41 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
41 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2012 Perşembe

Gerçekten Hissettiğimde


Rüzgarı gerçekten hissettiğimde ruhumun birden uçuvereceğinden eminim
Havada bir iki tur attıktan sonra tepemdeki dala konacağından
Mavi ışıltılar çakan gözlerini aşağıda şaşkın,
geleceğe bakmaya çalışan bedenime dikeceğinden
Suyu gerçekten hissettiğimde
duygularımın içinde bir yunus gibi neşeyle yüzeceğimden eminim
bilinçaltımın karanlık dalgalarında can çekişen küçük teknelerin yanından süzülüp
havaya sıçradığımda
yüzlerce yıl donup, tarihe güzel bir poz bırakacağımdan
Toprağı tamamen hissettiğimde
ilk defa gerçekten uyuyacağımdan eminim
rüyaların canlanacağı kadar derin
çırılçıplak tombalak atan o küstah çocuğu sonunda alkışlayabilecek periler
bir gülüş binlerce çiçeğe dönüşecek
kış eteklerini çekip uzaklaşırken dev uyanacak homurtularla
beni koca avucuna alıp havaya fırlatacak
gökyüzünün ötesine
bir daha hiç düşmeyeceğim yere...
Orada
mutlak yalnızlığımda
gerçekten hissedeceğim ateşi
Göğsümü kavuran
aklımı tutuşturan
kelimelerimi küle düşüncelerimi kurumlara, ihtirasımı yalımlara dönüştüren
bir nefesten ibaret olacak yazılmış kaderim...

5 Nisan 2012 Perşembe

Hep Aç

Sessizliği yediğim söylenir, dilim dilim kestiğim yokluğu ve azcık limonla yıllarca bıkmadan kemirdiğim kaybedişi
doymak bilmediğim, hep aç
varoluşa nasıl da ağzım sulanarak baktığım, tatlı istediğinde canım
ve benim de nar gibi kızarmış,
koca bir tavuktan farksız göründüğümü
memelerimden tarçınlı ballar
gözlerimden kremalar fışkırırken
içimden gelen tek bir sözle yüzyılların saklı tatlarını,
gölden yeni çıkmış kurulanan bir kopek gibi etrafa saçtığımı bilmeden…

27 Mart 2012 Salı

Bu Kadar Kolay

Her sene bugün bu saatte ölümlerine uçar anılar
Havada ağlayarak kanat çırpışlarını izlemek
ah onları izlemek unutarak!
Soğuk sağnağın altında, evine koştururken birden durur o.
İlkönce neden durduğunu düşünür
Bir şeyler gördüğünü farkeder sonra
arkadaşlarının gülüşlerine boğulmuş sırıtarak oturuşu bir barda
sevgilisinin omuzunda duran elinin bir yaprak gibi titreyişi öpüşürken
O gün! Güler bir ve kafasını sallarken şaşkınlık oturur gözlerine. Unutmanın bu kadar kolay olduğuna şaşıracak zamanı bile olmaz.
Eve gitmesi gerektiğini bilir sadece.
Gözyaşlarının arasına karışmış kendini aşağı bıraktığını farketmez anılardan birinin.
Tarif edilemez güzellikte bir kadın durduğunu zanneder karşısında.
Tokatın suratına oturuşunu hisseder ama anlamaz neler olduğunu.
Sonra bir köpek. Duygular omuzuna binlerce arkadaşın ellerini taklit ederek yumuşacık çöreklenir. Ölmüştü o, diye yavaşça fısıldar kendisine gerçeği.
Bir tokat daha iner yanağına.
Yaşlı kadına şık bir selam verip yanından geçerek koşturmaya devam eder o.
Geç kaldım, diye mırıldanır yağmurun görünmezliğine batmış.
Unutmanın bu kadar kolay olduğuna şaşıracak zamanı bile olmaz...

25 Mart 2011 Cuma

Sömürü Nehirleri

Sömürü nehirlerinde balçıkla yıkanıyor açlar
alınlarında kurumuş kalmış üçüncü gözleri
bir kılıç balığı iskeleti boğazlarında
ölümün çalar saati istediği kadar yırtınsın midelerinde
uyanmayı bilemiyorlar yaşamdan
acıları ayaklarının altından akıp gidiyor
çarpıyor bellerine görüntü çöpleri
pırıl pırıl gülüyor gencecik insanlar reklamlarda
ama onların da diş macunu kullanmadan bembeyaz dişleri
kırışmış büzüşmüş içe kaçmış dudaklarıyla neşeli görünüyor yüzleri
göz çukurlarına kiraya çıkmış yıkım
kafataslarına koca kıçlarını sığdırmaya çalışıyor kelli felli adamlar
hayallerinde cadı avı sürüp gidiyor
gaz odalarında yerlerde sürünüyor ataları
karanlık bulutların üstünde, ağızlarına bir emzik gibi yapışmış petrol şişeleri
kahkahalarla işiyor aşağıya yukarıya çıkabilenler
sönüyor o cılız ateş
alev almıştı bir zamanlar isyanın en arkaik, en gizli düşüncesi
pis mi pis, hain, yıkıcı bir duman yükselip ele geçiriyor suyun üstünü şimdi
batıyor açların kafaları ağırdan geleceğin yokluğuna

Kızmayın Bana

Sustuğum için yargılamayın beni
ağzım yok, satıldı
göremediğim için ayıplamayın
gözlerimi aldınız doğduğumda
karanlığa siz çevirdiniz onları,
ve sonuna kadar kıstınız kıyımın sesini
varolmadığım için özür dilememi beklemeyin benden
özenle yaratılmış bir zavallı kullanıyor bedenimi
biliyorum korkuyorsunuz artık
düşürdü zaman ağzından cevizi
bakire sonunda doğurdu karnındaki bıçağı
tersten her söylediği doğru çıktı yalanın
çığlıklar atarak düzüşüyor robotlar yollarda
eğiliyor minareler edilen son içten küfürün önünde
akıllarına farklı bir fikir gelince patlıyor insanlar
akışın yönünü değiştirecek gücü bulamadığım için kızmayın bana
arkamdan nefretle ittirdiniz o gün
ve yokuş aşağı hiç durmadan yuvarlanıp gidiyorum hâlâ…

24 Mart 2011 Perşembe

Ne Edepsizlik!

Öylesine büyük bir günah ki bu
anırırcasına gülememek, yıkılırken evren
beyinler pörsüyüp kururken
eriyen bedenlerden arta kalmış dişler sırıtırken toprakta
delilerin kürsüden yağdırdığı emirlerle birbirlerini tokatlarken milyonlar
Öyle büyük bir sahtekârlık ki
geçmişi özlüyormuşçasına dalıp gitmek
foseptik çukurundan bir deniz
adice fikirlerden kuşlar
uçuşurken saçlar
kokuşmuş nefeslerin rüzgârında
eller montun cebinde
aman yarabbi
ne edepsizlik
bambaşka bir dünyada bambaşka birisiymiş gibi davranabilmek

Orada

Oradaydım
bin taneydi kafam
kollarım rahatlıkla uzanıp tutabiliyordu
yaratılmış olanı
olmayanı
her şeyi
tekti, o, onlar, küçücük bir narın içindeydiler.
çırpınıyordu yaşam ayağımın altında
gıdıklanıyordu geçmişim
miyavlıyordu kedilerden bir koro
kendimi değersiz hissettiğimi anlardı onlar
aşkı andığım anda ağlamaya başlıyordu bulutlar
bilirlerdi küçüldüğümü varlığımın peşine düştüğümde
düşünmüştüm ve olmuştu işte yumurta
çatlıyordu şimdi kayaları da çatırdatarak
pişmiş soğanlar çıkıyordu lalelerin güneşe açtığı yüreklerinden
büyük laflar edecekmişçesine boyunlarını uzatmış tereyağ kusuyordu çimenlere koyunlar
politika yapmaya çalışırken ağızlarından peynirlerini düşürüyordu kargalar
güneş toprağın altına girmişti gönüllü, biber tohumlarını ittiriyordu kıçlarından
korkmuştu serçeler ufka dikilmiş korkuluk gözlerimi görünce
kanlı şaraptan çişleriyle söndürmeye çalışıyorlardı daha adı falan konmamış ateşimi
Oradaydım işte
Koca bir menemenin ortasında!
Öylesine uzamışlardı ki mutluluktan, bin tane kafam da görebiliyordu sonsuzluğu
mis gibi kokuyordu gelecek,
sıcacık, çıtır çıtır ekmekler sarkıyordu ağaçların dallarından
rüzgar
okşuyordu sevecen, anın pişmişliğini
olmamışlığımla sırıtıyordum ben orada,
gevrek gevrek
küçücüktüm daha, tanımsız,
fasülyeden, acınası, şımarık
gevezelik peşinde kıtaların üstüne yayılmış ağızlarım
ben de varım bu oyunda diye mırıldanıyorlardı hiç durmadan…

23 Mart 2011 Çarşamba

Esas Soru

Anın üstüne koca götüyle oturmuş kalmış bu memleket bizim
İrinden nehirlerle sarılmış dört bir yandan
Soru sağanağında eriyip gidiyor yarınlara dolanmış kanlı sargılar
Doğdukları gün umutlarını simsarlara kaptıranlar yaşıyor burada
Gözlerinde siyah bantlar
meydanlarda bir başlarına, ansızın hazırola geçiyor
dalkavukların alkış efektleriyle boğduğu onurlu hıçkırıkları anıyorlar
kahkaha aynalarına öfkeli gözlerini dikmiş bas bas bağırıyorlar haklarını
F tipi yalnızlığın içinde topluca kıpırdanırken kuşku mitralyözü tarayıp geçiyor ruhlarını.
Her kafaya bir yalan kampanyasına uzanan kuyruklarda
ağızlarında içi boşaltılmış türküler,
ilerlediklerini düşünüyorlar adım adım
Arada bir, ağlamak geldiğinde içlerinden, çekiliyorlar televizyondan kabuklarına
Görüntülerin altına sızmış, copluyor polisler
birbirine sıkıca yapışmış milyonlarca idealle gıdım gıdım gökyüzüne yükselen şu kemiksi kuleyi,
yüzyıllardır tüm çöplerin döküldüğü yeri,
basit bir aydın kafasını…
Yedi verenlerini söküp topraklarını anlamsızlık tohumlarıyla işleyen, kıyısına köşesine iliştirilmiş yamalı balonlarıyla ağır ağır tarihin çamuruna gömülen
bu memleket bizim
Çuvaldızları gözlerine sokup çıkaran, koşu bantlarında vicdanlarıyla yarışan,
anın değişmezliğinde kurtlanan bu insanlar da bizim
Biz kim miyiz?
Esas soru da bu işte!

21 Mart 2011 Pazartesi

O Güzel Düşünce

Onurlu insanlar vardı eskiden, bir cüzzamlı gördüklerinde, emerlerdi parmaklarını annesinin memesine yapışmış çocuklardan farksız, ağlatırlardı onu şaşkın, sessizliği kovarlardı kış kış, kalmazdı havada salakların lafları, her seferinde affeder içeri alırlardı camın önünde dört dönen dedikoduyu, tırnak izleriyle dolu yüzleri ışıl ışıl parıldardı sevdiler mi, cümle sağanağında açmazlardı mantık şemsiyelerini, utancı gördüler mi aynada, şapkalarını çıkartır, alelacele selam verirlerdi, iş yerinden bir tanıdıkla karşılaşmışlar gibi, anlamadan bilir, bilmeden fark ederler, yine de bir isim koyup yok etmekten kaçınırlardı sahteliği, bıçaklardan görünmezdi sırtları, intihar koltuklarının altına sıkıştırılmış ağır aksak yürürken, yenik düşmeye mahkum başlarını dik tutmayı başarırlardı omuzlarının ortasında, gözlerinin tam ucunda dururdu kocaman yaşlar, dayanamaz, içine atlayıp yüzerdi sahtekârlar, boğmazlardı onları, yere düşürüp ezmezlerdi, öylece metanetle dururlardı ufka bakarken, uyuyorlar mı yaşıyorlar mı bilemezler, gözlerini sımsıkı kapatır, güzel şeyler düşünmeye çalışırlar, boş yere hapse tıkılmış bir mahkumun saldığı sıkıntılı nefes yerleşirdi hemen akıllarına, titrek bir kolda havaya dikilmiş Molotof kokteylinden betona damlayan umutsuzluk, çocuğunu tokatlamış bir babanın gözünü kırpmadan duvara bakışı gece boyunca…
Ve aynı gece, takılmış kalmışken bozuk bir saat gibi, asılıyken tarihin tozlu dolabında
karısının eli uzanıp bulurdu kendisininkini yumuşacık
“Uyu artık” derdi fısıltıyla karışık.
Öpücükle uzanırdı o sonsuz. Sarılırken dört bir yandan dolanırdı bedenine narin kollar. Havada uçuşan nefesler kurşundan kelebeklere benzerdi. Kalkardı bir süre sonra sessiz, sadece düşüncesiyle. Mutfağa yürüyüşü binlerce kez yinelenir, iç içe geçerdi yaşamlarının duvara vuran gölgeleri. Bir bardak suyun boş yarısı anca geçerdi boğazından. Geriye dönerken koridorda dururdu birden. Oğlunun soluklarıydı kollarına yapışan. İçeri çekildiğini anladığında geçmişi de takılırdı peşine. Bir bakardı ki eğilmiş öpüyor onu, küçücük yüzüne yerleşmiş o beyaz tepede, şiş yanağında duruyor dudakları. Pikeyi üstüne örterken kendi bedenine kaçardı soğuk. Saçlarını okşarken ölmüş babasının elleri de kendi kafasında dolaşırdı sanki. Dedesi de dururdu yanında. Gülecek gibiydi. Gözleri kıpır kıpırdı yuvalarında. Takdir etmek için mi çıkmıştı karanlıktan? Duvara dönerdi gözleri. Bir yıl kadar önce çekilmiş bir fotoğraf dururdu orada. Kim çekmiş olabilir ki yaşanmamışlığı? Yüzlerine yapışmış neşe kırıntılarıyla kırlarda koşmadılar hiç. Arkalarında bir kale. Burçta durmuş el sallıyor kendisi. Taştan bir ev. Kapısında duruyor. Uzanmış yatıyor çimlerin üstünde, aklında güzel bir düşünceyle. Gelecek uzanmış aşağıya neredeyse tutup çekiverecek onu. Daha çok var bunlara, derdi kafasını sallayıp. Benim yaşamım olmasın bu, derdi dedesi. Aynısı benim de başımdan geçti, diye karışırdı lafa babası. Osururdu oğlu uykusunda. Diğer tarafa dönerken açılırdı yine beli. “Uyu artık,” derdi karısı içeriden mırıl mırıl. Resmin içinden geçerdi bu sefer odaya. Kalenin burcuna taşınmıştı yatak. Bir martı karşılardı onu her zamanki gibi. Gözlerinin önünde salınırken o güne kadar tanıdığı herkese benzerdi biraz. Güneşten kendisine uzanan ele takılırdı sonra bakışları. Yaklaşıyor mu uzaklaşıyor mu bilemezdi. Aşağıda, taş sokaklardan takır takır geçerdi bir at arabası. Pır pır uçup yatağın ucuna konardı küçücük bir serçe. Kimbilir nerelerden uzanıp bulurdu tekrar onu karısının eli. Bir esinti yalayıp geçerdi yüzünü. Kapanırdı gözleri. O güzel düşünce, tam da o sırada gelip otururdu aklına. Ne kadar da doğru derdi kafasını sallayıp. Gülerdi dedesiyle babası oralarda bir yerde. Bir şeyler değişecek diye beklerdi. Hemen o anda…
Uyuduğunu anlamazdı ve asla hatırlamazdı o güzel şeyi uyandığında…

17 Mart 2011 Perşembe

Ve Sizin

Uykudayken yakaladım onu
benim uykumda
sizin
veya herhangi birisinin
dolandım bedenine
sarmaşıktan farksız,
bağırdım ismini
açıldı gözleri bir başkasının hayatına
kapandı benimkiler
ve sizin
belki de onun
rüya bindi sırtımıza
omuzlarımızda koca bir sır
ayaklarımızda ateş
uzaklık tam dibimizde
içinde olduğumu anladı birden
dehşet içinde döndü gözleri yuvalarında
inledi acıyla
ve siz
ve halk
ve polisler
ve imamlar
bir “ah” yükseldi gökyüzüne
patladı vicdandan havai fişekleri
süzüldü yavaşça masumiyet yaprakları
açıldı şemsiyeler
döndü füzeler
çevrildi silahlar
yok edecek bir suç bulamadılar…

22 Ekim 2010 Cuma

Sonrası

Yalnız başına büyük hayaller kuran adam
Arkadaşlarıyla küçücük hayalleri çıtır çıtır ezerek devam ediyor şu kır yoluna.
Zamanında tek başına karanlığın önüne dikilip aç olduğunu haykıran adam o.
Yığınların içinde dertli, yuvasız bir karınca gibi,
gözleri, içinde iki kara balığın gezindiği yosunlu bir havuz,
Yumruğunu zorla kaldırıyor havaya;
kalabalık ittirmez, gömleğinden çekiştirilmezse
hali yok
yıllarca duracak aynı yerde
cesedinin tebeşirle beceriksizce çevrelendiği,
sınırları, insanoğlunun yalak kapasitesini aşmayan o geniş meydanda
Yapayalnız kalıncaya dek bir tek laf etmeyecek
Denizin kenarında bir bankta mesela,
kocaman hayaller kuran adam o.
Kuşkum yok,
kendini yunus zanneden ölümün suratına bağıracak kendinden emin:
“Tek Yol Devrim!”
Altyazı geçecek aynı anda sözlerinin altından:
“Sadece Yalnızken!”

20 Ekim 2010 Çarşamba

O Gün

O gün geldiğinde
Şaşkın, gururlu, aklına o sırada ağlamaktan başka bir şey gelmeyen küçük bir oğlan çocuğu nasıl bakarsa babasına, öyle çıkacağım yuvamdan.
Ayaklarıma yapışmış geçmişi de çekip sürükleyeceğim sınırların ötesine
Kedim atlayıp eve geri kaçacak huzuru da yanımda götürdüğümden habersiz.
Karım ellerimi ovacak telaş içinde.
Dostlarım alkışlayacak her attığım adımı
Boşlukta yürüyeceğim beş yaşında nasıl bir kez becerdiysem.
Dağların üstünde yaşlı bir karının bedduasından farksız, edepsizce asılı duran o koca nemrut yüze kadar ölmeden gidebilmek amacım.
Balgamlı, onur kırıcı bir tükürük yapıştırmak suratına.
Suya ihtiyacım yok artık.
Beynim her kuruduğunda o pis suratı yalamaya da asırlardır olduğu gibi…
O gün geldiğinde
deli raporu ya da işgöremez belgesi alıp çıkacağım yuvamdan
İçi saman dolu kafaların üstüne basarak yükseleceğim gökyüzüne
Sadece gidiş biletim cebimde
Yanacak dokunduğum her şey.
Her adımım bir çentik olacak hapishane duvarlarına.
Kulaklarımdan aşağıya atlayacak intihara eğilimli cümleler
Yanıma kadar ulaşmak amacım
Sıkmak elimi gözyaşlarına boğulurken
Şımartmak onu, şaşkın, gururlu, aklına o an ağlamaktan başka bir şey gelmeyen çocuğu.
Okşamak şeklini yitirmiş kafasını.
Birden bağıracak o sırada arkamdan biri.
Tanımayacağım onu.
Ama bileceğim, halktan biri...
“O gün geldi!” lafı büyüyecek yankılarla.
Ve sokacağım hiç düşünmeden, böğrüne, yıllardır o gün için sakladığım klasımı
Çıkacağım sonra yuvamdan dışarı
O güne kadar,
tek becerebildiğim,
hiçliğin üstünde dengeli, kararlı bir şekilde yürüyebilmek oldu.
Yuvamda öyleydi,
Dışarıda da öyle olacak…

10 Ağustos 2010 Salı

Ufukta

Orada... Bir kayanın üstünde. Üstümde bir dağ. Üstünde yine ben. Manzarayı izlerken bir kaya gibi oturmuş umut içime. Uzaklarda bir yerde, pusun ortasında ben. Eli çenesinde. Başının üstünde kapkara küçük bir kaya. Altında kocaman bir dağ. Altında yine ben. Ayaklarının altında küçücük bir çakıl taşı…

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Derin Uyku

Uyuyorum.
Yüzümde oynaşan öğle güneşini hissetsem de
Ağzım kıpırtılar içinde,
anlamsız kelimelerle sarıldığımı bilsem de
uyuyorum
Keder balıkları beynimde ağır hareketlerle dolanırken
deliliğin acı suyu, dudaklarımdan çeneme doğru kayarken
onlarca kez gözlerim körlüğe açılır
korkuyla yerimden fırlarken
uyuyorum
Ayaklarımın dibinde küçük solukları bir kedinin
Annem mutfakta şarkı söylüyor
Çayın kokusu geziniyor burnumun üstünde
Pikabın cızırtılarından o devasa konçerto
Kapıyı açıp bana baktığını
gülümsediğini
ayaklarını sürüyerek odasına yürüdüğünü algılayabiliyorum babamın
Ben uyuyorum
mışıl mışıl
dizlerim karnımda
ellerim bacaklarımın arasında…
Uyansam
her şeyin
bir anda kaybolacağını biliyorum…

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Yol Gösteren

Yalancılarımı
geçmişimde bir odaya doldurdum
dört yanı acı filtresi
tavanı ne diyeceğini unutmuş bir ağzın karanlığı
kapısı güzele takılmış gözün bir anlık körlüğü
deliklerini, kusurlarını, soluklarını tıkadım
ellerine küçük saksılar tutuşturdum
ve bekledim…
Oksijensiz ortamda
sadece utanarak
bir tek yokluğu dinleyerek
gerçeği yetiştirebilenleri bekledim.
Saldım gitsinler sonra.
Yürüsün dursunlar önümde
sanki adımları onları nereye taşıyor, biliyorlarmış gibi…

28 Haziran 2010 Pazartesi

Meğer Hayatmış Geçip Giden

Kararmış suratlar geçiyor önümden
Bitmişlik, çaresizlik, dualardan tiksinti,
fakirlikten utanç…
Kalktık mı sonunda?
İstasyon, silkinip atıyor üstünden karanlığı
ve ben görüyorum:
Hayatmış çekip giden.
Yanımdaki koltukta sırıtıyor Tanrı
Burnundaki sümüğe takılıyor gözlerim
Telefonum çalıyor o an, daha çok bir çığlık
İn aşağı, diyor doktorum. Çok geç olmadan, in aşağı…
Yokoluyor tren istencime kapılıp
Toprağın içinde vücudum
Suluyor birisi vicdan yumrularının arasına bir soğan gibi oturmuş başımı
Karıncalanıyor beynim
Hayaller filizleniyor burnumdan, kulaklarımdan,
alın teri gibi fışkırıyorlar gözeneklerimden
uçuşuyorlar kuş tüylerinden farksız
Peşlerinde kargalar
Sadece biri kendisini kurtarıp yerleşiyor gri bulutların arasına
güneşi taklit ediyor kapkara
Kavrulmuş dallarıyla geleceksiz vücutlar yükseliyor tarladan
Ben de çıkıyorum büyüyüp
Üstümden geçmişi silkeleyip yerime oturuyorum
Yanımda dönüp gülüyor Tanrı
Dişlerinin arasında maydonoz
Pembe bir tünele giriyoruz o an
Mutluluk bir kalıp peynir gibi oturuyor dilime
Soruyorum neşeyle: Kalktık mı sonunda?
Silkinip atıyor istasyon, flamingoları üstünden
Ve görüyorum:
Hayatmış geçip giden…

25 Haziran 2010 Cuma

Aynanın İnadı

Kapı kapalı
Kupkuru bir ağaç içeride
Beyin, buruşmuş, şaşkın
Suyu çekilmiş bardağın
Bir de ayna, karanlığı tümüyle yutmuş,
şişmiş,
mutsuz…
Kapı açık
Boşluk kaplamış her yeri.
Sırıtış da orada.
Açıyor ağaç binlerce gözle
Sohbete başlayacak, ağzını şapırdatıyor beyin
Taşıyor,
yerlere dökülüyor bardaktan
salyalar
Gıcırdıyor kapı birden
ve duruyor an
Odada,
benle ayna
karşı karşıya
Hâlâ kapkara o,
suskun,
içine almayı bir kez daha reddediyor aksimi...

Dibin Dibinde

Düşlerime bir kuyudan iniliyor
Binlerce yıl ya da iki saniye
Dizlere anca geliyor aşağıda kan
Şıpır şıpır yürürken ıhlamur kokuları oturuyor insanın burnuna
Görüntüler yosun bağlamış taşlara sürtünerek dönüp duruyor karşımda.
Çatlaklardan kafasını çıkarmış büyüyor arsız bir ayrıkotu gibi korkular.
Elimde kumanda aleti oturuyorum etimden yaratılmış tabureye
Başıma müjde taklidi yaparak tek tek vuruyor yaşamın damlaları.
Yemeğe çağırıyor yukarıdan bir ses.
Bir bulut geçiyor ayaklarımın üstünden
Anlam arsızca yankılanıyor kulaklarımın içinde
Duvarlarıma kafalarını vurarak kör gözleriyle döneniyor çevremde düşünceler
Ve ben
başını,
sonunu
ortasını kaçırdığım şu garip filmi bitirmeye çalışıyorum bir an önce…

17 Şubat 2010 Çarşamba

Başlamadan

Dilimin üstünde bir fil
Filin altında bir kitap
Kitabın içinde bir yazar
Yazarın boğazında bir yumru
Yumrunun ortasında bir deli
Delinin ağzında bir yalan
Yalanın içinde doğru
Karşısında binlerce insan
Ortalarında küçük bir çocuk
Dilinin ucunda bir kıkırdama
Onun üstünde ben
Benim önümde sabah
Sabahın kıyısında bir bank
Bankın ortasında, manzaraya gözlerini dikmiş ölüm
Başının üstünde kara bir bulut
Bulutun içinde bembeyaz bir cenin
Ceninin ağzında sinir bozucu bir şarkı

5 Şubat 2010 Cuma

Kapağın Üstünde

Görmek istiyorum
ışığı kimin yediğini
kimin kör taklidi yaptığını...
bilmek istiyorum
içime kimin
ne gizlediğini
kovalamak istiyorum kapımdan
gereksizliğin durgun rüzgarına yatmış
uyuklayan sesleri...
durmak istiyorum
hayalin hapsedildiği kapağın tam üstünde
sızlandığını, gerçek olmak için yalvardığını duymak istiyorum
birden dönüvermek istiyorum sonra
ilk güldüğüm yere
hatıralarıma güvenmemeyi,
aslında hiç gülmediğimi öğrenmek istiyorum
ağladığım o ilk günü de ziyaret etmek istiyorum
ve bakmak, her şeyin nasıl da komik olduğuna...
sevmek istiyorum
çaresizliğimi de
gezmek istiyorum gözyaşlarından oluşmuş şu koskoca gölde
suyla dolu teknemin içinde bağırmak istiyorum
Ve
görülmek
tam da durduğum yerde...