Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2014 Cuma

Romanın Interaktif Yenilenme Yolculuğu

 Günümüzde eser kavramı değişmiş, internet ve e-book yazılımlarının desteğiyle araştırmacıların ve okurların interaktif katılımı gündeme gelmiş, kompleksten arınmış yazarlar sayesindeyse romanlar gelişime açık, yaşayan ve değişen varlıklara dönüşmüştür. Olması gereken de budur. Romanın üzerinden ne kadar geçilirse geçilsin, ne editörlerin ne de yazarın dikkati yeter bütün hataları gidermeye. Araştırmaya gelinirse, bir yazar değerli bir araştırmacı – tarihçi – bilim insanı olsa fena olmayacağı gibi bu bir gereklilik de değildir. Akademisyenler ve okurlar yazarın kusursuz olmasını talep edecekleri yerde, konu olarak çekici, yazım olarak da yeterli buldukları bir romana destek vermeyi seçmelidirler. Yazarınsa burnu büyük davranma, kendisini eleştirilere kapatma lüksü yoktur. Yapılan tarihi – bilimsel – mekânsal yanlışları not edip ihtimamla kitabını geliştirmeli, mükemmele doğru yolculuğunu sürdürmelidir. Yeni baskılar aynı zamanda revizyon zamanlarıdır. E-book formatı ise istenildiği an yenilenebilirliğiyle, interaktif katılıma açıktır ve esere anında müdahale etmeye izin verir.

Sonuç olarak, eğer absürt - fantastik bir anlatımı yoksa tarihi bir kitabın, konu aldığı dönemi çarpıtması, yanlış aktarması kabul edilebilir bir şey değildir. Fakat bir akademisyenin bunu küçümseme aracı olarak kullanması da yanlıştır. Belki de bu, insanların dikkate alınmayacaklarını düşünerek hırçınlaşmasıyla açıklanabilir. Araştırmacı, alt alta koyduğu belgeli eleştirileriyle yapıta olağanüstü bir katkı yapmakta, gelişimine izin vermektedir. Tek sorun yazarların kendilerine uzanan elleri sıkıp, eserlerinin güzele doğru akışını bloke etmemeleridir. En doğrusu, yazarın, kitabını eleştirilere açtığını, romanı için açtığı sitede ilan edip bir forum kurmasıdır.

27 Ekim 2012 Cumartesi

Yazarlıkta Yedi Ölümcül Günah

1- Duyguları düşünceleri ucuzlatarak-klişeleştirerek derinlikten yoksun sunmak.
2- Konu seçimlerini gündemin-çıkarın belirlemesine izin vermek
3- İçerikte hırsızlığa postmodern kılıflar uydurmak.
4- Muhalif bakışı kaybetmek, genelgeçerin ağzıyla konuşmak.
5- Pazarlama sanatıyla esere artı sanal değerler yüklemek.
6- Acılara, dertlere kayıtsız kalmak.
7- Dil oyunlarıyla okuru kandırmak, bütünsellik sorununun üstünü örtmek.

  Seven Deadly Sins in Writing
1 – To present feelings and thoughts cheapened - cliché made, void of deepness
2 – To allow daily agenda based profit to determine the topics.
3 – To rationalize thievery in content, with postmodern talks.
4 – To loose opposing view, expressing himself as public de facto mouthpiece.
5 – To ascribe surplus value to a work, using the art of marketing.
6 – To remain indifferent to the sufferings and sorrows.
7 – To fool readers with stylistic language deceptions-hoaxes and cover the issue of integrality.

30 Aralık 2011 Cuma

Fonların İşleyişi

Kültür fonlarını kur. Üçüncü Dünya Ülkesi sanatçılarına çağrı yap. Heyecan içinde gönderilen projelerden, seçilenlerin, filtreye takıldığını görmelerini sağla. Gözleri kamaştıracak derecede bol para dağıt. Anahtar kelimelerin ne olduğu yavaştan ortaya çıksın: Azınlıklar, cumhuriyet döneminin ayıpları, resmi tarihle yüzleşme, vesayetlerin kırılması gibi "ezber bozucu" şeylerin şansının çok daha fazla olduğunu farkeden çakallar ilk olarak malı götürsün ve diğer sanatçılar, ülke kültürel olarak tamamen tükendiği ve alternatif kaynaklar yok edildiği için şöyle bir yutkunduktan sonra anahtar kelimelerle doldurdukları cin fikirli tretmanlar yazmak için işe koyulsunlar. Bir de bakılsın ki, sanatçıyız diye ortalıkta fink atanlar sahibinin sesi papağanlara dönüşmüş.

24 Ekim 2011 Pazartesi

21. Yüzyıl Yazar Adaylarına Kritik Öğütler

1- Sen bir projesin. İlk bunu kabullenmekle başla yazın hayatına. Bu projenin akışının sana bağlı olmadığını da... Yerinde bir başkası da olabilirdi. Tarihe kalacak hiçbir kitabın içinde yan karakter bile olamayacak bir tiplemenin bu projenin ulaşacağı son nokta olacağını düşünmezden gelmeye çalış. Herkesin bir şekilde bambaşka boktan projelerin yan ürünleri olduğu gerçeği yüreğine su serpebilir... Belki.
2- Mesleğe giriş önemlidir. Ülkemizde her iş gibi edebiyat sektörünün de çıraklık müessesine dayandığını unutma. Mümkünse liseyi bitirir bitirmez büyük bir yayınevinde alt seviyede bir işe gir ve yüzüne bir manken sırıtışı yerleştirerek en az beş yıl mutlu ve aşırı istekli görün. Edebiyat dergilerinde hikaye-şiir köşen hazır olacaktır. Gerisi ise senin saygı-yalakalık potansiyeline uygun olarak gelişir. En zorunun yetenekli, Allah kahretsin bir de idealist olup, hayatının temeline çalışmayı oturttuktan ve tüm zamanını eserine vakfettikten sonra yayınevlerinin karşısına yazar kişiliğinle çıkmak olduğunu aklına iyice yerleştir. Sadece yazar olmak bir yazarın yapabileceği en büyük hatadır. Dikkat! Bu maddenin temel kurallarını uygulamaya geçirmeden ödüllü edebiyat yarışmalarına başvurmaya kalkışma!
3- Yayınevlerinin görevinin yeni yazarları ortaya çıkartmak, dünya edebiyatına sunmak olduğuna dair aşırı yanlış inanışı beyninden sil at. İşleyiş şöyledir: Birinci sırada medya şöhretleri gelir. Editörler koşa koşa onların ayaklarına gider, hatalarla dolu metinleri büyük bir iştahla düzeltmekten gocunmaz, aferimi kaparlar. İkinci sırayı, televizyon simaları, mesela dizi oyuncuları kapar. Gazete veya televizyon köşelerinde tanıtımlarının hazır olması en büyük kozlarıdır. Üçüncü sırayı bir şekilde sisteme yanaşma olmayı başarmış eski yazarlar alır. Bunlar, politik gündemin ana konularını iktidar lehine biçimlendirmekte, tarihe ya da günümüze bu gözle bakmakta ustadırlar. İdeolojik çarpıtmacı biatçı gençlik birle dördüncü sıra arasında gidip gelebilir. Midesiz ısmarlama tür yazarlarının da şansı kuvvetlidir. Normal, genç, yaratıcı bir yazar sıralamada yoktur. İşi önce ailesinin tanıdıklarına sonra Allaha kalmıştır. Dosyasının okunup sağlıklı bir şekilde değerlendirilme olasılığı olasılıksızlık dahilindedir.
4- Yayınevleri dünyada tutan ve burada da zevkle okunan türleri Türk yazarlarının denemesine asla izin vermeyecektir, bunu aklından çıkarma. Klasikler, olay örgüsünü sade bir dille mi anlatıyor, Türk yazarın zorunluluğu her cümlesi şiir kokan abartılı bir dil kullanmaktır. Fantastik mi gözde, peynir ekmek gibi kapışılıyor mu, yazarımız aşk yazmalıdır. Genelde edebiyat sektörü çevresinin birbirini okuduğu bu dünyada en makbul tür, şair olamamış, romancı da olamamış, felsefeci hiç olamamış romancıların geliştirdiği entelektüel şiirsel bunalımdır. Mizah-komedi karikatür dergilerine sevk edilmiş, getireceği ağır politik-düşünsel yükümlülükten kurtulunmuştur. Yazarlarımızın yatkın olduğu yeni gerçekçi, büyülü devrimci, tarihi-macera, halkçı akımlar aforoz edilmiş, polisiye geleneğin yanından bile geçmeyen, bir tane akıllı cinayet işlendiği görülmeyen ülke zorla polisiye edebiyata, çoğunlukla da aşk-bunalım-polisiye melez sentezine boğulmaya çalışılmaktadır. Seni şaşırtan bir başka şey de yayınevlerinin bu minvalde oluşturduğu “tür-dizileri” ve o diziler çerçevesindeki şaşmaz kararlılıkları olacaktır. Kendilerine bir başyapıt dahi sunulsa, bir diziye ait değilse asla ilgilenmeyecek, kapağını bile açmayacak olmaları... Sonuçta, okurlara yüzde yetmişin üstünde çeviri edebiyat dayatan sektör, pompaladığı uluslararasısatarları kendi yazarlarının denemesine karşı çıkmakta, yazmış olanları da yok saymaktadır. O halde bir yazar adayı, öncelikli görevinin yapmasına izin verilen tarzı anlamak, benimsemek ve ortalama okuyucunun rahatça anlayacağı bir dilde yazmak olduğunu iyi bilmelidir.
5- Kendini bir menejerin güvenli kollarına bırakmak için gerekirse kapısında yat, yalvar. O, yayınevlerine gidip, medya büyüklerimizle konuşup, politi-magazinel gündemi koklayıp bu ülkede bir yazardan neler istendiğini iyice öğrenecek, seni de ona göre yoğuracaktır. Ismarlama işlere hazır ol. Menejerlerin en önemli işlevi bildiğin en yoz en gereksiz promosyonlara büyük bir iştah beslemeni, delice bir arzu duymanı sağlamak olacaktır. “Sonuçta bir yazar olamayabilirsin ama emin ol ki, okunacaksın,” paradoksuna ulaşmanın yolu bir menejer bulmaktan geçer. O, kapsamlı yazar yaratma projesinde, ilgili kişiyi kapitalist tüketim standartlarına indiren beyin yıkama makinesidir. Karşılığında seni uluslararası toplantıların beş kişilik torpilli gençleri arasına sıkıştırmayı, yabancı dile çevrilecek ahbap kalemlerin arasında özel bir kontenjan ayarlamayı başaracaktır. Az şey değil!
6- İlişki kurmanın, gece gündüz bağlantı düşünmenin, çıkarcı bir zihin yapısını entellektüel ve vurdumduymaz bir görünümle bağdaştırmanın yazmaktan çok daha önemli olduğu gerçeğini beyin dokularına iyice yedir. Bugünlerde kalitesi edebi çeteler ve medya haydutları tarafından tescillenmiş bir yazara ait günlük çalışma haddi iki saati aşarsa ortada bir sorun var demektir.
7- Yeteneğin, üretim ya da kalite gibi, bu topraklarda hiçbir zaman bir önemi, ağırlığı olmadı. Hedefe ulaşmada ilk ona bile girmeyecek bir özellik için canını sıkma, kendini projenin tüm gün mesaisinin hayhuyuna bırak. Beynini boşaltabildiğin kadar boşalt. Medya seni sahiplendiyse yeteneklisin, bunu unutma Herkes pür dikkat, roman konusunda en ufak bir fikri olmayan, ‘ağır toplukla!’ onurlandırılmış gazetecilerin yüksek müsaadesini bekliyor. Bu kesimle iyi geçinmeye çalış.
8- Unutma. Artık senin dostun yok. Okurun mantık bıyıkları kesildi, yozlaştı, tüketim insancığına dönüştü, düşünme-yargılama-eleştirebilme yetisini kaybetti, onay bekleyen bir otomattan farksız... Eskilerde kaldı, kitapçılarda mesai harcayan, eser keşfeden, beğendiğini paylaşan, fiskos gücüyle kıyıda köşede kalmaya mahkum yetenekleri dünyaya mal eden güzel insanlar. Eleştirmenlere gelirsek; yumuşadılar! Reklam aldıkları yayınevlerini arsızca kollayan kitap eklerinde, önlerine konulan eserler için, anlayışlı, nazik, halden anlar yazılar döşerken, tek görevlerini, bir yazarı-eseri keşfedip edebiyat dünyasına sunma sorumluluklarını unutayazdılar. Kafaları, yayınevlerinin kıçlarını kurtarmak için biner biner piyasaya saldığı sürüm bombardımanından karmakarışık. Yazarlar, dar burjuva çevrelerinin huzurlu sınırlarına tıkılmış, yem peşindeki tavuklardan farksız, para kazanamayacaklarını bilseler de, şöhrete aşık, önlerine konulan saçmalığı eşelemeye devam ediyor. Birleşme, paylaşma, örgütlenme duygularından yoksunlar. Eskinin onurlu yazarları mücadele için bir araya gelirlerdi, uyum sağlamak, cemaatlerinin saflarını sıkı tutmak için değil. Stok tutan, iyi yazarı kollayan, okuyucuyu kaliteye yönlendiren kitapçılar da kalmadı. Sana biçecekleri rafta kalma süresi anca iki gün. Bir kelebek kadar ömrün. Uzun sözün kısası, şunu iyice belle, sistemin çaresiz aktörleri var karşında, dost değil. İçeriye adım atmadıkça biri bile senin farkında olmayacak, karar senin...
9- Belki farketmişsindir, günümüzde yazarlar sadece yazar değil artık, bir “şovmen”. İyi bir yazar olmak için diksiyon dersleri almanda belki de estetik yaptırmanda fayda var. İş gerçekten ağır. Kültür sanat, magazin, kadın programlarında, sabah haberlerinde boy göstermeli, konferanslar, okuma günleri, üniversite sohbetleri, panellere katılmalı, ahkam kesmelisin. İlginç çıkışlar yapmalı, şık görünmelisin. İşi garantiye almak için televizyonda çalışmak, gazetelerde köşe kapmak da fena fikir değil. Gerçek olan, bugünlerde ortalıkta görünmeyeni, şarlamayanı, gündem yaratmayanı kimse sevmiyor. Alçakgönüllü olmayı aklından bile geçirme.
10- Lobilerin gücünü hafife alma. Ortalık güç odağı kaynıyor. Cemaatler, azınlıklar, vakıflar, gizli istihbarat örgütleri, biatçılar, bunalımlı eski solcular, masonlar, eşcinseller... Birisini seç, safını tut, gücün nerede olduğunu iyi belirle, sağlam yeri bul, sok kafanı. Topu topu bir iki ezberlenmiş açıklamadan, haksızlıklar karşısında dut yemiş bülbül taklidi yapmaktan, yeteneksiz de olsa lobidaşını kollamaktan fazla bir yük getirmeyecek, karşılığında photoshopla oynanmış bilboardların metro duvarlarını süsleyecektir. Şu kadarcık demagoji işi ağır geliyorsa, en iyi seçim liboşlara kaynamaktır. Bazı şeylerden memnuniyetsiz gibi görünüp, zararsız çıkışlarla günü kurtarırken, önünde secdeye geldiğin güç odağına çaktırmadan hizmet etmek de ummadık yararlar getirebilir.
11- Okumayı azalt. Kaliteli şeylerden uzak dur. Kendini kandırmanı engelleyecek derin, emek isteyen yayınları ortadan kaldır. Kazuo Ishiguro, Umberto Eco, Haruki Murakami, Stanislav Lem, Strugatski Kardeşler, Tolkien, Dashiel Hammett, Andrey Platonov, İhsan Oktay Anar, J. M Coetzee, James Joyce, Kurt Vonnegut gibi yazarları ya görmezden gel ya da sıkıcı olmakla suçla. Bol bol televizyon dizisi izle. Fantastiğin ucuzunu, polisiyenin cafcaflısını, tarihi romanın aşk soslusunu, edebiyatın gösterişçisini yücelt. Klişeyi sev, menejerinin sezgilerine güven.
Not: İdealist yayınevleri, kitapçılar, eleştirmenler yok mu, var tabii, ama bir elin parmaklarından az olmaları bir yana, bu maddeleri uygulamayan bir yazardan ne farkları var? Ablukaya alındılar.. Zayıflar. Eve ekmek götürmelerinin bile büyük bir şans olduğunu düşünüyorlar. Sistemi değiştirecek, hele ki bir başkasını kurtaracak güçleri kalmadı. Kamplara bölünmüş, kutuplara ayrılmış, düşmanlaşmış bu toplumda öfkeli ve yalnızlar. Sonuçta şunu bil küçük insan, küçük yazar. Tek başınasın. Deliysen şu dar, iki tarafı uçurum patikada ilerlemeye devam et. Güçsüz ve korkaksan diğer yola gir. Muhteşemliğe uzanan kocaman bir otoyol. Gözlerin öylesine kamaşacak ki geriye gittiğinin farkında olmayacaksın.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Tartışma Programları Savaş Taktikleri

Üstad Tzu Ku dedi ki: Düşmanı, ayrı cephelerden gibi görünen beşe yakın konuşmacının arasına koyun. O, bunlardan sadece birinin, yani kendisinin yapayalnız olduğunu ilk on dakikada anlayacak ama oradan kalkmayı kendine yediremeyip içine düştüğü kurt kapanında kendisini anlatabilmek için çırpınırken yaraları büyüyecektir.
Üstad Su Lama dedi ki: Derebeyine çalışan ortak konukların hedefteki konuğa küçümser ya da alaycı, belki de onu deli gibi gören bakışlar yöneltmeleri halkın gözünde o kişiyi yok mertebesine indirir.
Üstad Ki Lim dedi ki: Ne kadar saçmalanırsa saçmalansın, ısrarcı ve kendine güvenli olmak çok önemlidir. Fakat en çok dikkat edilecek şey, spikerin de saçmalıkları ciddiye alıp üstüne gitmesidir. Halk tarafsız gördüğü asla tarafsız olamayacak kişilerin tepkilerini ciddiye almak için gayretkeştir.
Üstad Tzu Ku dedi ki: Tarih işlenmeye açık, dolu bir tarladır. Ne ekerseniz o, diğer bitkilerin üstünde büyüyecek, onları gizleyecektir. Tarihten aldatmacalı notlar kullanmak tartışmanın en önemli silahıdır.
Üstad Su Lama dedi ki: Tartışma sadece odada yapılmaz. Oraya gelene kadar tüm enformasyon kaynaklarını harekete geçirip halkın kafasını karıştırmak esastır. Kafası karışmış insan güçlüye inanır.
Üstad Tzu Ku dedi ki: Düşman konuşmacının sözünün kesilmesi, araya girilmesi süresinin daraltılması gerekir. O aynı şeyi yapmaya çalışırsa topluca büyük bir öfkeyle karşılacak, daha önce ona da aynı davranışın reva görüldüğü unutulacaktır.
Üstad Su Lama dedi ki: Eski defterleri açarak kişisel saldırılar gerçekleştirmek, tam da düşman konuşmacı önemli bir konuya değinirken tercih edilmelidir.
Üstad Ki Lim dedi ki: Beş kişi beş parmak gibidir. Kapanırsa yumruk olur. Onlardan biri baş parmak gibi geride kalıp dengeyi sağlamak, akil adam rolü oynamak zorundadır.

13 Nisan 2010 Salı

Göründüğün gibi ol, lafına bakış

Önerme:
Sevgide güneş gibi ol
Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol
Hataları örtmede gece gibi ol
Tevazuda toprak gibi ol
Öfkede ölü gibi ol
Her ne olursan ol ya olduğun gibi görün
ya göründüğün gibi ol.

Çözümleme:
Sevginin güneşe benzetilmesi yıkıcılığını göstermektedir, karşıdaki fazlasına maruz kalırsa bundan zarar görebilir.Ve muhattabının kapasitesine göre algıda çeşitliliğe de açıktır.
Akarsu benzeri bir dostluk ise, sele dönüşüp karşısındaki insanı süpürebileceğinden, bu benzetmede de dostluğu gösteren kişinin sınırları ve ruhsal kapasitesi önem kazanmaktadır.
Gece korkular, kuşkular ve bilinmezlikle gelir. Bu da hata yapan kimseyi korkutacak, tedirgin edecek sinir bozucu bir davranış yapısını ortaya koymak anlamına gelmektedir. Hatalar halı altına süpürülürken bu hatayı yapan kişide tedirginlik ve vicdan azabı yaratmak esastır.
Öfkede ölü gibi olmak, insanı duygu bütünlüğü bağlamında pasifleştiren bir öneridir Diğer önermelerin içine sızmış enerji patlamaları ve güç akışıyla anlamsızca bir uyumsuzluk göstermektedir.
Mevlana bu kadar iddialı bir girişle temel insani iletişim biçimleri konusunda şöyle ol böyle ol dedikten sonra birden şaşırtıcı bir manevrayla ne olursan ol, demekte ve insanın değişemeyeceğini kabul edip, olduğun gibi görün lafıyla tüm önermeleri yerle bir etmektedir.
Bu özlü söz yumağı içinde saldırı-alay-yıkım gibi alt metinler barındırmakta, hap şeklinde felsefelerle hayatını değiştirmek isteyen insanoğlunun suratına tokat gibi inmektedir.
Yine de bu sözleri açımlarken Mevlana'nın ulaştığı bütünlük ve derinlikte, normal psikolojik davranış yapılarını tiye alacak bir mertebeye vardığını gözardı etmemiz yanlış olacaktır.
Olduğu gibi görünecek ya da göründüğü gibi olacak basit insanın ulaşması gereken en önemli özellik şekil-nitelik dengesini allak bullak etmiş derin kişilerin dokundurduğu lafları göz ardı edip günlük yaşamlarına dört elle sarılmaktır.

19 Şubat 2010 Cuma

Kalıplar Formüller ve Alıklaşma Üzerine

Dünya Sinema Sektörü'nün geliştirdiği, karate, aşk, pompalanan bilgi gibi yedi ögenin belli oranlarda kullanıldığı yüzdeli formüllere şimdi de kurguda uzunluk formülü eklendi ve 2000'li yılların başlarından bu yana, tüm filmlerde sekansların aynı uzunlukta tutulduğu, bunun günümüz insanının algılamasına en uygun yöntem olduğu belirtildi.
Bu, sistemin sinema ve diziler aracılığıyla insanı nasıl tek tipe, yozluğa, basit bir kalıba götürdüğünün göstergesidir.
Aynı şeyleri bekleyen, aynı şeylerden zevk alan, aynı şekilde giyinip aynı şekilde gülen, eleştiri niteliğini kaybetmiş basit tüketim toplum.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Beni güldüren...

Beni bu dünyada, medya gibi kurumlara yerleşmiş sorosçu ağbileri malı götürürken, kendilerine pastadan çukulata parçası bile düşmeyen gönüllü Cihangir liboşlarından daha çok güldüren bir şey yok...
Demokrasi, özgürlük gibi içi boşaltılmış lafların yerleştirildiği kapanlara balıklama dalmanın nasıl bir vasıfsızlık gerektirdiğini gerçekten merak ediyorum.

22 Ocak 2010 Cuma

Hedef Kitlenizi Bilin

Türk Sinema ve Dizi sektöründe şu andaki en büyük sorunlardan biri hedef kitle seçimindeki büyük karmaşadır. Yapımcılar rating ve gişe kaygısıyla yetişkin filmleri yaparken, çocuk kitlesine de seslenecek abartılı yapay tiplemeler, düş kalk esprileri, mantıksız olay örgüleri kullanmakta ve en üst düzey senaristlerin bile boğulup gideceği bu kaosta ele aldıkları konuların daha baştan çöplüğe dönüşmesine sebep olmaktadırlar. Yapımcılar bir an önce bir karar vermeli, çocuk filmi yapacaklarsa gerçek çocuk filmleri yetişkin filmleri yapacaklarsa olgun ve ayakları yere basan yetişkin filmleri yapmalıdırlar

19 Ocak 2010 Salı

Yeni Albümler

Kanada Toronto çıkışlı Metric'in Fantasies albümü, Old World Underground Where Are You Now? kadar olmasa da oldukça kaliteli bir çalışma.





Interpol'ün adamı Paul Banks'in Julian Plenti adıyla çıkardığı Skyscraper için müthiş diyebilirim. Olgun, duyarlı ve şaşırtıcı. Sesini solo albümünde daha rahat kullanmış gibi geldi bana. No Chance Survival olağanüstü bir hit.





Kasabian'ın The West Rider Pauper Lunatic Asylum albümü nasıl görmezden geliniyor onu da anlamıyorum. Kasabian son yılların en yaratıcı topluluklarından. Belki de bu yüzden fazla önemsenmiyorlar.






The Black Heart Procession'ın Six albümünü de şiddetle öneriyorum. Karanlık, zekice ve melodik. Şaşırtıcı bir iş çıkarmışlar.

15 Ocak 2010 Cuma

Yaratım Tüketim Terazisi Bağlamında Yeniden Sunum Sorunsalı

Günümüzdeki en önemli sorunlardan birisi de uluslararası sermaye tarafından pompalanan tüketim çılgınlığıyla, buna bağlı olarak gelişmesi beklenen üretim-yaratımdaki bilinçli-bilinçsiz kalite kaybı. Yeteneğe bağlı sanatsal işlerde kaliteli senarist-romancı yetiştirilmesinde yaşanan zorluk ve piyasadan gelen talep eski eserlerin yeniden sunumu olgusunu zorunlu kılıyor. Bu da yaratıcısı çoktan ölmüş, çok önemli yapıtların şuursuzca iğdiş edilmesine yol açıyor. Çok değil, bir yirmi yıl sonra, yeni kuşakların, Shakespeare, Tolkien, Dostoyevski, Nazım Hikmet, Conan Doyle denildiğinde akıllarında, tükettikleri çizgifilm, sinema, çizgiromanların yardımıyla oluşan algının gerçeğiyle alakasız, yoz imgeler bütününden ibaret olacağını düşünüyorum. O zaman şu soruyu sormamız gerekmiyor mu? Yapımcılar, yayıncılar büyük bir eseri dönüştürme özgürlüğüne ne hakla sahip olabiliyorlar? Kapitalist sistem elli yıl geçtiği takdirde telif ödenme zorunluluğu yoktur diyerek bu yapıtları döngüsel tüketim çarkına atma gücüne nasıl kavuşuyor? Ve nasıl tüm bu hakaretler, okuyucular-seyirciler tarafından normal karşılanıyor?

4 Ocak 2010 Pazartesi

sizyeteneksizsiniz

Yetenek Sizsiniz yarışmasında bana en komik gelen şey, Türkiye'de yetenekli insan olmadığını falan görmek değil, esas, üç tane aşırı kısıtlı yeteneğe sahip insanın yetenek konusunda bilirkişiliğe soyunmuş, insan seçmeye oturması.

Not: Yargımı şu gerekçelere dayandırıyorum.
Acun: İnsanlarla ilişki kurma becerisini yetenek sayarsak, Türkiye'nin yarıya yakını aşırı yetenekli çıkar. Çünkü tüm sistem bunun üstüne kurulu. Çok rahat olduğunu kabul etmek gerekir ama o da yetenek sayılmaz. Yetenek avcısı mı? Bugüne kadar öyle bir kişiliği piyasaya sürdüğüne de şahit olmadık.
Hülya Avşar: Her şeyi yapabileceğini sanan ama hepsinde çuvallayıp, o histerik kocakarı gülüşüyle durumu idare eden, kütük gibi dursa da yine en iyi yaptığı şey oyunculuk olup, onu da bir türlü yapmayan Hülya Avşar yüzde 90 yeteneksizdir. Teniste iddialı olması kendini bilmeme yeteneğini, oyuncu-medya ikonu olup balina gibi dolaşması da rahatlığını göstermektedir.
Ali Taran: Vicdan sömürüsüne dayalı, ağlamık reklamı araklayıp, Türk usulü reklam yaftası yapıştırarak sahiplenen, duygulu-ağdalı müzik + gözü yaşlı çocuk'a dayalı klişesiyle ve türk tipi imalarıyla yerinde sayan reklamcı sınırlı bir yeteneğe sahiptir. Aralarında en ciddi yeteneğe sahip kişi de odur.

Alternatif Jüri: Sergen Yalçın - Reha Erdem - Suat Atalık

Ayrıca arkadaşların yeteneğin ne olduğuna bir türlü karar veremediği de gözümden kaçmıyor. Sanki sadece yarışma günü, program başladığında görüşüyorlar. Bu organizasyon dans yarışması mı, şarkı yarışması mı yoksa eski sihirbazları popüler etme yarışması mı, bu konuda da bir fikir birliği yok. Ne biçim yarışma arkadaş bu? Otel animatörlerini karşı karşıya getiren bir konsept daha uygun olmaz mıydı? Nasıl olsa olay kendiliğinden buraya gelmiş durumda...

Reklamlı Su Altı

Forum'da Su Altı Dünyası'na gidiyorsunuz, giriş parası 25 kağıdı bastırıyorsunuz ve arkasında balıkların durduğu her akvaryumun ön camında koskoca bir LG ekranıyla karşılaşıyorsunuz. Balıkları, onun şeffaf penceresinden ya da kalabalıkta kenarlara kaçmayı başararak izlemek zorundasınız. Rezalete bakın. Giriş parasını benden alıyorsan bana niye reklam seyrettiriyorsun. Sponsor bulduysan benden niye eşek yüküyle para alıyorsun? Reklamcıların yaşam alanlarını halkın onayını almadan kirletmeye ne hakkı olduğu sorgulanmayacak mı? Dağlar, ormanlar, tek tek ağaçlar, Ayasofya, Kız Kulesi, deniz yüzeyleri reklamla kaplanana kadar beklenecek mi? Benlik kirlenmesi sigaradan daha mı az zararlı? Görsel denetleme sadece mimari anlamda olamaz. Görsel özgürlük yaşamsal bir öneme sahiptir ve sonuna kadar savunulmalıdır.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Televizyonun Çöp Olduğunun Birinci Elden Kanıtlanması

1- Kullanma süresi geçmiştir. Hiçbir yenilik getirmemekte, aynı şeyleri, seyircinin dikkatini çekmek için bayağılaştırarak tekrar tekrar sunmaktadır.
2- Kokmaktadır. Haber programları çarpıtmayla, magazine dayalı yapımları yozluğuyla, dizileri düzey düşüklüğüyle pis bir koku yaymaktadır. Çürümüştür.
3- Kalıcı değildir. Yayınlanan hiçbir program tekrar izlenme duygusu yaratmamaktadır.
4- Konuşmacılar, bilim adamları, ekonomistler, spor yorumcuları, kaliteli hiçbir izleyicinin normalde önemsemeyeceği tiplerden seçilmektedir. Bu kişiler sadece orada oldukları için önemsenmektedir. Bu da içeriğin tamamen posadan oluştuğunu göstermektedir.
5- Tadı yoktur. Gerçeklerden kaçtığı için yapaydır.
İşte:
Bütün bu bilgiler ışığında televizyonun bir çöp olduğu kesindir.

2 Mart 2008 Pazar

Bir Yaşamsal Sabun Köpüğü Vakası: Sinan Çetin

Tüm yaşam sistemini Ayn Rand’ın objektivist, bireysel çıkarı ön planda tutan, kapitalist ruha uygun rasyonel bencilliği üzerine kuran Sinan Çetin neden önemsenmektedir ve neden söyledikleri ciddiye alınmaktadır?
Onun hiçbir zaman bir auteur yönetmen olamadığını biliyoruz. Yavuz Turgul tarafından yazılan Çiçek Abbas ve Ömer Uğur tarafından yazılan 14 Numara dışında dişe dokunur bir filmi olmadığını da, ki bunlar yönetmenlik bazında hiçbir yenilik getirmeyen, tamamen senaryonun gücüne dayanan yapımlardır. Sonuçta egosuna yenilip, kendi mutfağından (yönetmenlik, senaryo ve görüntü yönetimini üstlenerek) çıkarttığı yapımlarda nasıl da bir kurgusal-örgüsel açmaz içine girip debelendiğini ve pelikürün bataklığında çırpınırken kendisini yine küstah-ukala-vurdumduymaz açıklamalarla kurtarmaya çalıştığı da malumumuz.
Türk sinema tarihine vurduğu esas damga, Amerikan sinemasında binlerce kere denenmiş, sinemaya yabancı, medyatik bir ismi filme katarak reklam yapmak ve bu tür dandik haberlerden beslenen medyayı harekete geçirip, çok az sayıda üretimin yaşandığı ve rakibin pek bulunmadığı sinema sektöründe aç seyirciyi kapmaya yönelik stratejiyi kurmasıdır. Ki Mustafa Altıoklar gibi yeni dönem sinemacıları da bu reklamatif hakareti seyircilere yöneltmekten çekinmeyecek etik yoksunluğa sahip oldukları için aynı yönteme balıklama dalmışlar ve nitelikten çok sansasyonun egemen olduğu bir döneme de yine çokbilen Sinan bey tarafından geçilmiştir. (Son numarası da çektiği filmleri vizyona sokmak için beş altı yıl beklemesidir ki, bunun başka bir alanda örneği olmayıp sadece kendisine ait bir uygulamadır.)
Paraya ulaşma olanaklarını bir tilki gibi sezdiği ve bunun için en özel ilişkilerini bile ustaca kullandığı-kurduğu için kaliteli sanat arayışındaki (ve tabi ki fakir) insanları hor görmesi de aynı döneme denk gelmiştir. Anca liboş gazetecilerde görülebilen o büyük kaçışı gerçekleştirmesine ve kapasitesine daha uygun bir alanda yükselebilmesine imkan verecek şekilde, büyük sermaye-hükümet ideolojisinin resmi söylemini alaycılığının arka yapısına yerleştiren bu çıkarcı Ayn Rand müridinin; reklama atladığı ve neo liberalizmin yükselişinde ön saflarda yerini ayırttığı için kendisini diğer meslektaşlarından üstün görmesi, bir şizofrenik kırılma olarak ele alınmalıdır.
Genelde aynı ışık-atmosfer-görsel dilin kullanıldığı bu alan onun uygulamacı yeteneklerine daha uygun düşmüş ve tabii ki Uluslararası Şirketlere vergisiz gümrüksüz yüksek faizli açılan ülkemizde paraya boğulması kaçınılmaz olan Reklam sektöründen büyük meblağlar kazanması kaçınılmaz hale gelmiştir.
Bu noktada esas soru, genel anlamda yaratım düzeyinde; ne sinemada ne de reklamda özgün bir açılım gerçekleştiremeyen ve daha çok uygulayıcı (taşeron) olarak algılanması gereken bu tipik post kapitalist tiplemenin neden bu derece ciddiye alındığı ve yaşam olsun sanat olsun her fırsatta görüşlerine başvurulduğudur. Cabbar kişiliği sayesinde para kaynaklarına ulaşma imkanına kavuştuğu ve böylece Cihangir’in bir bölümünü ele geçirip, şehir dışında da çiftik kurduğu için insanların onu takdir etmesi ve söylediklerini dinlemesi gerektiği mi düşünülmektedir?
Ama çıkarı yaşam felsefesi haline getiren bencil bir adamın, her kelamında sadece kendi menfaatini ön plana alacağına göre, söylediklerinde objektif-nesnel-duygusal-içten olması nasıl beklenebilmektedir? Ve nasıl, sermayeyle el ele verip para kazandığı için hava basan ve sanatı, ideolojileri ve kaliteli yaşam projelerini her fırsatta küçümseyen bir insan, sanat üzerine konuşmak için bir programa çıkarıltılıp ciddiye alınabilmektedir? O sanatın hiçbir zaman yanında bile geçmedi ki!
Yirmi yıldır saç-sakal stilini bile değiştiremeyen bir klişe prototipin devamlı değişen-dönüşen bir paradigmaya sahip yaşam hakkında ahkam kesmesi normal midir?
Bir başka komedi de ne kendisi ne de çevresinde yetiştirdiği garabetler sinemaya hiçbir şey katamamış, dış platformda hiçbir zaman ciddiye alınmamış (bu, kapitalist sisteme inanç duyan bir yaratıcı için ne acı bir gerçektir yarabbim) düzeyi aşağıya çekmekten başka bir işe yaramamışken Plato adında bir okul açmalarıdır. Bunca okul varken yetişen elemanları kullanmamalarının, yerine kendi öğrencilerini yetiştirmelerinin tek nedeni bedava asistanlara kavuşmaktır herhalde. Tabi bu arada, olaya oraya katılan öğrenciler açısından bakıldığında da, sektörde geçerli olan, dalkavukluk, yalakalık, sisteme uyum gibi modern çağ öğretilerini içselleştirmek açısından daha iyi bir yer bulamayacakları da kesindir.
Sinan Çetin’in AKP’ye destek vermesi, özgürlükçü bulması şaşırtıcı bir şey değildir ve yoksulluk ayyuka çıkmışken, Türkiye Uluslararası sermayeye peşkeş çekilirken, milli onur ayaklar altına alınırken, halk sadaka kültürüyle aşağılanırken duyarlı olması gereken bir sinemacı susamayacağına, isyan edeceğine göre, onun sanatçı olmadığı kanıtlanmış olmaktadır.
Yeni çağ gurusu Sinan bey laf ebesi olduğu için bütün bu bakış açılarını da iki kelimeyle yanıtlayacak, AKP’ye verdiği desteği de, diğer çanakçı liberallerle girdiği kâr yarışından soyutlayıp savunmayı becerecektir, ancak bu kurnaz çabaların değiştirmeyeceği bir gerçek vardır (Tarih bu konuda yanılmaz): O şu ana kadar para kazanma ve medyatik olma dışında hiçbir başarıya imza atmamıştır. Bu da onu sosyetedeki herhangi bir zenginden başka bir yere koymamaktadır. Konuşacağı alanlar da bunlarla sınırlı olmalıdır.

1 Mart 2008 Cumartesi

No Country For Old Men

Bu filmin bana göre komedi dalında bir ödül alması gerekirdi. Kitsch’le sıvanmış, cool sahneler oluşturulmaya çalışılırken yapaylıktan başka bir şey elde edilememiş, olay örgüsünde saçma sapan tesadüflerden böylesine çocukça beslenen bir filme ödül verilmesi gerçekten sinema sanatına hakaret. Eskiden hiç olmazsa ihtişamlı, olağanüstü yapımlar tercih edilirdi de Oscar denen ucube şovun bir anlamı olurdu. Yahudi lobisi, anlaşılan ekonomik durgunluk zamanında düşük bütçeli, Avrupa tarzının fotokopisi, “cool” anlamsızlıklara yeşil ışık yaktı. Önümüzdeki yıl sinemaseverler bu türden yapımlara hazır olmalı. Tek sorun, minimal fikirlerde yaratıcı hikayeler oluşturmanın dahilere özgü bir kapasite istemesi ve şu anda Hollywood'da buna aday tek bir sinemacı bile olmaması.

6 Ekim 2007 Cumartesi

DASHIEL HAMMETT

Hammett’ın şişko dedektifi benzersizdir. Bir buldog gibi yapışır olaya ve söküp atmak imkansızdır. Basık vücudu, açılmış alnıyla çirkin ama kuvvetlidir. Yaşını alsa da sertliğinden bir şey kaybetmemiştir. O kadar gerçek bir şekilde vücut bulur ki olayın içinde, hikaye birden canlanır, okuyucu heyecanlı bir belgesele şahitlik ettiğini zanneder. Net ve süssüz bir şekilde yazar Hammett ama öyle şaşırtıcı ayrıntılarla besler ki yaşanmışlığı insan bir kitapta üç dört roman okumuşçasına bir doyumla kapatır kapağı.

Kızıl Hasat, Sırça Anahtar, Kan Götürüyor, Türk Sokağındaki Ev. Mutlaka okunması gereken dört kitap.

Dashiel Hammett. Polisiyeyi façalı tough guy böbürlenmelerinden çıkarıp edebiyatın karmaşık, derin sularına taşıyan adam.

29 Eylül 2007 Cumartesi

Reklam Tiksintileri

Tiksindiğim reklam tarzları kısaca şunlar: 1 - Oynak Reklamlar: Bu türde herkes birden oynamaya, zıplamaya, ortak bir coşkuyu-histeriyi yaşamaya başlar. Göbek atanlar, sarılanlar,birbirlerinin ağzına bisküit, çukulata sokuşturanlar. Reklam şirketleri bir şey bulamadı mı, hemen bu fikirle çıkarlar şirketlerin karşısına. Herkes coşsun bizim de cebimiz dolsun taktiği. Neyse, karşıma çıkar çıkmaz ellerim titremeye başlar benim... Zaplayamadım hiçbir zaman. Direk kumandayı sallayıp kırdım televizyonu... (Biraz abarttım) 2 - Sömürü Reklamlar: Bu türde duyarlı bir müzik eşliğinde sokak satıcısı pırıl pırıl çocukların, bayramda yavrularını evlerine bekleyen acılı yaşlıların üzgün yüzlerini izleriz ve genelde birden bi şey olur onları güldüren ve seyircileri rahatlatan. Ama işin erbabı bir seyirci “Siktirin lan, bu ülkenin yüzde yirmisi işsiz, tonlarca aç var, sistem değişmedikçe kim nasıl mutlu olacak siz neden bahsediyonuz?” özellikle banka reklamıysa da “Ulan kredi kartları, tüketim kredileri, milleti maymun ettiniz, kime ne yardımı laaaaan!” diye bağırır ve o hırsın, öfkenin denetimsizliğiyle masayı, tabağı çanağı falan kırar. 3- Kompleks Reklamlar: Bu türde, ulusun aşağılık kompleksi kullanılır. Yabancılar bizim karşımızda madara duruma düşer. Bankaların yarısı, borsanın da yüzde yetmişi yabancıların elindeyken de insanın götüyle şöyle bi güzel gülesi gelir. 4- Ürün Dopingi Reklamları: Ürünü tüketen insan birden güçlenir, ya da o ürün sayesinde inanılmaz bir şey gerçekleşir. Bu da reklamcıların anti yaratım durumlarında (ki genelde bir şey bulamamaktalar) dört kolla sarıldığı bir türdür. Basit ve yüz bin tane benzeri olduğu için oldukça etkisizdir.

Neyse devam etmiycem. Hemen hemen hepsi kötü. Ve ne yazık ki bunlar daha çok Türk Reklamcıların kullandıkları türler. Arada bir bize yaratıcı bir şeyler seyrettirip zeka katsayımızı arttıran yabancı yaratıcılara buradan saygılarımı yolluyorum.

11 Eylül 2007 Salı

BEBEGEVAMK

Kimsenin şeyinde bile olmayacak, tanışmasak şu kısacık ömrümüzde bize en ufak bir kayıp yaşatmayacak, kendilerine bile hayrı dokunmayan bir sürü tipi televizyon ekranına sıkıştırıp insanlara tanıtmak ve aylarca izletmek nasıl bir başarıdır. Bravo. Oturup mal gibi bakana da, böyle bir formatı bulup izleneceğini düşünene de bravo.

31 Ağustos 2007 Cuma

Stephen Chow - Komedinin Yeni Kralı


Komedi filmlerinin yıllardır mumla aranan yeni kralı HongKong’dan çıktı. 1962 doğumlu Stephen Chow kendisinin yazıp çekip oynadığı filmleriyle Pembe Panter serisi, Hababam Sınıfı ve Mr Bean’den bu yana görmediğimiz bir şeyi gerçekleştiriyor. O, Ertem Eğilmez ekolünün dramla kahkaha arasında giden duyarlı ilişkilerini, absürd bakış açısını, mistik yaklaşımları ve başlı başına bir reji esprisi olarak kullandığı dijital efektleri sadece bir filme sığdırarak komedide yeni bir dalga başlatıyor. Filmleri içindeki ince ayrıntılar, buluşlar, beklenmedik yerlerde tombaladan çeker gibi çıkardığı kahkahalar gerçekten enteresan.

Forbidden City Cop (1996) King Of Comedy (1999) Shaolin Soccer (2001) ve Kungfu Hustle (2004) defalarca seyredilmeyi hak ediyor. Bu yaratıcı adamı kaçırmayın.