12 Aralık 2007 Çarşamba

Cep Teknolojisinde Yeni Alanlar

Fenerbahçe-Galatasaray maçında rakip takımın seyircileri tribünlerden el kol hareketleriyle numaralarını verip daha sonra cep telefonlarından küfürleşmişler. Böylece de denyo zengini ülkemiz yeni bir öküzlüğe daha öncülük etmiş olmuş. Bayramlarda birbirlerine mesaj da atarlar artık, nasıl olsa tanış oldular.

8 Aralık 2007 Cumartesi

Reklam Adamcıkları

Mazhar Alanson’un yine bir reklamda kendi şarkısını “Sakıncasız internet, bilmemne internet,” diye reklam jingle’ına çevirdiğini görünce önce bir kafamı kaşıdım, sonra bir cık cık ettim, en sonunda da “yakışıyor mu be!” diye bitirdim bu ritüeli. Ülkemizde ünlüler ne de kolay yapıtlarını, kişiliklerini, müziklerini, sözlerini, mimiklerini; reklam denen düzenbazlığın, marka ekseninde şekillenen felsefik ve etik yoksunluğun emrine amade ediyor. Topluma mal olmuş kişiliklerin, hayran kitlelerini siktiriboktan bir şeye yönlendirmeleri paranın gücüyle mi açıklanacak, yoksa ekranda görünme sevgisiyle mi? Ya da gerçekten masum gibi mi geliyor onlara, alet oldukları büyük sahtekarlık. Soruyorum.

Muhafazakarlık mı?

Behiç Ak’ın Kim Kime Dum Duma köşesinde, babayla oğlu şehir dekorunda yürüyorlar. “Evet, biz muhafazakar bir toplumuz yavrum,” diyor baba. “Ama önemli bir farkımız var. Biz hiçbir şeyi muhafaza edemiyoruz.”

7 Aralık 2007 Cuma

Yazarlardan Kitap Önerileri

Ideefixe bir sürü yazardan kitap önerileri almış. Bazıları şöyle:

İhsan Oktay Anar: Yurttaşlık Felsefesinin Temelleri-Thomas Hobber, İlkçağ Felsefe Tarihi 2 – Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi 3-Ahmet Arslan, Varlık ve Öz – Thomas Aquinas, Yemek İçin Yaşamak – Felipe Fernandez-Armesto, İstanbul Semtleri(Tarihi ve Efsaneleriyle) – Niyazi Ahmet Banoğlu, Zaman Makineleri – Paul J. Nahin, Osmanlılar ve Ölüm – Gilles Veinstein, Köle Pazarından Saraya Cariyeler – Serna Ok, Osmanlı’da Ordu ve Savaş (1500-1700) – Rhoads Murphey

Ahmet Ümit: Karamazov Kardeşler – Dostoyevski, Anna Karenina – Tolstoy, Kırmızı ve Siyah – Stendhal, On Küçük Zenci – Agatha Christie, Günlerin Köpüğü – Boris Vian, Gülün Adı – Umberto Eco, Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar, Memleketimden İnsan Manzaraları – Nazım Hikmet Ran, Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan, Ben Ruhi Bey Nasılım – Edip Cansever, Ve Durgun Akardı Don – Mihail Şolohov, İnce Memed – Yaşar Kemal, Bereketli Topraklar Üzerinde – Orhan Kemal, Yaban – Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Zamanımızın Bir Kahramanı – Mihail Yuryeviç Lermontov.

Yalçın Küçük: Faust – Goethe, Dorian Gray’in Portresi – Oscar Wilde, Yabancı – Albert Camus, Suç ve Ceza – Dostoyevski, Anna Karenina – Tolstoy, Yaban – Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sinekli Bakkal – Halide Edip Adıvar, Yeşil Gece – Reşat Nuri Güntekin, Mutlak Peşinde – Balzac, Üç İstanbul – Mithat Cemal Kuntay, Ölmeye Yatmak – Adalet Ağaoğlu, Kurt Kanunu – Kemal Tahir, İki Şehrin Hikayesi – Charles Dickens, Handan – Halide Edip Adıvar.

Yaşar Kemal: Bütün Öyküler – Anton Çehov, Dede Korkut – Adnan Binyazar, Don Kişot – Cervantes, İlyada – Homeros, Kuyucaklı Yusuf – Sabahattin Ali, İlyada – Homeros, Meme Alan Destanı – Anonim, Murtaza – Orhan Kemal, Palto – Gogol, Parma Manastırı – Stendhal, Yaban – Yakup Kadri Karaosmanoğlu.

Şimdi de gelelim benim önerilerime : Huckleberry Finn’in Maceraları – Mark Twain, Yüzüklerin Efendisi – J.R.R Tolkien, Durgun Akardı Don – Mihail Şolohov, Kızıl Hasat – Dashiel Hammett, Don Juan’ın Öğretileri – Carlos Castaneda, Don Kişot – Cervantes, Arı Kovanı – Camilo Jose Cela, Yağmur Yüklü Bulutlar – Orhan Kemal, Amat – İhsan Oktay Anar, Ölmez Otu – Yaşar Kemal, Vahşetin Çağrısı – Jack London, Aden – Stanislav Lem, Bitmeyen Kavga – Steinbeck, Foucault Sarkacı – Umberto Eco, Otostopçunun Galaksi Rehberi – Douglas Adams, Tırpan – Fakir Baykurt, Yüzyıllık Yalnızlık – Marquez, Dava – Kafka.

6 Aralık 2007 Perşembe

FossurGama Sunar: Bara Giriş

Barın önüne neşe içinde gelir Ahmet’le Serpil. Kapıdan geçmek üzere hamle yaparlar ama pat diye dikilir önlerine bodyguard. “Hoop hoop!” der ciddi bir yüzle. “Damsız girmek yasak.” Şaşkınlık içinde birbirine bakar çift. Sonra yine takoza benzeyen kalın, kel herife dönerler. “Yanımda kız var işte,” der Ahmet hafif titrek bir şekilde. “Olsun,” der bodyguard. “O senin sevgilin değil ki.” Kıza bakar Ahmet ve “Sevgilim tabi, Allah Allaah!” der. Serpil de onaylar onu kafasıyla. “Öpüşün o zaman,” der bodyguard. “Ama öyle şap şup değil, dilini ağzına sokacaksın bayanın.” Aaa, saçmalama ayol, gibisinden karşı çıkışlar gelir ama nuh der peygamber demez herif. “Öpüşeceksiniz, yoksa almam içeri,” diye inat eder kolları önünde kavuşmuş. Bakar Ahmet büyük bir umutla ama “Aaa, hayır Ahmet, şuraya girecez diye izin veremem buna,” der hafif sinirli. “Saçmalama.” “Gördünüz mü bak,” der Bodyguard bir yalanı ortaya çıkarmaktan memnun. “Ama sen girebilirsin,” diye de ekler kıza içeriyi göstererek.

FossurGama Sunar: Fatura

Aval aval bakmaktadır Selami bey elindeki faturaya. İsim ona aittir, evet dini bütün bir adamdır, ama bu da nedir ki yaa? Tam üç bin yedi yüz seksen YTL borcu çıkarılmıştır, Diyanet İşleri tarafından, sohbetleri sırasında bir yıl boyunca tam 23.732 kere Allah ismini kullandığı sebebiyle...

FossurGama Sunar: İntikam Bokuna

Çılgın gözlerle ilerler Mehtap. Orada, bir kızın yanında dikilen uzunca çocuğa dikilmiştir bakışları. Yanına varır titreyen dudaklarıyla ve omuzundan tutup çevirdiği gibi elindeki kezzabı suratına boca eder. Acıyla haykırırken yüzünü kapatmaya çalışır herif elleriyle, bir çığlık patlatır yanındaki kız ve bakar Mehtap mal gibi, mosmor. “Özür dilerim,” der sonra. “Seni Mahmut’a benzettim.”

FossurGama Sunar: Canlandırma: Avcıya Bak Be!

Gözünüzde canlandırın şu sahneyi: Koskoca bir yumurta havaya atılır, yalaka bir köylü tarafından. Avcının tüfeği yıldırıma binmiş gibi dikilir havaya ve patlar anında. Tam yanından biçip giden kurşunla çatlayıp açılır yumurta ve içinden bir kartal yavrusu tüysüz kanatlarını boşu boşuna açmaya çalışarak külçe gibi düşmeye başlar ve o esnada bir başka patlama onu da vurup atıverir. Alkışlar kopar çayırlığa toplanmış Avcılar Derneği üyelerinden.

Engin Arık’ın Anısına Saygıyla

Deneysel nükleer fizik alanında uzman Prof. Dr. Engin Arık, Türk Ulusal Hızlandırıcı Projesi’nin önemli bir yürütücüsüydü ve önümüzdeki yıl başlayacak Atlas ve Cast deneylerinin Türk grup lideriydi. Her fırsatta nükleer enerji üretiminde, Türkiye’nin Dünya’daki kaynaklarının yarısına sahip olduğu Toryum’un önemini aşağıdaki sözleriyle dile getiriyor ama hükümetler tarafından ciddiye alınmıyordu.

“Bizim rezervlerimiz zaten toryum 232. Yüzde yüz oranda oksitlenmiş durumda toryum içeriyor. Kurşun hedef dediğimiz şey, içine toryum konulan bir muhafaza, bir kap, silindirik biçimde, boru biçiminde olabilir. Üzerine hızlı proton gönderildiği için “hedef” olarak adlandırılıyor. Bu tip reaktörlerin eskileriyle mukayese edilmeleri mümkün değil. Kesinlikle patlama tehlikesi yok. Çernobil benzeri bir felaketin tekrarlanması mümkün değil. Radyoaktif kalıntı minimum nispetinde. Bu da nötronlarla yok edilebiliyor. Reaktörün fişini çektiğinizde her türlü işlem duruyor. Doğa kirlenmiyor, minimum atıklar da uzun ömürlü değil.”

2010’da ilk reaktörler devreye girecek.

(Bilgiler Ali Sirmen’in yazısından derlenmiştir.)

Böylesine önemli bir kaynağı gündemde tutmaya çalışan değerli hocamızın, dünyanın nükleer atıkları çeviri bir kanunla çöp olarak görülen ülkemize atılmaya çalışılırken, başka araştırmacılarla birlikte bir uçak kazasına kurban gitmesi bana biraz şaibeli görünüyor. Kendi sınırlarımızda gerçekleşen bir facianın karakutusunu Amerikalıların inceleyecek olması da.

İçerledi Soroscuklar

2. Cumhuriyetçi yazarların da ATV’nin beş dakikada Beşiktaş (Yaa, noolur 10 milyon dolar daha arttırsanız - Hayır - Peki o zaman şeklinde) satışına bozulduğunu görüyorum. Hükümete demek istiyorlar ki, biz buradayken ne gerek var, ne diye siz de giriyorsunuz medya işine, hizmetlerimizden memnun değil misiniz? Alınmışlar, ağlayacak gibi olmuşlar ve Allah korusun, demokrasi konusunda biraz kafaları mı bulanmış ne! Geçmiş olsun.

AKP Yazarlara Karne Veriyor

Gazeteci Sabahattin Önkibar Yeniçağ gazetesinde yayınladığı makaleden: “Bir gün AKP MKYK’si bitiminde çok eski dostum olan bir üye aradı ve şunları söyledi: Sabahattinciğim ne olur bu kadar aleyhte yazma. Her toplantıda ayrıntılı verilen medya raporunda aleyhte yazanların başlarındasın. Bu söz üzerine rapordan ayrıntılar istedim ve isimleri tek tek sayarak onay aldım.

Buna gore pekiyi alanlar: Mehmet Altan, Hasan Cemal, Taha Akyol, Mehmet Barlas, İlter Türkmen, Deniz Gökçe, Hasan Celal Güzel, Ahmet Altan, Nuray Mert, Yasemin Çongar, Ergun Babahan, Emre Aköz, İsmet Berkan, Engin Ardıç…

Sınıfı geçenler: Serdar Turgut, Cüneyt Ülsever, Rauf Tamer, M. Ali Birand, Yavuz Donat, Ahmet Hakan Coşkun…

Sınıfta Kalanlar: Güngör Mengi, Ruhat Mengi, Emre Kongar, Yılmaz Özdil, Oktay Ekşi, Bekir Coşkun, İlhan Selçuk, Melih Aşık, Serdar Akinan, Tufan Türenç, Can Ataklı, Mustafa Mutlu, Altemur Kılıç, Yiğit Bulut, Mustafa Balbay…

Araya girip Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, M. Karaalioğlu, Ekrem Dumanlı gibi muhafazakar medyadakileri sordum. Cevap aynen şöyle: Onları saymıyorum. Onlar zaten bizim adamlarımız. Onları biz gazeteci olarak görmüyoruz.

Kayıp Nedir?

Ölüm hayattaki en büyük kayıp değildir. Asıl büyük kayıp, yaşarken içimizde ölenlerdir.

Norman Cousins

Yerinde Şaka

Bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Dorris Lessing, kendisine prenses muamelesi yapan yayımcısına takma adla bir roman dosyası postalar. Roman derhal reddedilir.

(Selçuk Altun'un Cumhuriyet Kitap'taki Aforizmalarından alınmıştır.)

Anlatıcı Sonunda Ölüyor

O ne zaman İncil okuyan görse "Anlatıcı sonunda ölüyor," diye kulağına fısıldardı. Ne zaman günlüğüyle haşır neşir olan birini görsem, aynı hınzırlığı yapmak gelir içimden

Don Paterson

İslamcı Baskı İçin Baskı – Yalçın Küçük

Sizle Yalçın Küçük Usta’nın 1980 yılında, darbeden bir hafta önce yayınlanan ve sekiz yıllık hükümle sonuçlanan yazısını paylaşmak istiyorum:

Sermayedarlar 1980: İslamcı Baskı İçin Baskı

Kayıp her taraftan. Kaybedenler var. Yalnız şu da var: Kazananlar olmazsa kaybedenler olmaz. Tersi de doğru. Yoktan var olmaz, vardan yok olmaz. İşçi ve emekçiler kaybediyor. Çok kazananlar var. Gelir bölüşümü, insafsız bir hızla daha da bozuluyor. Bundan bir sonuç çıkıyor: Türkiye’de lüks tüketim için üretim ver gerçekten lüks tüketim için harcama alanları açılmaktadır. Bu yüzden Türkiye ekonomisi, artık fakirleşen işçi ve emekçiler için, İslam’ın “Tevekkül Felsefesi”ne daha çok muhtaç duruma gelmektedir.

Siyasal iktisadın duygusuz fakat açıklayıcı mantığıyla bakınca ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Ufukta İslam var. Aslında İslamcı baskı şimdi de var. Ufukta olan daha derin bir dinselliktir.

Asker Gelecek; Erbakan’ı Hapsedecek ve Türkiye Daha İslamcı Olacak.

Bu üçüncü yolu şöyle formüle etmek mümkün: 12 Mart Süleyman Demirel’i başbakanlıktan indirdi. Ancak, esas olarak, Süleyman Demirel’in politikasını uyguladı. Demirel’in bütün rakiplerini politika sahnesinden sildi. Türkiye İşçi Partisi’ni kapattı, İnönü’yü tarihin derinliklerine gönderdi, Necmettin Erbakan’ın partısini kapattı, kendisini, İsviçre’ye raptetti. Şimdi çok daha kapsamlı bir askeri müdahalenin, bunun tersini yapması mümkün. Tersi şu: Erbakan’ı Türkiye’nin siyaset sahnesinden silip Erbakan’ın temsil ettiği İslamcı-dinsel politikayı daha yoğun bir biçimde uygulamak.”

(Yalçın Küçük, Bir Yeni Cumhuriyet İçin)

Sol Müdahale kitabında eski yazısını bir daha gözler önüne seren hocamız bir de parantez açıyor: “Demek ki, Ordu’nun Kemalizm’i Erbakan’ karşıtlık ile sınırlı idi. Erbakan, dinsel politikacı olmanın yanında, millici, kalkınmacı, İsrael’e karşı, komşu ülkelerle dostluk yanlısıdır; itiraz buradadır. Bu tespitten de şu çıkıyor, “akp”, sadece bir temizlik hareketi idi, millici ve kalkınmacı olmayan, İsrael ile nerede ise uydu ilişkisinde ve bu nedenle komşu ülkelere karşı iki yüzlü bir hareket aranıyordu, o halde akp, kendiliğinden bir oluşum değil, sadece bir icat idi.

5 Aralık 2007 Çarşamba

Günün Müzik Menüsü

Johnny Cash "Personal Jesus" - Manu Chao - La Radiolina "Politik Kills" - Happy Mondays "Rats With Wings" - Madrugada "Running Out Of Time" - Porno For Pyros "Sadness"

Güzel Bir His

Bazen evde dolaşırken hayvanlarla karşılaşıyorum. Mutfağa gidiyorum mesela. Buzdolabını açmış, armutları karıştıran bir ayı görüyorum. Banyoya gidiyorum, bir yılan su içiyor oluyor kana kana... Arada, son hızla salondan içeri dalıp, birbirlerini ısırarak yerlerde yuvarlandıktan sonra kaçıp gidiyor porsuklar. Çamaşırların arasına gömülmüş şekerleme yaparken buluyorum mesela bir dağ aslanını. Kaldırıp bakıyorlar kafalarını. Sonra ben kendi yoluma onlar kendi yollarına gidiyor ve yaşamı bir şeylerle paylaştığım için huzurla dolu, bilgisayarımın başına dönüyorum.

Ne Ağacı Ne Ormanı?

Hikmet Çetinkaya’nın isyanına katılmamak elde mi? Kazdağları’ndan Kaçkarlar’a; Toroslar’dan Eşme Kışladağı’na dek doğa cenneti topraklarımız “altın avcıları”na peşkeş çekilmişken ve siz bu konuda en ufak bir bilgiyi (yabancı maden şirketleriyle ortak AKP dostu işadamları mesela) ne okurunuzla ne seyircinizle paylaşmazken CNN’de “Bir Ağaç da Sen Dik, Ormanlar Elden Gidiyor” kampanyasına girişmeniz, göstermelik ve aşağılık bir oyundan başka nedir beyler?

Ilımlı Diktatorya!

Yasama, Yürütme Ilımlı İslam’ın eline BOP projesi kapsamında gümüş tepside verilmişti. Noterden imzayı alan yeni kanunla, bakanlık bürokratlarınca mülakatla seçilmesi onaylanan 4 binin üstünde hukuk adamı da tarikatlardan yakınımdır kartvizitini kaparak geldiler mi Yargı da ele geçirilecek. 4. güç, medya, zaten satılık. Eee. Ne kaldı geriye? Soros’un çocukları, haysiyet görse bomba sanacak ikinci cumhuriyetçilere bakılırsa demokrasi kaldı. Halk isterse her şey olur değil mi? Ha ha haaa. Komediye bak be! Halk sizin gerçekleri çarpıtma uzmanı magazin gazetelerinizden hiçbir şeyi öğrenemiyor ki?
Amerika bunun farkında, AKP bunun farkında, Medya ihalede rantta... İsrail bunun farkında, AB bunun farkında, Halk türbanda, niyazda diye bir şarkı yapmak geldi içimden...

Hayvan Hakları Hayvanoğluhayvanları Kapsamıyor


İnsanlar hayvanlardan ne diye daha önemli olsun ki. Artık bu yıkıcı, kıyıcı, şuursuz türün doğanın misafirlerinden biri olduğunu anlamasının ve çevresindeki diğer türlere saygı duymayı öğrenmesinin vakti gelmedi mi?
www.yasamhakkinasaygi.com/5199.htm

Yolsuzluk ve Yoksulluk – Prof. Dr. İlyas Yılmazer

Tuncay Mollaveisoğlu’nun eşsiz programı, halktan saklanan gerçekleri gözler önüne sermeye, birbirinden kaliteli konuklarıyla devam ediyor:

Bu hafta Enerji üzerine oynanan oyunları büyük savaşçı kişilik, değerli bilimadamı İlyas Yılmazer’in ağzından dinlerken, bazı konuları not alıp bloguma aktarmayı görev bildim. Çünkü medya her şeyi gizliyor. Çünkü basın susturulmuş, korkutulmuş, satın alınmış. Yılmazer’in tüm kanallara ve gazetelere başvuruda bulunup sadece Kanaltürk’te kendini ifade etme olanağını bulması önemli bir kanıt.

Özet olarak konulara geçersek ortaya serilen gerçekler şunlar: -- Elektriğimizin % 72’sini dışarıdan alıyoruz. Hem de doğalgazdan dönüştürülen elektriği alıyoruz ki, daha pahalı ve bağımlı olduğumuz ülkeler açısından da oldukça riskli. – Oysa ki, bilimadamlarının araştırmasına göre yenilenebilir enerji kaynağı açısından Anadolu dünyada birinci konumda. Suyumuzun 4’te 3’ü boşa akıyor, Kömürümüzün 3/2’si toprağın altında yatıyor, tasarruf tedbirlerimiz sıfıra yakın ve en önemlisi, rüzgar enerjisi açısından cennet olan ülkemizde bu konuda yatırımlar göstermelik. – Neden mi? Çünkü AB bize 70 MW rüzgar enerjisi kullanma izni verdi reformlar baabında. Derneklerin, Sivil kuruluşların yıllar süren çabası sonucunda, bu kota kaldırıldığı anda, 78 GW’lık Rüzgar Gülü izin başvurusu yapıldı. Aradaki farkı siz hesaplayın. Ayrıca izin başvurusu yapılan yerler Anadolu’daki kaynakların yarısını bile bulmuyor. Yani, sadece yirmi yılda maliyeti 100 kat düşen ama verimi 500 kat artan Rüzgar Gülleri’ni kullanarak Türkiye’nin tüm enerji açmazını kolayca çözmek mümkün. Hatta belki dışarıya da satmak. Çünkü şu anda kullanılan enerji miktarımız sadece 35 GW. – Peki tüm bu oyunlar niye oynanıyor? 11’incinin bir gün bile bekletmeden imzaladığı Nükleer yasa geçirilerek Amerika’nın tüm radyoaktif çöpünü Türkiye topraklarına yığmak için olmasın. 1978’den beri tek bir santral açılmayan ABD’nin elinde kapatamadığı nükleer santralları ve gömmeyi başaramadığı tonlarca nükleer atığı var. Bunu yazan da bir Amerikan dergisi. Çıkarılan yasanın tamamen çeviri olduğunun ortaya çıkması da ayrı bir komedi konusu. Ancak sömürgelerde görülebilecek bir saçmalık. – Medya ve Hükümet’in bir aldatmacası da birbiriyle hiçbir alakası olmayan nükleer enerjiyle nükleer santralleri aynı şeymiş gibi göstermesi.

Programda değerli hocamız, yıllarca; büyük bir doğa katliamcısı olan ve ovaları kupkuru topraklara dönüştüren barajlara nasıl karşı koyduğunu, 4 milyar dolara malolan bu bir başka rant kapısının karşısına, yüzyıllardır kullanılmış yatay kuyu sistemiyle 4.5 milyon dolara sonsuza kadar su sorununu çözecek önlemler koymasına rağmen, iktidarların nasıl da hem paramızın hem de topraklarımızın dış güçlere peşkeş çekildiğini mükemmel bir şekilde açıkladı.

Uzun bir konu olduğu için İlyas Yılmazer’in kitabını almanızı ve yıllardır her türlü baskıya direnerek köylüsünü, doğasını, tarım topraklarını büyük bir yağmaya karşı korumak için mücadele veren büyük bir savaşçıyı okumanızı , ayrıca bu gerçekleri herkesle paylaşmanızı diliyorum.

Eylül ayında bloga giren diğer Yolsuzluk ve Yoksulluk yazısını okumak için tıklayın.

25 Aralık 2007 tarihinde giren yeni İlyas Yılmazer yazısını okumak için tıklayın.

3 Aralık 2007 Pazartesi

FossurGama Sunar – Ergenlik Gözyaşları

Kız, camın önünde bir iskemleye oturmuş hüngür hüngür ağlamaktadır. Annesi odaya girer. Ne olup bittiğini sormadan, sakin bir şekilde ilerler ve kızının önündeki dolu kovayı alıp boş kovayı koyarak odadan dışarı çıkar.

Tarikatın Kadar Konuş

Bu gidişle TC Nüfus Hüviyeti’nde, din bölümünün yanına, hangi tarikata mensup olduğu da yazılacak vatandaşlarımızın.

FossurGama Sunar: Saçlı Başlı

Adam bürodan içeriye hışımla girmekle kalmaz, sekreteri aşıp ilgili kişinin odasına da haşırt diye dalar ve “Bu ne beyefendi, bu ne?” diye bağırır başını göstererek. Bakar otuz günde saç çıkaracağını iddia eden kuruluşun ilgili kişisi. Pişkince sırıtır ve sevinerek ayağa kalkar. “Ooo, çıkmış işte saçınız.” Bu sefer kafasına vurur adam çat çat ve yine böğürür, kıvır kıvır ince telleri işaret ederek. “Etek kılı bunlar efendi etek kılı, ne saçı...”

FossurGama Sunar: Sınav Zamanı

Orta öğrenim seçme sınavındayız. Kapılar kapanır. Gözlemci kağıtları dağıtır, tahtaya çıkar, sınavın şu saatte başladığını ve şu saatte biteceğini söyler ve bu lafların ardından diğer öğretmen kürsünün altına eğilip bir şeyleri kurcalar. Kalktığında iki elinin üstüne yerleştirdiği; içi su, kalemtraş, şeker, alaska frigo gibi şeylerle dolu bir tabla vardır. Sıraların arasında bağırarak dolaşıp mallarını satar.

Gecenin Müzik Menüsü

John Lee Hooker "Boogie Chillun" - Cop Shoot Cop "Room 429" - Madness "Lovestruck" - Eloy "Poseidon's Creation" - John Mayall "She's Too Young" - Cem Karaca "Muhtar" - Queeen "Somebody To Love"

30 Kasım 2007 Cuma

ANILAR KİTABI - 5. BÖLÜM 1. ANLATI

Cillo Usta’nın bazı şımarık öğrenciler için geliştirdiği bir yöntem vardı. Onları hapse girecek azılı suçluluların vücuduna sokardı, küçük bir adliye gezisiyle ve beş yıl kadar da orada tutardı olgunlaşmaları için. Öğrencinin içine geçen katil de holdingte getir götür işlerinde çalışırdı ve bu iki taraf açısından da müthiş bir öğretiydi.

(Kayıp Ülkenin Masalları'ndan)

Fuşan Yuan Dedi ki:

Dünyada kolayca büyüyen şeyler vardır kuşkusuz, fakat bir gün sıcak, on gün soğuk verilerek yaşayabilen hiçbir şey görmedik şimdiye dek.
En yüksek Yol akın gözlerinden önce kesinlikle oradadır, dolayısıyla görmesi zordur, fakat güçlü iradeli olmak ve uygulamada güçlü olmak şarttır.
Ne yapıyor olursanız olun, buna dikkat edilmelidir. Bir gün inanır, on gün kuşku duyarsanız, sabahları çalışkan, akşamları tembel olursanız, gözlerinizin önündeki Yol'u görmekte güçlük çekmekle kalmaz, fakat korkarım yaşamınızın sonuna dek bu Yol'a sırtınızı dönmüş olursunuz.

Deliler Evinden Manzaralar 3.1

(Sayko ile ortak macera ortak hikaye. Çılgınlık dolu dizgin devam ediyor.

İlk Bölümler - Deliler Evinden Manzaralar 1 - Deliler Evinden Manzaralar 1.9)

...

“Çünkü,” dedim, “uzaylı uyanmış, bizi takip ediyor.” Gerçekten de deli danalar gibi koşuyordu arabanın arkasından. “Aman abi,” dedi Murat. “Beni dövecek, niyeti bozuk bunun.” “Yorulduğu falan da yok,” dedi Sayko. “Sıçtığımız yere kadar kovalayacak, belli.” “Hay senin kafana sıçayım,” dedim. “O tavayı elime tutuşturup aklımızı karıştırmasan.” Devam edemedim lafa. “Bakın,” dedim telaş içinde. “Yokoldu aynadan.” “Çünkü, yanımızdan geçiyor abi,” dedi Murat. “Aman diyim. Sen buraya geçsene kardeşim” “Arabayı solladı bile, lan dur,” dedi Sayko, koltuğun diğer tarafına konulmuş olarak. O sırada gördüm Uzaylı’yı. Ben yüzle giderken o yüz ona basarak yavaşça sıyırtıp öne geçmişti. “Niyeti ne lan bunun?” diye sordu Murat. “Bence bizle alakası yok, başka bir yere koşuyor,” dedi Sayko. “Bence yarışmak istiyor. Belki arabaları da canlı varlıklar zannediyordur,” dedi Murat. “Kerhaneye koşuyor olmasın lan böyle,” dedim ben ve güldük hepimiz. İşte o sırada zınk diye duruverdi uzaylı. Hepimizin ağzından bir “Aman!” lafı da aynı anda çıktı. Asıldım frene ama geç kalmıştım. Aramızda zaten beş metre falan varken işe yaraması imkansızdı. Ve çarpışma sesi falan çıkmayınca dumur içinde aynaya baktım hemen. Orada, arkada kalmıştı. Ama yolda değil. Arabanın içinde, Sayko’yla Murat’ın arasında oturuyordu. “Zıbırk tk kııııskk,” diyerek Murat’a bir tokat çarptı. Fakat ilginçtir, hiçbir şekilde acısını belli edecek bir ses çıkmamıştı arkadaşımızdan. “Yumuşacıktı be!” dedi sonra. “Zıbırkk!” dedi Uzaylı. “Ana!” dedi Sayko ve ben de dönüp bakınca yüzüm gerilip, pörtleyen gözlerime eşlik etti. Murat’ın yanağında pembe bir lale açmıştı. “Nooluyo oğlum,” dedi Murat hiddetle. “Ne var!” Ardından cevabı falan dinlemeden elini yanağına götürdü ve dalla bitkiyi dokuna elleye hissedince aklı başından gidip kopartmaya çalıştı. Ama canı öyle bir acıdı ki, hemen bırakıp aynaya baktı. “Hassiktir, naapıcam oğlum şimdi ben?” dedi ağlayacak gibi. “Pembe bir laleyle kim bakar artık yüzüme.” Aslında müthiş bir ders vermişti Uzaylı ona ama sesimi çıkartmayı götüm yemedi. “Radyoyu açsana abicim,” dedi Sayko. “Biraz müzik dinleyelim de kafamız dağılsın.” Radyoyu açtım ve tırsık bir ifadeyle arada uslu uslu oturan Uzaylı’yı süzdüm. Benim için neler planlıyordu acaba ibne. “Pıkıssk!” diye bir ses çıkardı ve ağzından çıkan mavi pembe baloncuklar arabanın içine dağılıp uçuşmaya başladı. “Al işte,” dedim mırıldanarak. “Hay anasını be, büyüyor di mi?” diye sordu Murat. Aynadan göründüğü kadarıya yapraklar boynunu sarmaya başlamıştı. “Yok lan,” dedim yalancıktan. “Ana!” dedi Sayko. “Şansa bak. Deep Purple koydular.” Uzaylı’ya döndü sonra. “Siz ne tür müzik dinliyorsunuz acaba?” Ama yaratık ona cevap vereceği yere, soluna dönüp Murat’ı tuttu gövdesinden. Parmakları büyüyüp vücudun her yerini ele geçiriverdi bir anda. “Ulan ne intikamcıymış bu da kardeşim,” diye bağırdı Murat. “Ama ben sana yapacağımı bilirim.” Güçlü, koca yumruğunu havaya kaldırsa da vuracak zamanı bulamadı. Bir anda sallayıp radyonun içine attı onu Uzaylı. Sayko hemen öne geldi ve radyoya bakarken omuzumu yakalayıp var gücüyle sıkmaya girişti, düştüğü şaşkınlıktan kurtulma isteğiyle. “Ulan dur,” diye bağırdım acıyla. “Abicim, Murat da gitti,” dedi Sayko. “Onu da botanik bahçesine göndermiştir,” dedim ben. “Önce Sıla’nın film şirketine sonra da Belgrad Ormanı yolundaki şu Orman Müdürlüğü’ne uğrayalım. “Allah diyor ki, şuna bir yumruk çak,” dedi Sayko fısıldarcasına. Ama ondan tarafa bakmaya bile tırsıyordu Allahsız. “Uzzık zzk,” dedi Uzaylı. “Arabayı bırakıp kaçalım,” dedim ben. “Bu ibne Uzaylı’nın duracağı yok, sonraki kurbanlar bizleriz.” Kulağını dikip dinledi Sayko bir şeyleri. Baktım ona şüpheyle. “Nooldu oğlum?” “Şarkıyı dinlesene abicim,” dedi o. “Söyleyen...” Bir an bekledi. Sonra böğürdü birden. “Murat lan bu!” Dinledim ben de. İğrenç, tiz haykırışlarla Anyone’s Daughter’ı söylüyor, arada zıvanadan çıkarak, kafasına göre takılıp çığlıklar atıyordu. “Muraat!” diye bağırdım. “Duyuyor musun bizi.” “Duyuyorum abicim,” dedi bir ses. Hemen arkaya baktım aynadan. Sayko da yanına baktı dikelen saçlarıyla ve hala bi şekilde dönüşmekte olan Uzaylı, Murat olmasına ramak kala, boğazını zorlayarak arkadaşımızın sesini taklide devam etti: “Niye öhhö, duymayayım.” “Durdur arabayı,” dedi Sayko. “Kusmam lazım.” “Ha ha ha,” diye güldü daha yeni Murat olan Uzaylı ve kolu ve bacağı lastik gibi uzadı bana doğru. Suratıma tokadı yiyince ellerimi kaldırıp arabanın kontrolünü ona bıraktım usluca. Frene basıp direksiyonu yana kırdı hızlıca ve gördük ki on metre kadar ileride bir başka uzaylı otostop yapıyor. “Kilitle kapıyı abicim,” diye bağırdı Sayko. “Oğlum, herifler kapalı yerlerden geçiyor zaten, niye kilitleyeyim.” “O da doğru,” dedi Sayko. Kapı açıldı. Uzaylı eğilip içeri baktı. “Şıpırsk,” dedi arkadaşına. Murat rolündeki uzaylı, “Atla oğlum,” dedi gülerek. “Çok eğleniyoruz burada. “Tamam,” dedi diğeri ve Gamlı'ya dönüşerek ön koltuğa geçiverdi. Gamlı’nın anısına koyduğumuz kağıt, koltukla kıç arasında kalıp ezilmiş, ben kapıyı açıp kaçmaya başlamıştım. Ama....

(Devamı Saykolog'da. Deliler Evinden Manzaralar - S.O.S)