di mi? Öyle di mi paşam? Sıkılan çıkıp dolaşıyor olmalı arada.
Arci: Cevap versene lan godoş! (Bana bakar Arci ve güler.) Ha ha haaa!
Ben: Ciddi göründüğüme bakma, gülüyorum şu anda.
(Adamo Paşa ıkınmaktadır. Birkaç küçük diş ağzından fırlar. Etrafa toz toprak saçılır. Arci kafama bir şaplak atar.)
Arci: Bak! Masamıza bir uçak indi.
Ben: Buna da gülmem mi lazım?
Adamo Paşa: Zaman geldi çocuklar. Haydi bismillah!
Arci: Ne zamanı!
Adamo Paşa: Uçağı Kenya’ya kaçıracağız.
(Yürüyüp uçağa girer Adamo Paşa. Arkasında bıraktığı bir öbek boka bakarız bizi. Kömüre benzemektedir. Yok yok, kesin kömürdür.)
Ben: Gidelim bari. Uçak serindir şimdi.
Arci: Yapacak bir şey yok. Yaşlılara saygıda kusur etmeyen bizler bir ölünün lafını dinlememezlik etmeyeceğiz herhalde.
Ben: Peki uçakta yer kalmasa, kalkıp kendi yerine Adamo Paşa’yı oturtur musun?
Arci: Yok artık lan! Saçmalama. Ölü o. Niye otursun ki?
24 Ağustos 2007 Cuma
Tanrıyla Benim Aramda
Bir yazar “İlk cümleyi yazıyor ve gerisini Tanrı’ya bırakıyorum,” demiş...
Ben de kitabı yazıyor ve Tanrı’nın yayımcılığa soyunması için dua etmeye başlıyorum.
Müzik Eleştiri: Kings Of Leon, Interpol, Arctic Monkeys
Gelelim Interpol’ün Our Love To Admire albümüne: Diğer albümlerindeki sönük, birkaç şarkıda enteresan çıkışlarla dinleyicisini büyüleyen, hemen arkasından gelen melodilerle kendisini tekrar eden ve vasatlar sınıfının parlak öğrencisi sıfatını kazanan grup bu yeni çalışmalarıyla apayrı bir kulvarda, şahlanan bir atın üstünde yepyeni bir maceraya adım atıyor. Albüm genel bir atmosfer, tema ve teknik altyapı bütünlüğüne sahip. Pioneer To The Falls, Rain Sun, Rest My Chemistry gibi best of’ların dışında bütün şarkılar olgun, yaratıcı ve kaliteli bir vokalin etkileyiciliğine sahip. Düzenlemelerde yerli yerinde ve oldukça şaşırtıcı anlarda kullanılan korolar neredeyse ayağa kalkıp marş gibi katılmaya itiyor insanı. Yaylılar ve nefesliler de olağanüstü bir kurguyla yerleşmiş her yere. Kısacası müzik dünyası yeni bir “James” kazanmış olabilir.
Arctik Monkeys Favourite Worst Nightmare albümlerinde yine muhteşem şarkılara imza atıyorlar. Ama sanki albüm aceleye gelmiş. Kendilerine hiç yakışmayan üç dört şarkı şu anda MP3 arşivimden silinmiş durumda. Yani bu sayıda ve kalitede olsa kült bir albüm sayılacaktı bu çalışma.
Yukarıda saydığım üç gruptan da gelecekte müthiş işler bekliyorum. Progressive bir altyapıya ya da felsefeye yelken açabilecek o benzersiz duyguya sahipler ve inşallah yapımcılarına siktiri çekme cesaretini de bulurlar kendilerinde...
23 Ağustos 2007 Perşembe
SUÇLU SERİSİ 1
TAŞIYICI - 2005

Bu kitap Artı Bir Yayınevi tarafından 2005 yılında yayınlanmıştır. Türü korkudur...
Özet : Ağır paranoid-şizofreni tanısıyla tedaviye alınmış arkeolog Oğuz hiç durmadan küçük çemberler çizmektedir. Asistan psikiyatr Gül onunla yakından ilgilenmekte ve hiçbir yakınının ziyaret etmediği bu adamın gizemli hikayesini merak etmektedir. Oğuz üniversiteden beş öğretim görevlisi arkadaşıyla bir yere araştırmaya gitmiş ve sadece o bulunmuştur. Yollarda aklını yitirmiş bir şekilde dolaşırken. Üstelik yanında da kimliği bilinmeyen altı yaşlarında sarışın bir çocuk vardır. O da ağır bir depresyon geçirmiş gibi hiç konuşmamaktadır. Üstelik bir kayıp ihbarı da yoktur. Ama diğer arkeologlara ne olmuştur. Oğuz'un alt benliği neleri gizlemektedir. Kimseye haber vermeden gittikleri o bölgede başlarına neler gelmiştir. Ölümcül giz çok yakınlarındadır ve onu araştırmanın bedeli de oldukça ağırdır.
ARKADAŞLARLA ARKAİK SOHBETLER 1
Ben: Bu doğru. Daha geçen gün bir yüzbaşıyla karşılaştım. Dişlerine baktım, tam 437 yaşındaydı.
Gamlı: Filmlerde osuruk efekti kullanmak peliküle zarar veriyormuş, o yüzdenmiş hiçbir kahramanın osurmaması.
Sayko: O zaman bi de şunu dinle: Kobra yılanları Kemal Sunal filmi görünce kıkır kıkır gülmeye başlıyormuş . Yılan yetiştiricisi bir arkadaş söylediydi.
Ben: Komedyenler de kendini aynada görünce ağlamaya başlar.
Gamlı: Bir yılana hapşırık tozu verilse grip olur bence.
Ben: İlk grip olduğumda garip bir şekilde orgazm olmuştum. Bir daha asla tekrarlanmadı.
Sayko: Biraz önce yalan söyledim. Öyle bir arkadaşım yok. Karafatma terbiye eden var ama...
Gamlı: Ben de yalan söyledim. Beynimde dönenlerden başka hiçbir şey yaşamadım bugüne kadar.
Ben: Hiç yalan söylemedim ben. Hep başkalarının yalanlarını tekrar ettim.
Sayko: Terbiyeci arkadaşıma bakın! Üstümüzde. Bize bakıyor.
Gamlı: Ne kadar büyükmüş! Sanki altımızda da aynısından var.
Ben: Üçümüz aynı anda konsantre olup beyin dalgaları gönderirsek onu alık olduğuna inandırabiliriz.
Sayko: Böylece?
Gamlı: Böylece çırak olarak kullanabiliriz onu!
Sayko: Bir çırağa hizmet etmek benim için şereftir.
Ben: Benim için de...
Gamlı: Ben sıkılırım aslında...
20 Ağustos 2007 Pazartesi
İLGİNÇ!
17 Ağustos 2007 Cuma
70 Milyon Daha Değil Ama Bilboard Anında Bölündü
Yaa. Öyle bol keseden atmakla olmuyor. Özünde bir sözünde bir olacaksın.
Enerji ihalelerinde elleri kolları bağlanan ve parti yayın organı olarak çalışan bu şirketler de kendilerini gazete olarak tanımlıyor ya, her seferinde bir yaşımıza daha girmekten öldüğümüzde beş yüz yaşında olacağız..
NOT: Radikal’de hiçbir kalemin bu konuda tek bir kelam etmemesi de beni hiç şaşırtmadı. İkinci Cumhuriyetçiler konusunda yorum yapmaya ne gerek var. Alan belli satan belli...
16 Ağustos 2007 Perşembe
Kopart beni Enis
Aman yarabbi, neler diyor bu adam? Yoksa havlamak istiyor da bir türlü başaramıyor mu?
OASİS ÜZERİNDEN MEMLEKETE MODEL İTHALİ
OASİS’in E-Mule’de bulunduğunu da haber vereyim de bu yazı öyle havada kalmasın. Alın, izleyin ve gerçekten duyarlı bir öykü nasıl işlenir görün.
Lee Chang Dong, Yapıtlar: Green Fish (1997) – Peppermint Candy (2000) – Oasis (2002) – Secret Sunshine (2007)
15 Ağustos 2007 Çarşamba
Deermişim
Otobüste, vapurda, yolda şöyle bir tane patenti nevi şahsına münhasır bir espri duymak mümkün olmuyor. Böyle bir şeye gerek de yok belki. Nasıl olsa diğerlerine daha yıllarca gülecek insanlar. Peki bu olgu neyi göstermektedir sizce? Türk insanının yaratım gücünün muhteşemliğini mi? Televizyon senaristi olmanın dayanılmaz hafifliğini mi? Bu topraklarda herkesin pek bir güleç olduğunu mu?
Var bu işte bir iş ama ne deermişiim?
JOHN BERGER – FOTOĞRAFA BAKIŞ
Aslı Tohumcu: Fotoğraflar, reklam görüntüleri, televizyon, internet, cep telefonları vs’den gelen müthiş bir görüntü sağanağı altında yaşıyoruz. Az önce kullandığınız ifadeyle, sansasyonel hikayelerle çevriliyiz dört bir yandan...
John Berger: Evet, hepsi de sansasyonel, yüzeysel mesajlar; tecrübeye dair bir şey söylemiyorlar. Hepsi de satış sanatının egemenliği altında, bir sürü görüntüyle çevrelenmiş duurumdayız. Hepsi bir şeyleri arzu edilir metalar şeklinde sunma amacını güdüyor. Tabi ki aruz edilirlikleri genelde hayali. Yani bize yalan söyleyen görüntülerle çevrelenmiş durumdayız. Bu yüzden bunun farkına vardığınız an, buna karşı neyapacağınızı da biliyorsunuz. Önce onlara inanmamak, onlardan korkmamak gerek çünkü yalanlardan korkmak insanı paranoyaya sürükler. Bu da doğruyu bulma enerimizden çalar.
Aslı Tohumcu: Ama fotoğrafın (ve görüntüyle ilgili diğer teknolojilerin) yaygınlaşması, hızlı ve kolay paylaşılabilir bir araç haline gelmesi de bizi belleksizleştirmeye başladı.
John Berger: Evet, fikrinize katılıyorum. Sadece fotoğraf sayesinde olmuyor bu üstelik. Bakmak ve görülmesi gerekeni görmek yerine insanlar belleksizleşiyorlar. Ve bu durum, hatırlama ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Buray kişisel bir not düşmem gerekirse, hayatımın bir döneminde 60’lı yıllarda fotoğraf çekmeye karşı büyük bir tutkum vardı. Bir dolu fotoğraf çektim., bir kısmını kitaplarımda kullandım. Sonra birden bire fotoğraf çekmeyi bıraktım çünkü orada olanı gerçekten kavramak yerine etrafta elimde bir makineyle dolaşıp, bir gözümle bakarak deklanşöre bastığımı hissettim. Son kırk yıldır bir fotoğraf makinem bile yok.
(Radikal Kitap 10 Ağustos 2007)
Çağan Dikenelli: Ortalık kentlerde, kırsal alanda, tarihi yerlerde elinde fotoğraf makinesi dolaşan egzotik malzeme avcılarıyla doldu. Bunlar aynı eski binaları, müthiş bir doku olarak belledikleri aynı köylü yüzleri, aynı masum çocuk bakışlarını ve daha bir çok aynılığı kovalarken ucuzlaştırılmış bir sanat anlayışıyla ortak beynin yüzeysel çöplüğünü oluşturduklarının farkında değiller. Anlamı, ideolojiyi, sanatsal olgunluğu bir çırpıda atlayarak görsel tanıklığın ötesine geçmeyecek bir anonim bakışla kendilerini sanatçı hissetmeleri iyi hoş da, bir de böyle yüzlerce insana kapılarını açan o sergi salonları yok mu. İşte esas felaket bundan sonra başlıyor. Arzu edilir metaların ucuz yanılsamalarının televizyonda, reklamlarda, bilboardlarda duygu çarpıtmaları yöntemiyle sergilenen örneklerine ulaşmak için haldır haldır yürüyor zavallı insanlar, hangi oyunun parçası olduklarından habersiz...
11 Ağustos 2007 Cumartesi
GÖREBİLİYORUM!
Hayalet Ordunun Doğuşu
Hürriyet’in Muhteşem Bilboard Reklamları
70 milyon çay içiyormuş, gevrek yiyormuş, aynı tezahüratı yapıyormuş falan fişmekan. Ya üretim sayın Hürriyet? 70 milyon şunu üretiyor bunu üretiyor diye bir şey göremiyoruz reklamınızda. Tabi gazetenizde de. Özelleştirme övgüsü gani ama. 70 milyonun % 99’ının ucuz iş gücüne dönüştürülme filminde siz koca götlerinizle %1’e sığışmaya çalışıp bir yandan da şakşakçılık yaparken ağzınızdan düşürmediğiniz şu büyük ailenin nesi oluyorsunuz?
70 milyon hep beraber açlık çekiyor, gelecek korkusu yaşıyor, göç ediyor, susuz kalıyor, dış ilişkilerde onursuzluğu yaşıyor. Bunları da ekleyelim reklamlarınıza bir zahmet.
10 Ağustos 2007 Cuma
Bir Vaka: Sungu Çapan
1 Ağustos 2007 Çarşamba
Reklamda Parlak Gerçek Hayatta Dilenci
Her yerde bilboardlar, afişler; içlerinde gülen, danseden tertemiz, apak, ışıl ışıl yüzler, aynı abartılı kahkahalar, aynı sevecen yüzler...
Tozla çamurla kömür tozuyla kirlenmiş yanaklar, kısılmış gözler, gerilmiş çeneler, umuda tutunmaya çalışan kırışmış alınlı, bakışlarında öfkenin gücünü koruyan yıpranmış insanlar yok.
Her yanda bir görüntü bombardımanı... Tüketicilerin huzurlu fotoğrafları.
Steril, rahat bir hayatın amaç olarak ortaya konduğu bu sistemde, bunu başarabilmek için her türlü ödünü vermeye hazır korkaklar yaratılırken, yaşamda var olma mücadelesi veren, sistemin ahlaksız duvarlarının dışına çıkmaktan çekinmeyen gerçek kahramanlar yok sayılıyor.
Yapay yüzler, tavırlar, bakışlar kişiliksiz bir sektörün sırtını yasladığı büyük öğütücünün gerçek yüzünü yansıtıyor.
Kazanma Hırsı
Al Pacino’nun Kazanma Hırsı (Oliver Stone) filminde Amerikan Futbolu final maçı öncesi bir antrenör olarak takım oyuncularına yaptığı muhteşem konuşma:
