Orada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Ağustos 2012 Çarşamba
Büyük Karar
Yıllar yıllar önce küçük bir çocukken (ilkokulda olmalıyım) herşeyi, yaşanabilecek herşeyi gördüm. Üstüme akan görüntü sağanağında kafam döner, gözlerim yaşarırken düşünmeye başladığımı hatırlıyorum. Bir karar vermem gerektiğini biliyordum. Hemen orada. Gözlerim arada bankonun üstündeki bıçağa kayarken elimde tuttuğum çayın masaya döküldüğünden habersizdim. Annem sofrada başını hafif öne uzatıp sordu: "Çağan, iyi misin evladım?" Bir an ne diyeceğimi bilemeden durduktan sonra cevap verdim: "Yemek tuzsuz olmuş." Ve o sırada o büyük karar bir şerit gibi geçti aklımdan. Yaşayacaktım bu yaşamı anasını satayım.
27 Aralık 2011 Salı
14 Aralık 2011 Çarşamba
7 Aralık 2011 Çarşamba
Yabancılaşma
Bir gün öyle bir kitap yazıcam ki, gün gelip okumaya kalktığımda kimse beni onun benim tarafımdan yazıldığına inandıramayacak.
17 Kasım 2011 Perşembe
Saçma Bir Şey
Bugün aşırı saçma bir şey yaşadım. Hatırlayamadığım bir şey. Hani insan ne kadar düşünse de aklına getiremez ya, öyle işte.
Peki ama saçma olduğunu nasıl biliyorsun?
Aklıma gelir gibi oluyor, kafamı sallıyorum, gülüyorum kendi kendime, sonra bir bakıyorum unutmuşum, sanki o sırada başka bir düşünce gelip onu ittirmiş gibi.
Belki de budur yaşadığın.
Nasıl yani?
Yani saçma olan budur.
Hah. Hatırladın mı sen de? (Kafasını sallar coşkuyla. Ardından elini.) Geldi.
Evet. Tam şu anda. Bana da oldu.
Söylemiştim.
Bunu söylemesen unutmayacaktım belki de.
Neyi söylediğimi nasıl unutmuyorum peki?
Ben onu da unuttum.
Hissediyorum yine geliyor.
Ne geliyor.
O geliyor.
Saçmalık mı?
Evet.
Geldi mi?
Geldi.
Bana olmadı bu sefer.
Hay Allah. Konuşmasan unutmayacaktım. Tam da şey oluyordu.
Özür dilerim.
Önemli değil.
Peki ama saçma olduğunu nasıl biliyorsun?
Aklıma gelir gibi oluyor, kafamı sallıyorum, gülüyorum kendi kendime, sonra bir bakıyorum unutmuşum, sanki o sırada başka bir düşünce gelip onu ittirmiş gibi.
Belki de budur yaşadığın.
Nasıl yani?
Yani saçma olan budur.
Hah. Hatırladın mı sen de? (Kafasını sallar coşkuyla. Ardından elini.) Geldi.
Evet. Tam şu anda. Bana da oldu.
Söylemiştim.
Bunu söylemesen unutmayacaktım belki de.
Neyi söylediğimi nasıl unutmuyorum peki?
Ben onu da unuttum.
Hissediyorum yine geliyor.
Ne geliyor.
O geliyor.
Saçmalık mı?
Evet.
Geldi mi?
Geldi.
Bana olmadı bu sefer.
Hay Allah. Konuşmasan unutmayacaktım. Tam da şey oluyordu.
Özür dilerim.
Önemli değil.
27 Ocak 2011 Perşembe
Değiş Tokuş
Kapı çalıyor, açıyorum, alt katta yalnız yaşayan ihtiyar adam gülerek bakıyor, doksan yaşından az olmadığı kesin, her yanı buruş buruş, gözlerinin feri sönmüş, buyrun, diyorum… evladım, diyor, söylemesi ayıp, bir kızla buluşucam da, chatten şooldu… gülmek geliyor içimden, evet amca… şeey, vücudunu iki üç saatliğine ödünç alabilir miyim diyecektim… düşünüyorum bir an, bizim oğlan oynamak ister şimdi, diyorum, nasıl kullanacağımı bilemem, kalp krizi geçirtmeyeyim bir de vücudunuza, diyorum… yok canım, o kadarla bir şey olmaz diyor… iyi o zaman da üç saati geçmesin lütfen diyorum, bazı işler var da... tabi tabii, derken bir an duruyor, şeey, diyor yine, çok özür dilerim, sorulmaz ama, eee, aktivite konusunda yani, bir sorun falan yoktur inşallah… yok amca, diyorum, sorun yok… gülüyorum salak gibi, o da gülüyor mahcup… bedenlerimizi değiş tokuş ediyoruz, iki büklüm kendimin yanından geçip içeriye yürüyor, halıda oynayan oğlumun şaşkın suratına bakıyorum… bana ne getirdin diye soruyor otomatik… tatlı yaşlı gülüşümle şeker, diye cevap vermek isterken düşüyor aşağıya dişlerim…
21 Ocak 2011 Cuma
Öyle Bir Şey
Öyle bir şey yazmak istiyorum ki, benim kalemimden çıktığına asla inanamayayım. Her seferinde hiçbir şey hatırlamayarak sonuna dek aynı keyif ve heyecanla okuyayım. İçine sevdiğim sevmediğim herkesi doldurup beni anlamalarına, yanıma sokulmalarına, bilinmeyene yaptığım uzun yürüyüşte bana eşlik etmelerine izin vereyim. Binlerce sene sonra bulunduğunda yeniden doğayım ve bir okurun beyninde, damıtılmış tadların en özel macerasında kötülerin ayağına bir kez daha basayım. Öyle bir şey yazayım ki, kendimi şu sıkıcı hapishaneden kurtarıp özgürlüğün geniş kumsallarına atayım. Orada terk edilmiş bir sal bulup denizin huzursuz kıpırtılarına bakarken bir kez daha düşüneyim. Kalmak mı doğru, bir an önce çıkmak mı şu kitaptan?
12 Kasım 2010 Cuma
Tekrar
Geçmişi tekrar yazabilseydim onu tek bir güne indirgerdim. Okulların salak bir nedenden tatil edildiğini ortaokulumuzun kapısına kadar gidip de öğrendiğimiz, eğlenmek için Karşıyaka sahasına sürüklendiğimiz, akşama kadar oyundan oyuna, sohbetten sohbete, eşek şakasından katır şakasına koştuğumuz o güne... Akşam ailemle güzel bir yemek yer, gelecekle ilgili renkli hayaller kurar, yatakta bir Panait İstrati kitabına gömülmüşken uyuyakalırdım.
Ertesi gün, geçmişi tekrar yazabileceğim güne uyanır, çok geçmeden tekrar uyanır, okul çantamı hazırlayıp bir küfür savurarak evden çıkar, uykulu uykulu vapura yollanırdım.
Ertesi gün, geçmişi tekrar yazabileceğim güne uyanır, çok geçmeden tekrar uyanır, okul çantamı hazırlayıp bir küfür savurarak evden çıkar, uykulu uykulu vapura yollanırdım.
27 Temmuz 2010 Salı
Yaşam Raporu

Ben onları okurken kitapların da zevkle beni okuduğunu fark ettim. Okunmak gerçekten garip bir his.
Acı dolu çığlıklar duyulmasın diye yaşamın gürültüsünü her an biraz daha açıyorlar.
Sis tarlasında kimse üstünde yürüdüğü yoldan çıkmak istemez.
Şöyle köklü, adam kalınlığında dalları gökyüzüne uzanan bir çınar ağacı yetiştirecek kadar zamanım yok. Bilim adamları hormonlu çınar ağacını da yetiştirmek zorunda.
Her şeyin mutlaka bir kilidi var ama anahtarı yok. Benimse binlerce anahtarım, tek bir kilidim var.
Eminim, ölüm arkamızdan ittirmese günler de hızlı geçmeyecek.
Çok çok sarhoşken bir kez kendimi gördüm. Önümde yürüyordu, mutsuz, yaşlı, omuzları çökmüş. Hemen bir kadeh daha yuvarladım bara dönüp, unutmak için. İçeri girdi birden, şık, neşeli, kendinden emin. Bir viski söyledi kendine, yanıma oturup.
Çizgi film izlerken, dünyamıza inen uzaylıların da bizi öyle görüp görmediğini soruyorum kendime. Sadece sakar, iki boyutlu, gelişigüzel çizimlerden ibaret…
Zihnimi açık bırakmışlar. Bütün gece duyuyorum şıp şıp damladığını. Ama nereden kapatacağımı bilmiyorum.
Basket oynarken topun yuvarlak olduğunu bilirsin. Dünyayla oynarken hiçbir şeyden emin olamıyorsun.
İnsanların dilinin altındaki şeyleri toplayıp biriktirmeliyim aslında ama zamanım yok.
Günler rastgele geçiyor ne zamandır. Bazen üç gün bazen bir yıl sonrasını yaşıyoruz. Sonra iki yıl geriye dönüyoruz aniden. Hepsi aynı olmasa kafası karışır insanın.
24 Temmuz 2010 Cumartesi
Halam
Büyük halam geldi aklıma. Bir köyde ebelik yapmış, hayatı zorluklarla geçmişti. Geçimsiz bir kadındı. Dedemler köye gittiğinde biz de uğrardık. Güzel yemekler yapmak için uğraşırdı herkes. O gelip pat diye karıştırırdı tümünü birbirine, sonra da, ne farkeder aynı mideye gitmiyor mu hepsi, derdi. Bence gıcıklık içinden gelirdi. Gençken onu vurmuştu birisi. Karnında kurşun, kuyunun dibinde iki gün yaşamıştı. Dirençliydi. Ölüme de yaşama da dirençliydi. Aynı adam, hapisten çıkar çıkmaz, halam sana süt yaptım diye yanına gitmiş suratına tuz ruhu atmıştı. Evi kediyle dolu olurdu. Ama hepsi trafik mağduru, sakat ve aşırı sinirli kediler. Çakaldan farksız, Toni isimli iğrenç bir köpeği de vardı. Bizi mutfağın arkasındaki bölüme asla sokmayan, dişleri hep dışarıda ama kişilik olarak uyuz bir köpek. Dedemin koca adımlarıyla, o orada hırlamıyormuş gibi içeriye girip bir tekme atması, yine o orada yokmuş gibi işini görmesi de çıkmaz aklımdan. Sadece evde bakılması normal karşılanacak kedi köpek gibi hayvanlar olmazdı halamın evinde. Pişirilen çörekleri falan yataklara dolduran süper zararcı bir karga... Dedemle amcam, halam ortalarda yokken onu taşla vurmaya çalışır ama o asla bu numaraları yutmazdı. Domino adında şımarık bir eşek... Yazlık evin girişinde oturulan çardak bir metre kadar yüksekteydi. Domino masaya bizimle birlikte oturmaya kalkışınca dedem bağırıp çağırmış, eşek de onu tepmişti. Dedem de karşılık olarak onu tepmiş, Domino aşağı uçmuştu. Dedemle halamın ilişkisi oldukça garipti aslında. Küçük yaşta öksüz kalmışlar, dedem evlatlık verilirken halam da hemşire okuluna yerleştirilmişti. Halam gençken kocasını dövüyor, adam da yalvar yakar dedemi arıyordu söylenene göre. Dedem de her seferinde üç saat yol tepip halamı dövüyordu. Neyse... Halam yazlığa geldiği zaman dedemin dışında herkes tedirgin olurdu. Yan komşulara, yolun karşısındakilere, balıkçılara, karşısına çıkar çıkmaz girişirdi. Hepiniz hırsızsınız derdi. Beş para etmez herifler! Hiçbir işe yaramazsınız. Neredeyse hepsini o doğurtmuştu. Ve orada, ebelik yaparken, biz her ne kadar alay etsek de, Türkiye gerçeğini çok önceleri çözdüğü yıllar sonra ortaya çıktı.
15 Temmuz 2010 Perşembe
Yaşam Raporu
Odamı yüz kilometre kareye çıkardığımdan bu yana özgürlük duygum tekrar yanıma döndü. Bir de at aldım ona, istediği gibi koştursun sınırlarımda.
Periler devamlı iyi haber taşıyor. Amaçları ne bilmiyorum ve güvenmiyorum onlara. Belki iyi haberleri ciddiye aldıkça kötülüğe sürükleniyordur insan.
Ev beni okşamayı, ninniler okuyarak uyutmayı seviyor ama akşam birden delice bir çığlık atıp sarsıyor, ilgi çekmek istiyor belki.
Öğlenin neminde düşüncelerimin arasında boğulurken oğluma sarılıyorum. Yaşamın üstüne çıkıyoruz kıkır kıkır. Bulutlar da bize katılıyor. Öylesine gülüyorlar ki hıçkırarak, yazın ortasında, sokaklara asit yağmurları inince şaşırıyor, anlayamıyor olan biteni, yanan insanlar.
Sanki kaplumbağanın üstüne yerleştirilmiş bir yarış arabasında hızla ilerliyor gibiyim yıllardır. Suç kaplumbağada ama bende değil...
Dünyadaki herkese telefon açıp soruyorum. “Beni tanıyor musunuz?” Susuyorlar sıkıntılı. Tanışıyoruz... Bir daha arıyorum sonra ve beş saniyede unuttuklarını görüyorum. Yine tanışıyoruz, hoşbeş ediyoruz ve bu böyle sürüp gidiyor. Öldüğümde, sırf televizyona çıkmadığım için beni kimse tanımayacak.
Sıkıntıyı yenmek için kendimi ağaç zannetmeye karar verdim. Ağaçlar sıkılmıyor gerçekten. Doktorum benimle görüşmek için ormana geliyor artık ve harika vakit geçirdiğini söylüyor. İnşallah içtendir.
Kelimelerin denetimsiz gücünden korksam da yazıyorum hâlâ. Karakterlerimle iyi geçinmeye çalışıyorum ve ne başını ne ortasını ne sonunu biliyorum yazdıklarımın. Zevkle okuyorum böylece, bitirdikten hemen sonra.
Periler devamlı iyi haber taşıyor. Amaçları ne bilmiyorum ve güvenmiyorum onlara. Belki iyi haberleri ciddiye aldıkça kötülüğe sürükleniyordur insan.
Ev beni okşamayı, ninniler okuyarak uyutmayı seviyor ama akşam birden delice bir çığlık atıp sarsıyor, ilgi çekmek istiyor belki.
Öğlenin neminde düşüncelerimin arasında boğulurken oğluma sarılıyorum. Yaşamın üstüne çıkıyoruz kıkır kıkır. Bulutlar da bize katılıyor. Öylesine gülüyorlar ki hıçkırarak, yazın ortasında, sokaklara asit yağmurları inince şaşırıyor, anlayamıyor olan biteni, yanan insanlar.
Sanki kaplumbağanın üstüne yerleştirilmiş bir yarış arabasında hızla ilerliyor gibiyim yıllardır. Suç kaplumbağada ama bende değil...
Dünyadaki herkese telefon açıp soruyorum. “Beni tanıyor musunuz?” Susuyorlar sıkıntılı. Tanışıyoruz... Bir daha arıyorum sonra ve beş saniyede unuttuklarını görüyorum. Yine tanışıyoruz, hoşbeş ediyoruz ve bu böyle sürüp gidiyor. Öldüğümde, sırf televizyona çıkmadığım için beni kimse tanımayacak.
Sıkıntıyı yenmek için kendimi ağaç zannetmeye karar verdim. Ağaçlar sıkılmıyor gerçekten. Doktorum benimle görüşmek için ormana geliyor artık ve harika vakit geçirdiğini söylüyor. İnşallah içtendir.
Kelimelerin denetimsiz gücünden korksam da yazıyorum hâlâ. Karakterlerimle iyi geçinmeye çalışıyorum ve ne başını ne ortasını ne sonunu biliyorum yazdıklarımın. Zevkle okuyorum böylece, bitirdikten hemen sonra.
9 Mayıs 2010 Pazar
8 Nisan 2010 Perşembe
Sonraki Gün
Sonraki günü,
boğulmaya yakın, denizde çırpınırken, yani ölmeden hemen önce Fatiha okumak isteyip de ağzına su dolan ve sadece gala gulu sesler çıkarmayı başaran adamın kahrıyla yaşayacağım.
boğulmaya yakın, denizde çırpınırken, yani ölmeden hemen önce Fatiha okumak isteyip de ağzına su dolan ve sadece gala gulu sesler çıkarmayı başaran adamın kahrıyla yaşayacağım.
Öbür Gün
Öbür günü,
yolda yürürken bir polis iyi günler dileyince bayılıveren tipin o bomboş, acizlik dolu rüyasında bir kafede oturup, garsonun devamlı yanlış şey getirmesine sinirlenerek geçireceğim.
yolda yürürken bir polis iyi günler dileyince bayılıveren tipin o bomboş, acizlik dolu rüyasında bir kafede oturup, garsonun devamlı yanlış şey getirmesine sinirlenerek geçireceğim.
Yarın
Yarını
karşısında süklüm püklüm otururken patronu caaart, diye osurunca naapacağını bilemeyen bir müdürün çaresizliğiyle yaşayacağım.
karşısında süklüm püklüm otururken patronu caaart, diye osurunca naapacağını bilemeyen bir müdürün çaresizliğiyle yaşayacağım.
Bugün
Bugünü,
pastanın içinden büyük bir coşkuyla fırlayıp,
partinin dağıldığını, ortalıkta kimsenin kalmadığını gören bir dansözün hüsranıyla yaşayacağım...
pastanın içinden büyük bir coşkuyla fırlayıp,
partinin dağıldığını, ortalıkta kimsenin kalmadığını gören bir dansözün hüsranıyla yaşayacağım...
20 Mart 2010 Cumartesi
8 Uyurlar
7 Uyuyanlar'a katılmaya gidiyorum. 200 yıl kadar uyuyup, arada bir çişe kalkıp, devam edeceğim kaldığım yerden.
Yanıma uyku hapları da aldım. Uykum kaçarsa, bayağı bir sıkıcı olabilir...
Yanıma uyku hapları da aldım. Uykum kaçarsa, bayağı bir sıkıcı olabilir...
27 Ocak 2010 Çarşamba
Patlamaya hazır bir...
Patlamaya hazır bir sakız gibiyim...
İçime üfledikleri çürümüş kokudan kurtulmak için dağılmaya hazırım...
İçime üfledikleri çürümüş kokudan kurtulmak için dağılmaya hazırım...
26 Ocak 2010 Salı
Aralarında...
Binlerce klonumun arasında sıkışmış duruyorum.
Elimdeki silah yere düşmüş
bir türlü eğilemiyorum
"Şimdi naapçaz, şimdi naapçaz," diye bağırıyorlar hep beraber.
Çılgınlık üstüme tırmanıyor.
Terden bir orman açmış yüzümde, gülmeye çalışıyorum.
"Gidin geziiin," diye haykırıyorum. "Dolaşııın biraaaaz!"
Gülüyorlar hep bir ağızdan.
Beni taklit ederek, terlerini siler gibi yapıyorlar delice kıkırdarken.
Daha da sokuluyorlar hem bana hem birbirlerine...
Elimdeki silah yere düşmüş
bir türlü eğilemiyorum
"Şimdi naapçaz, şimdi naapçaz," diye bağırıyorlar hep beraber.
Çılgınlık üstüme tırmanıyor.
Terden bir orman açmış yüzümde, gülmeye çalışıyorum.
"Gidin geziiin," diye haykırıyorum. "Dolaşııın biraaaaz!"
Gülüyorlar hep bir ağızdan.
Beni taklit ederek, terlerini siler gibi yapıyorlar delice kıkırdarken.
Daha da sokuluyorlar hem bana hem birbirlerine...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
