Marmara’da batan Hayat N gemisinin Deniz Feneri Derneği’ne ulaşan ilişkiler zincirini Tuncay MOLLAVEİSOĞLU belgeleri ile açıkladı.
Link
23 Eylül 2008 Salı
21 Eylül 2008 Pazar
OTORÖPORTAJ
(NewYork’tan Telefonla Bağlantı)
Ben: Burada hava kapalı. Orada açıksa, benim sorularıma gerekli duygusal empatiyi gösterememe gibi bir şansınız var, bu sizi telaşlandırıyor mu?
Ben: Havayı içime çekip istediğim duyguyu vererek tekrar dışarı salarım ben. Bir tek lodosta zorlanıyorum.
Ben: Ştrugatski kardeşleri çok beğendiğinizi söylemişsiniz. Bu onların eserlerinden çalmak için hazırlandığınızı mı gösteriyor?
Ben: Buna çalma olarak bakmayalım. Ödünç alıp öldükten sonra nerede buluşursak orada özür dilemek biçiminde algılarsak daha rahat oluruz kanımca.
Ben: Uçaktan korktuğunuz için mi yanıma gelmediniz? Telefondan sohbet biraz garip oluyor.
Ben: Ben sadece uçaktan değil, her şeyden aynı derecede korkarım. Yaşayamamamın nedeni bu!
Ben: Anlıyorum. Hala ergenliğinizi yaşadığınız söyleniyor. Buna ne diyeceksiniz?
Ben: Bizim ailede ergenlik on yaşla yetmiş beş yaşlar arası sürüyor. Yapabileceğim bir şey yok. En iyisi bunu düşünmeden yaşayabilmek.
Ben: Sinemaya dönecek misiniz?
Ben: Sinema ölmüştür.
Ben: Emin misiniz bundan? Milyarlarca dolarlık bir sektörden söz ediyoruz.
Ben: Evet eminim. Sinema ölmüştür.
Ben: Ya edebiyat?
Ben: Onu ben öldürmeyi düşünüyorum.
Ben: İçinizdeki yıkıcılığın kaynağı nereden geliyor?
Ben: Küçükken çok fazla soru sordum ve hiçbir şeyin cevabını öğrenemedim. Huzursuz bir tabiatım var haliyle.
Ben: O yüzden mi MSN’inize “ölü, sabırlı ve öfkeli,” yazıyorsunuz.
Ben: Onu ben yazmadım, alt benliğim yazdı. Aynı evde yaşıyorsanız en iyisi birbirine fazla karışmamak.
Ben: Geçmişe gitseniz hangi tarihe gitmek isterdiniz?
Ben: Üç dakika öncesine, ilk soruya verdiğim cevabı beğenmedim.
Ben: Değiştirin o zaman.
Ben: Lodosun bi tarafına sokayım. Telefonun da. NewYork’un da!
Ben: O halde, şimdi nereye gitmek istediğiniz konusundaki gerçek cevabı alabilirim.
Ben: Zamanın başlangıcına. Oluşacak her şeyi daha oluşmadan yok etme görevini başarıyla yerine getirirdim. Sadece ben olurdum o zaman. Sadece ben.
Ben: Sizi okuyacak olan milyonlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Ben: Liberal ve demokrat olduğunu söyleyenlerin kuklalarını yapıp her akşam içten bir dua eşliğinde iğne batırsınlar.
Ben: Başka?
Ben: Derin bir bunalıma düşene dek, neden yaşadıklarını sorsunlar kendilerine ve tam ölmeye karar vermişken akıllarına ben geleyim. Her şeyin sorumlusu olarak beni görüp açacağım 900’lü hattan gerçeği öğrenmeye çalışsınlar.
Ben: Başka?
Ben: Seviştikten sonra masturbasyon çekmeyi alışkanlık haline getirsinler. Böylece doyumsuzluğun ne derece can sıkıcı bir sonuç doğurduğunu görme şansları olacaktır.
Ben: Başka.
Ben: Para verirsen söylerim.
Ben: Ajans bir ödeme yapmıyor röportajlar için.
Ben: O zaman bu kadar. Sen de çabuk geri dön. Evde tonla iş var.
Ben: Tamam…
Ben: Burada hava kapalı. Orada açıksa, benim sorularıma gerekli duygusal empatiyi gösterememe gibi bir şansınız var, bu sizi telaşlandırıyor mu?
Ben: Havayı içime çekip istediğim duyguyu vererek tekrar dışarı salarım ben. Bir tek lodosta zorlanıyorum.
Ben: Ştrugatski kardeşleri çok beğendiğinizi söylemişsiniz. Bu onların eserlerinden çalmak için hazırlandığınızı mı gösteriyor?
Ben: Buna çalma olarak bakmayalım. Ödünç alıp öldükten sonra nerede buluşursak orada özür dilemek biçiminde algılarsak daha rahat oluruz kanımca.
Ben: Uçaktan korktuğunuz için mi yanıma gelmediniz? Telefondan sohbet biraz garip oluyor.
Ben: Ben sadece uçaktan değil, her şeyden aynı derecede korkarım. Yaşayamamamın nedeni bu!
Ben: Anlıyorum. Hala ergenliğinizi yaşadığınız söyleniyor. Buna ne diyeceksiniz?
Ben: Bizim ailede ergenlik on yaşla yetmiş beş yaşlar arası sürüyor. Yapabileceğim bir şey yok. En iyisi bunu düşünmeden yaşayabilmek.
Ben: Sinemaya dönecek misiniz?
Ben: Sinema ölmüştür.
Ben: Emin misiniz bundan? Milyarlarca dolarlık bir sektörden söz ediyoruz.
Ben: Evet eminim. Sinema ölmüştür.
Ben: Ya edebiyat?
Ben: Onu ben öldürmeyi düşünüyorum.
Ben: İçinizdeki yıkıcılığın kaynağı nereden geliyor?
Ben: Küçükken çok fazla soru sordum ve hiçbir şeyin cevabını öğrenemedim. Huzursuz bir tabiatım var haliyle.
Ben: O yüzden mi MSN’inize “ölü, sabırlı ve öfkeli,” yazıyorsunuz.
Ben: Onu ben yazmadım, alt benliğim yazdı. Aynı evde yaşıyorsanız en iyisi birbirine fazla karışmamak.
Ben: Geçmişe gitseniz hangi tarihe gitmek isterdiniz?
Ben: Üç dakika öncesine, ilk soruya verdiğim cevabı beğenmedim.
Ben: Değiştirin o zaman.
Ben: Lodosun bi tarafına sokayım. Telefonun da. NewYork’un da!
Ben: O halde, şimdi nereye gitmek istediğiniz konusundaki gerçek cevabı alabilirim.
Ben: Zamanın başlangıcına. Oluşacak her şeyi daha oluşmadan yok etme görevini başarıyla yerine getirirdim. Sadece ben olurdum o zaman. Sadece ben.
Ben: Sizi okuyacak olan milyonlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Ben: Liberal ve demokrat olduğunu söyleyenlerin kuklalarını yapıp her akşam içten bir dua eşliğinde iğne batırsınlar.
Ben: Başka?
Ben: Derin bir bunalıma düşene dek, neden yaşadıklarını sorsunlar kendilerine ve tam ölmeye karar vermişken akıllarına ben geleyim. Her şeyin sorumlusu olarak beni görüp açacağım 900’lü hattan gerçeği öğrenmeye çalışsınlar.
Ben: Başka?
Ben: Seviştikten sonra masturbasyon çekmeyi alışkanlık haline getirsinler. Böylece doyumsuzluğun ne derece can sıkıcı bir sonuç doğurduğunu görme şansları olacaktır.
Ben: Başka.
Ben: Para verirsen söylerim.
Ben: Ajans bir ödeme yapmıyor röportajlar için.
Ben: O zaman bu kadar. Sen de çabuk geri dön. Evde tonla iş var.
Ben: Tamam…
18 Eylül 2008 Perşembe
Tipor Saksa'nın Şapka Uçurtan Maceraları
Kaybedenler kulübünün şerefli üyesi, uslanmaz insan, patlak mavi gözlü ve sarışın diye kahve köşelerinde "Sarı, hişt, sarı!" diyerek şımartılmış nadide mahalle piçi Tipor Saksa adlı karakterin iki uzun macerasına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
(2004 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Fındıklı Kampüsü'nde üretilmiştir.)
TİPOR SAKSA
(2004 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Fındıklı Kampüsü'nde üretilmiştir.)
TİPOR SAKSA
Basamaklar ve Dahiler
Basamak basamak çıktım edebiyatın merdivenlerini ve en yukarıda Stanislaw Lem ile Ştrugatski Kardeşler'i buldum.
Bulutların biraz üstünde, temiz havayı içine çekince beyni tıkır tıkır çalışmaya başlıyor insanın.
Kadehimi alçakgönüllü dahilere kaldırıyorum...
Prost!
Bulutların biraz üstünde, temiz havayı içine çekince beyni tıkır tıkır çalışmaya başlıyor insanın.
Kadehimi alçakgönüllü dahilere kaldırıyorum...
Prost!
Ergin Yıldızoğlu
Ergin Yıldızoğlu'nun Küreselleşmeden Sonra bloğuna bakmaya devam edin. Çok şey bulacaksınız.
http://erginyildizoglu.blogspot.com/
http://erginyildizoglu.blogspot.com/
Cevabı Beklenmeyen Politik Sorular
Deniz Feneri denizdeki keriz balıkları aydınlatıp sövüşlemek için kurulmuş gibi görünüyor. Dindar malı deniz yemeyen keriz lafını da altına koyunca şu aralar sıkça kullanılan Keriz Feneri benzetmesi ortaya çıkıyor. Peki bu oluşumu koruyana, kollayana, uğruna yüzde altmış medyayı halkın önüne hedef olarak koymaya çalışana, Türkiye ayağındaki sorumluları kolunun sağ tarafına silme doldurmuş okşayana, gerçekleri bir an önce unutturmak için her gün her kanalda her yana saldırana ne deniyor? Keriz Feneri Bekçisi mi?
Memleketteki her şeyle kavgalı birisi o memleketin başına geçebilir mi?
Adalet Bakanlığını da özelleştirip Alman Adalet Bakanlığına satsalar Türkiye’de sayısı belli olmayan hortumcuya, din bezirganına, rant vurguncusuna, doğa talancısına acaba sonunda bir tanecik dava açılır mı?
Memleketteki dağ gibi yığılmış sorunları gizlemek için uygulanan yöntemlerin çokluğu sayesinde hükümetimiz Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hâlâ hak kazanamadı mı?
Ergenekon’un birbirine hiç benzemez, tek ortak noktaları AKP’yi beğenmemek olan sanıklarına karşı girişilen sonu gelmez dalgalar, yepyeni gözaltılar acaba neden her seferinde hükümetin başka alanlarda zora düştüğü zamanlara denk getiriliyor? Bu küçücük, ufacık bir tesadüf mü?
AKP’yi özgürlüklerin, demokrasinin sembolü olarak göstermek için kıçını yırtan liboşlar, yağdanlıklar, biatçılar, gündemdeki beklenmedik gelişmelere uygun olarak yeniden dönüşmeye çalışırken yanlışlıkla kurt adama falan dönüşürler mi?
Ailesinin en uzak efradı bile gemicikler, fabrikalar, madencikler, spor kulüpleri almış, partisine uzaktan şöyle bir gülümsemiş her zat ihale kazanmış, semirmiş birisi nasıl bir başkasına mal varlığını açıklasın der? Ha ha ha!
Üniversitelere türbancı rektörleri doldurunca özgür üniversiteler kurulacak. Hukukta kadrolaşma sağlandı mı özgür hukuk sistemi oluşacak. Medya liboşlarla dolunca, mancosunu yiyip kulağının üstüne yatınca özgür medyamız dünyaya örnek olacak. Herkes AKP gibi düşününce özgürlük ve demokrasi gelecek. Buna ne şüphe! Peki ondan sonra ne yapacağız. Ekonomi de tıkırında giderken, hortumcuları izleyip yutkunarak göbek atmaya mı başlayacağız?
Memleketteki her şeyle kavgalı birisi o memleketin başına geçebilir mi?
Adalet Bakanlığını da özelleştirip Alman Adalet Bakanlığına satsalar Türkiye’de sayısı belli olmayan hortumcuya, din bezirganına, rant vurguncusuna, doğa talancısına acaba sonunda bir tanecik dava açılır mı?
Memleketteki dağ gibi yığılmış sorunları gizlemek için uygulanan yöntemlerin çokluğu sayesinde hükümetimiz Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hâlâ hak kazanamadı mı?
Ergenekon’un birbirine hiç benzemez, tek ortak noktaları AKP’yi beğenmemek olan sanıklarına karşı girişilen sonu gelmez dalgalar, yepyeni gözaltılar acaba neden her seferinde hükümetin başka alanlarda zora düştüğü zamanlara denk getiriliyor? Bu küçücük, ufacık bir tesadüf mü?
AKP’yi özgürlüklerin, demokrasinin sembolü olarak göstermek için kıçını yırtan liboşlar, yağdanlıklar, biatçılar, gündemdeki beklenmedik gelişmelere uygun olarak yeniden dönüşmeye çalışırken yanlışlıkla kurt adama falan dönüşürler mi?
Ailesinin en uzak efradı bile gemicikler, fabrikalar, madencikler, spor kulüpleri almış, partisine uzaktan şöyle bir gülümsemiş her zat ihale kazanmış, semirmiş birisi nasıl bir başkasına mal varlığını açıklasın der? Ha ha ha!
Üniversitelere türbancı rektörleri doldurunca özgür üniversiteler kurulacak. Hukukta kadrolaşma sağlandı mı özgür hukuk sistemi oluşacak. Medya liboşlarla dolunca, mancosunu yiyip kulağının üstüne yatınca özgür medyamız dünyaya örnek olacak. Herkes AKP gibi düşününce özgürlük ve demokrasi gelecek. Buna ne şüphe! Peki ondan sonra ne yapacağız. Ekonomi de tıkırında giderken, hortumcuları izleyip yutkunarak göbek atmaya mı başlayacağız?
5 Eylül 2008 Cuma
Günün Müzik Menüsü
Sonic Youth - Day Dream Nation - "'croos The Breeze" "Silver Rocket" --- Madrugada - The Deep End - "Running Out Of Time" "Subterranean Sunlight" --- Pink Floyd - Atom Heart Mother - "Summer '68" "If" --- DEUS - Vantage Point - "Slow" "The Architect"
2 Eylül 2008 Salı
Bugün
Bir kuyunun dibine inip yıllar önce oraya fısıldanmış gizleri dinledim. Kendimce notlar aldım.
***
İstiklal’in girişine yalan makineli turnike koyma projemi Büyükşehir Belediyesi gece bekçisi Sami Demirbilek’e sundum.
***
Zabıta kılığına girip varoşlara gittim ve zamanında verilmiş kömür ve erzağın bir gün içinde geri teslim edilmesini istedim.
***
Psikiyatristime Çağan olmadığımı, onun yerine geçmiş bir uzaylı olduğumu söyledim. Bu sefer inandı bana. Hemen toparlanıp beraber içmeye gittik.
***
Muhteşem bir duyguyu şehrin bir yerine gizleyip şairlere telefonla haber verdim. Hala arıyor zavallılar. Birisi bulsa çığlığını herkes duyabilir. Sadece ben değil.
***
Televizyonu kapattım, beynimde oynamaya başladı. Yeni bir teknoloji kullanıyor olmalılar.
***
Yetmiş iki yaşımdaki halimi çocuklarla saklambaç oynarken gördüm. Saklandığı yerden hiç çıkmadı. Çocuklar da ben de sıkılıp gittik oradan.
***
Dr Sayko'nun Günü'ne Geçiş Butonu
***
İstiklal’in girişine yalan makineli turnike koyma projemi Büyükşehir Belediyesi gece bekçisi Sami Demirbilek’e sundum.
***
Zabıta kılığına girip varoşlara gittim ve zamanında verilmiş kömür ve erzağın bir gün içinde geri teslim edilmesini istedim.
***
Psikiyatristime Çağan olmadığımı, onun yerine geçmiş bir uzaylı olduğumu söyledim. Bu sefer inandı bana. Hemen toparlanıp beraber içmeye gittik.
***
Muhteşem bir duyguyu şehrin bir yerine gizleyip şairlere telefonla haber verdim. Hala arıyor zavallılar. Birisi bulsa çığlığını herkes duyabilir. Sadece ben değil.
***
Televizyonu kapattım, beynimde oynamaya başladı. Yeni bir teknoloji kullanıyor olmalılar.
***
Yetmiş iki yaşımdaki halimi çocuklarla saklambaç oynarken gördüm. Saklandığı yerden hiç çıkmadı. Çocuklar da ben de sıkılıp gittik oradan.
***
Dr Sayko'nun Günü'ne Geçiş Butonu
27 Ağustos 2008 Çarşamba
Biliyor muydunuz?
İnsan fakir ölürse reenkarnasyon şansı artıyormuş...
Zenginlere bir daha yaşayıp aynı mücadeleyi vererek para toplamak zor gelirken, fakirlerin içinde ukde kalan o başarma hırsı, onları kedi de, salyangoz da olsa tekrar vücut bulmaya itiyormuş...
Zenginlere bir daha yaşayıp aynı mücadeleyi vererek para toplamak zor gelirken, fakirlerin içinde ukde kalan o başarma hırsı, onları kedi de, salyangoz da olsa tekrar vücut bulmaya itiyormuş...
24 Ağustos 2008 Pazar
FossurGama Diyaloglar
“Ağbi be bi liran var mı be ağbi, Allah rızası için...”
“Hesap numarını ver, oraya yatıracağım...”
“Gerizekalılar, köpekler, şerefsizler, iğrenç yaratıklar... Allah belanızı versin e mi! Allah belanızı versin!...”
Delice alkışlar meydanda toplanmış kalabalık.
Köpek kendisine delice hırlamaya başlayınca mutfaktaki telefona yönelir hemen Murat bey.
“Alaattin, yine köpekleri karıştırmışız yahu, ha ha ha...”
“Ben karısıyım Murat bey, kocam az önce öldü, köpeğiniz de uyutuldu...”
Zapazoort, zoooot, pıssss, zaaart!
Sakin bir şekilde, kollarını önünde kavuşturmuş bekleyen yönetici sonunda konuşur:
“Eveet, artık toplantıya başlayabiliriz sanırım...”
Bir türlü osurmayı başaramamış, satış departmanından Haluk bey de kravatını düzeltip yerine oturur...
“Öp beni!”
“Ağzım dolu.”
“Arkadaşım, lütfen aşağı inip bir daha bin. Dolmuşa sol ayakla binilmez!”
“DVD’ye insan da yazabiliyormuşsunuz, doğru mu?”
“Hayır, sadece kedi.”
“Alo, lütfen hemen yetişin! Çok acil!”
İtfaiyenin santralindeki ilgili soruyor: “Adres verin, yangın nerede?”
“Yangın değil, beş komando Cudi dağında kaldı!”
“Pardon beyefendi, kitabı ters tutuyorsunuz...”
“Hayır, ben ters duruyorum... Bir de siz tabi...”
Bakar adam çevresine ve kafasını kaşır cıkcıklayarak. “Hay Allah yaa, gerçekten de doğru söylüyorsunuz...”
“Siz de mp3 dinleyin lütfen. Oda orkestrasıyla otobüse binip insanları rahatsız etmeye hakkınız yok.”
“Ama onlar için de bastım akbili, sorun ne, anlayamıyorum.”
“Hesap numarını ver, oraya yatıracağım...”
“Gerizekalılar, köpekler, şerefsizler, iğrenç yaratıklar... Allah belanızı versin e mi! Allah belanızı versin!...”
Delice alkışlar meydanda toplanmış kalabalık.
Köpek kendisine delice hırlamaya başlayınca mutfaktaki telefona yönelir hemen Murat bey.
“Alaattin, yine köpekleri karıştırmışız yahu, ha ha ha...”
“Ben karısıyım Murat bey, kocam az önce öldü, köpeğiniz de uyutuldu...”
Zapazoort, zoooot, pıssss, zaaart!
Sakin bir şekilde, kollarını önünde kavuşturmuş bekleyen yönetici sonunda konuşur:
“Eveet, artık toplantıya başlayabiliriz sanırım...”
Bir türlü osurmayı başaramamış, satış departmanından Haluk bey de kravatını düzeltip yerine oturur...
“Öp beni!”
“Ağzım dolu.”
“Arkadaşım, lütfen aşağı inip bir daha bin. Dolmuşa sol ayakla binilmez!”
“DVD’ye insan da yazabiliyormuşsunuz, doğru mu?”
“Hayır, sadece kedi.”
“Alo, lütfen hemen yetişin! Çok acil!”
İtfaiyenin santralindeki ilgili soruyor: “Adres verin, yangın nerede?”
“Yangın değil, beş komando Cudi dağında kaldı!”
“Pardon beyefendi, kitabı ters tutuyorsunuz...”
“Hayır, ben ters duruyorum... Bir de siz tabi...”
Bakar adam çevresine ve kafasını kaşır cıkcıklayarak. “Hay Allah yaa, gerçekten de doğru söylüyorsunuz...”
“Siz de mp3 dinleyin lütfen. Oda orkestrasıyla otobüse binip insanları rahatsız etmeye hakkınız yok.”
“Ama onlar için de bastım akbili, sorun ne, anlayamıyorum.”
SORULAR
Gidip orangutanların arasında yaşamak antropolojik ya da zoolojik bir bilim yöntemiyse bu adamlar niye alabalıkların, aslanların falan da arasında yaşamıyorlar?
Dünyanın tekrar düzelebileceğine inanan birisinin ya peygamber ya da alık olabileceğini düşünenler çoğunluk mudur yoksa azınlık mı?
Din toplumların afyonuysa, bu, Türkiye’de insanların kafası uçmuş demek olmuyor mu? Ayrıca bütün politikacıların da uyuşturucu satıcılığından yakalanması gerekmiyor mu?
Saygı gösterisi olarak, yabancıların önce kıçını koklayıp sonra göğüslerini ısırma geleneğini hala sürdüren bir ülke olsa, o ülkeyle diplomatik ilişkiye giren bir ülke bulunur muydu acaba?
Hükümet bir milyon telefonu dinliyorsa, niye araya reklam koymuyor? Böyle rating hangi dizide var. Hem herkes biliyor dinlendiğini. Sorun yok yani.
Büyük yaratıcının neden insanlara üç hak vermediğini de merak ediyorum. Bir anda ölüp gitmek çok insafsızca.
Dünyanın tekrar düzelebileceğine inanan birisinin ya peygamber ya da alık olabileceğini düşünenler çoğunluk mudur yoksa azınlık mı?
Din toplumların afyonuysa, bu, Türkiye’de insanların kafası uçmuş demek olmuyor mu? Ayrıca bütün politikacıların da uyuşturucu satıcılığından yakalanması gerekmiyor mu?
Saygı gösterisi olarak, yabancıların önce kıçını koklayıp sonra göğüslerini ısırma geleneğini hala sürdüren bir ülke olsa, o ülkeyle diplomatik ilişkiye giren bir ülke bulunur muydu acaba?
Hükümet bir milyon telefonu dinliyorsa, niye araya reklam koymuyor? Böyle rating hangi dizide var. Hem herkes biliyor dinlendiğini. Sorun yok yani.
Büyük yaratıcının neden insanlara üç hak vermediğini de merak ediyorum. Bir anda ölüp gitmek çok insafsızca.
21 Ağustos 2008 Perşembe
Sporda Yeniden Yapılanma
Sanki beş yıldır bu ülkeyi, federasyonu onlar yönetmiyormuş, her yerde fütursuzca kadrolaşmıyorlarmış gibi, Başbakanımız, eski spor bakanı yeni adalet bakanımız ve türlü türlü birinci elden suçlu politikacımız, Beijing olimpiyatlarından büyük dersler çıkardıklarını, sporcularımızdan böyle bir başarısızlık beklemediklerini, yeniden yapılanmanın zamanının geldiğini falan söylüyorlar.
Olimpiyatlar gerçekten önemli bir gösterge. Madalya sıralaması ülkelerin ekonomik başarılarına, büyüme performanslarına göre şekilleniyor sanki. Orada yedinci sırada bir Kore'yi görmek kimseyi şaşırtmıyor, çünkü her alanda atılımda olan, kendi ürünleriyle pazarda önemli bir yer edinen bir ülke bu. Ya da Çin'i birinci sırada bulmak. Amerika'nın nasıl da adım adım eridiğini olimpiyatlar açıkça gösteriyor. Bir de Türkiye'nin cahil kadroların elinde yok oluşunu, vizyonsuzluğunu, organizasyon yoksunluğunu, her alana doldurdukları badem bıyıklılarla ülkenin değerlerini talan etmekten başka bir yetenekleri olmadığını...
Çıkardıkları ders ne acaba? Belki de imam hatiplerdeki spor saatini iki saat kadar daha arttıracaklardır. Bu ülkede her şeyin kurtuluşu imam hatiplilerse sporu da onlar kurtaracaktır belki.
Belki de özelleştireceklerdir sporu. Çin şirketlerine devredeceklerdir her branşı.
Sporcu duasına çıkması için direktif vereceklerdir tüm imamlara.
Son anda paniğe kapılıp parayla bir sürü yabancı sporcu devşirmeye kalkan ama onların bile kalitelilerini bünyelerine katabilecek kapasiteye sahip olmayan bu Allahlık alibey adamlara gülüp geçmek de bir çare ama ülkemizin onuru noolacak.
Beğenmedikleri Cumhuriyet döneminin atılımlarından doğan mirası gün be gün yiyip bitirirken, ne kadar da acınacak bir halde olduklarını görebiliyorlar mı acaba?
Tek temennimiz bu olabilirdi doğrusu...
Olimpiyatlar gerçekten önemli bir gösterge. Madalya sıralaması ülkelerin ekonomik başarılarına, büyüme performanslarına göre şekilleniyor sanki. Orada yedinci sırada bir Kore'yi görmek kimseyi şaşırtmıyor, çünkü her alanda atılımda olan, kendi ürünleriyle pazarda önemli bir yer edinen bir ülke bu. Ya da Çin'i birinci sırada bulmak. Amerika'nın nasıl da adım adım eridiğini olimpiyatlar açıkça gösteriyor. Bir de Türkiye'nin cahil kadroların elinde yok oluşunu, vizyonsuzluğunu, organizasyon yoksunluğunu, her alana doldurdukları badem bıyıklılarla ülkenin değerlerini talan etmekten başka bir yetenekleri olmadığını...
Çıkardıkları ders ne acaba? Belki de imam hatiplerdeki spor saatini iki saat kadar daha arttıracaklardır. Bu ülkede her şeyin kurtuluşu imam hatiplilerse sporu da onlar kurtaracaktır belki.
Belki de özelleştireceklerdir sporu. Çin şirketlerine devredeceklerdir her branşı.
Sporcu duasına çıkması için direktif vereceklerdir tüm imamlara.
Son anda paniğe kapılıp parayla bir sürü yabancı sporcu devşirmeye kalkan ama onların bile kalitelilerini bünyelerine katabilecek kapasiteye sahip olmayan bu Allahlık alibey adamlara gülüp geçmek de bir çare ama ülkemizin onuru noolacak.
Beğenmedikleri Cumhuriyet döneminin atılımlarından doğan mirası gün be gün yiyip bitirirken, ne kadar da acınacak bir halde olduklarını görebiliyorlar mı acaba?
Tek temennimiz bu olabilirdi doğrusu...
Rating Numaraları
Rating ölçer olarak kullanılan ev-profil hanelerinin değiştirildiği ve Regaip kandilinin artık gün birincisi çıktığı söyleniyor. Akıllıca. İstediğin şekilde kullanıcı portföyüyle rating kovalayan reklamcı zihniyetini karşı karşıya getir, böylece televizyonların program vizyonunu bambaşka bir anlayışa kaydır. Hem de kolayca.
Günde beş buçuk saat televizyon seyreden yurdum insanının düğmeleriyle oynayıp ülkeyi karanlığa sürüklemek tereyağdan kıl çekmekten daha zor değil.
Peki bu rating komedisine, yıllar yıllar boyu hangi sebepten reklamverenler (şirket sahipleri)karşı çıkmıyor? Öyle ya. Rating haneleri pek de öyle kaymak tüketici profilinde görünmüyor. Varlıklı-tüketici-kesesi kabarık kesim siyasi nedenlerle dışarıda bırakılırken ve halk böyle istiyor ibaresine uyacak bir küçük halk portföyü oluşturulurken neden susuyorlar?
Yoksa emperyalist güçlerin bir numarası mı bu? Aman ha. Bu lafı kullanmak yasak. Türkiye'de demokrasi var, emekçi yok. Demokrasi var, emperyalizm-kapitalizm yok. Demokrasi var rating var düşünmeyen, isyan etmeyi bilmeyen bir güruh var, rating var, bir tane dişe dokunur televizyon üretimi yok.
Günde beş buçuk saat televizyon seyreden yurdum insanının düğmeleriyle oynayıp ülkeyi karanlığa sürüklemek tereyağdan kıl çekmekten daha zor değil.
Peki bu rating komedisine, yıllar yıllar boyu hangi sebepten reklamverenler (şirket sahipleri)karşı çıkmıyor? Öyle ya. Rating haneleri pek de öyle kaymak tüketici profilinde görünmüyor. Varlıklı-tüketici-kesesi kabarık kesim siyasi nedenlerle dışarıda bırakılırken ve halk böyle istiyor ibaresine uyacak bir küçük halk portföyü oluşturulurken neden susuyorlar?
Yoksa emperyalist güçlerin bir numarası mı bu? Aman ha. Bu lafı kullanmak yasak. Türkiye'de demokrasi var, emekçi yok. Demokrasi var, emperyalizm-kapitalizm yok. Demokrasi var rating var düşünmeyen, isyan etmeyi bilmeyen bir güruh var, rating var, bir tane dişe dokunur televizyon üretimi yok.
14 Ağustos 2008 Perşembe
Gördünüz mü?
Sağır dilsiz olup da meramını kanatlarıyla anlatan bir papağan gördünüz mü siz hiç?
Prof Dr. Sayko arkadaşım aradı: Öyle bir şey değil de karnından konuşan, vantrolog bir papağan gördüğünü söyledi. O da ilginçmiş...
Prof Dr. Sayko arkadaşım aradı: Öyle bir şey değil de karnından konuşan, vantrolog bir papağan gördüğünü söyledi. O da ilginçmiş...
13 Ağustos 2008 Çarşamba
Çuval hesabı
Bir işçi = yarım çuval
İki işçi = bir çuval
on beş işçi = kurtarma filikası sigortası
bin işçi = grev
İki işçi = bir çuval
on beş işçi = kurtarma filikası sigortası
bin işçi = grev
9 Ağustos 2008 Cumartesi
Ucuz Filmlerden Doğan Ucuz Yaratımlar
Vatan kitap için bir eseri (Ölülerin Bilgeliği -Rodolfo Martinez) incelerken, son dönemde çekilen filmlerin, senaryolarındaki boşluk-saçmalık-şişirmeleri nasıl da hızın-efektlerin-kurgu numaralarının arasında yok etmek üzere uzmanlaşmış yaratıcıların imzasına başvurduklarını ve sinema sektöründen feyz alarak benzeri bir stili kitaplarında kullanmaya çalışan yazarların ise nasıl da zavallı bir duruma düştüğünü düşündüm bir an. Ve sanat tüketicilerinde gerçekten derinlemesine bir etki yaratacak bütünlüklü eserlere ulaşmanın her geçen ay-yıl-asır daha da zorlaştığını...
8 Ağustos 2008 Cuma
FossurGama Sunar: Evdeki Huzur
İtfaiye erleri alevlere boğulmuş eve dalar kapıyı kırarak. Sonra durup bakarlar soğukkanlı bir şekilde, o acayip manzaraya: Bir sürü budist bağdaş kurmuş huzurlu huzurlu yanmaktadır.
“Hımm, iş icabı yakmışlar evi, gidelim,” der şef.
“Boşu boşuna geldik buraya kadar be,” der yardımcısı…
“Hımm, iş icabı yakmışlar evi, gidelim,” der şef.
“Boşu boşuna geldik buraya kadar be,” der yardımcısı…
FossurGama Sunar: Garson!
Garson masadaki kalantor zatın önüne bonfilesini getirir. Yerleştirir tabağı ve bekler. Adam elini cebine sokup çıkarttıktan sonra garsonun ağzına doğru uzatır. “Al oğlum!” İştahla eğilip, o şişman elde ufacık kalan şekerleri yalayıp yutar garson ve sevinç içinde lokantanın içine doğru rüzgar gibi uzaklaşır.
Vize Uygulaması Başladı
Orduya fındık toplamaya giden güneydoğulu işçiler, başbakanın eski danışmanı, yeni Ordu valisi Ali Kaban tarafından yasak getirildiği için il sınırlarından içeriye sokulmuyorlar. Böylece de Türkiye sınırları içinde fakirlere vize uygulaması başlamış oluyor. Hayırlısı.
1 Ağustos 2008 Cuma
FossurGama Sunar: Adın Ne Senin Oğlum?
Açılan kapıdan içeri dalıp, hızlı hızlı soruyor takım elbiseli adam. “Hastamız nerede?”
Elinde ağır bir çanta var. Keli yağlanmış gibi parlıyor. Yanında ince uzun, asistanı olduğu belli olan, kaytan bıyıklı bir tip daha var.
Evlerine bir kurtarıcı gönderilmişçesine bir coşkuyla “Buyrun doktor bey, ah ah, buyrun, hemen şu odada,” diyor kadın ön tarafa geçip telaşla yürürken. “Şeey, bir şey içer misiniz?”
“Yok istemez, acelemiz var zaten.”
Kapı açılıyor. İçeri doluşuyorlar. Orada, dönüp ziyaretçilere bakan saçı sakalı birbirine girmiş adamın, hafızasını yitirdiği boş bakışlarından belli oluyor.
“Bu mu?” diyor doktor kadına bakarak.
“Evet doktor bey.”
“Hımm,” diyerek ilerliyor doktor. Hastanın yanına kadar gelip bir anda, dizini taşaklara gömecekmiş gibi yaparken “Müüipck!” diye bir ses çıkarıyor.
Hafızasını kaybetmiş adam öne doğru bükülüp korkuyla bakıyor ona.
“Adın ne senin oğlum?” diyor Doktor birden.
“Burak,” diyor hasta kafasını, sanki alnına at sineği konmuş gibi sallayarak. “Evet, Burak, Burak’ım ben.”
Dönüp hızla kapıya varıyor Doktor, çantasını alıp “Hadi Altan, gidelim artık,” diyor. “İyi günler Aygül hanım.”
Elinde ağır bir çanta var. Keli yağlanmış gibi parlıyor. Yanında ince uzun, asistanı olduğu belli olan, kaytan bıyıklı bir tip daha var.
Evlerine bir kurtarıcı gönderilmişçesine bir coşkuyla “Buyrun doktor bey, ah ah, buyrun, hemen şu odada,” diyor kadın ön tarafa geçip telaşla yürürken. “Şeey, bir şey içer misiniz?”
“Yok istemez, acelemiz var zaten.”
Kapı açılıyor. İçeri doluşuyorlar. Orada, dönüp ziyaretçilere bakan saçı sakalı birbirine girmiş adamın, hafızasını yitirdiği boş bakışlarından belli oluyor.
“Bu mu?” diyor doktor kadına bakarak.
“Evet doktor bey.”
“Hımm,” diyerek ilerliyor doktor. Hastanın yanına kadar gelip bir anda, dizini taşaklara gömecekmiş gibi yaparken “Müüipck!” diye bir ses çıkarıyor.
Hafızasını kaybetmiş adam öne doğru bükülüp korkuyla bakıyor ona.
“Adın ne senin oğlum?” diyor Doktor birden.
“Burak,” diyor hasta kafasını, sanki alnına at sineği konmuş gibi sallayarak. “Evet, Burak, Burak’ım ben.”
Dönüp hızla kapıya varıyor Doktor, çantasını alıp “Hadi Altan, gidelim artık,” diyor. “İyi günler Aygül hanım.”
Kayıp Ülkenin Masalları: O Gece Salonda
Kendine bir viski koymuş, elindeki kitaba yoğunlaşmaya çalışıyor Harun bey. Beş dakika anca dayanıyor yine. Sıkıntılı bir nefes salarak ayağa kalkıyor ve camın oraya gidiyor. Yolun üstünde, tek tük arabalar ve aynı yoğunlukta birkaç kişi var yürüyen. Sis yavaştan iniyor yokuşun üstünden, ele geçiriyor apartmanları. Dalıp gidiyor o, bir an. Sonra bir yudum daha alıyor içkisinden ve sinirli bir gülüşle birlikte kafasını sallıyor. Kırk yaşında hâlâ bekâr olmanın, sevmediği bir işte çalışmanın ve en kötüsü canını sıkan daha daha onlarca şeyi değiştirmek için artık aklına hiçbir çözüm gelmemesinin aczi üstüne çöküyor. Omuzları aşağıda dönüp koltuğuna oturuyor yine. Televizyonu açmak için kumandaya uzanıyor ama vazgeçiyor. Kitabına bakıyor yan gözle ve o tam da o sırada kapıya vuruyor birisi.
Tak tak tak!
Kalkıp yürürken aklında sorular dolaşıyor. Bir umut yürüyor içine. Sevim mi acaba?
Kapıyı açıyor. Bulamıyor kimseyi ve hazırladığı lafları yutkunup midesine göndermek zorunda kalıyor. Şaşkınlıkla uzanıp merdivenlere bakıyor. Aşağıya ve yukarıya. “Allah Allah!” deyip içeri giriyor sonra. Yerine otururken haliyle bunun bir şaka olup olamayacağını tartıyor kafasında. Belki aşağıda tadilat yapıyorlar. Ama yok, diyor kendi kendine. Kapıdan geldi gürültü. İçkisinden son yudumu alıyor ve içten içe sabırsızlıkla beklediği ses yine ortaya çıkıyor bir anda.
Tak tak tak!
Hemen koşturuyor oraya. Kapıyı yıldırım hızıyla açıyor, birisini görmeyi beklemediği için sonraki hareketi hazır, koridora sıçrayıp bakıyor merdivenlere. Hayır, yine bulamıyor bu pis oyunun hazırlayıcısını!
Kapıyı ittiriyor ve hemen arkasına konuşlanıp bekliyor bu sefer. İki dakika, üç dakika, dört dakika. Sıkılmaya başlıyor. Pencereye gidip orayı mı gözlemesi daha doğru?
Tak tak tak!
Öyle bir hızla açıyor ki, vuranın kaçabilmesi ihtimal dahilinde bile değil. Ama yok. Kimse yok ortalıkta! Bir kat aşağı iniyor paldır küldür. Ayak sesi falan da duymadığı geliyor aklına. Dairesine yürürken kafası karışmış durumda. Uzun bir sopayla mı vuruyorlar? Hayır, yine olmaz.
İçeri giriyor. Koltuğuna gidiyor. Kulaklarının dikkatine kalbinin vuruşları giriyor sadece. Fazla uzun sürmüyor ama bekleyişi.
Tak tak tak!
Hiçbir şey yapmıyor. Biraz da korkudan. Anlam veremediği bir şeyle uğraşmak istemiyor. Sonra fikrini değiştiriyor. Bir öfke seli sarıp ele geçiriyor vücudunu. Sonraki vuruşla birlikte koşturup iyice bir küfür saydırıyor apartmanın boşluğuna. Kızgınlığı yankılarla yokolup gittiğinde ne yapacağını bilemeden bir kez daha içeri yollanıyor. Bir viski daha dolduruyor kendine. Bardağı ağzına götürürken elleri titriyor. Koltukta otururken buluyor kendini sonra. Televizyon açık.
Tak tak tak!
İşte o anda aklına bir şey geliyor. Televizyonu hızla kapatıp dönüyor ve bağırıyor:
“GİRİN!”
Kapı nasıl olduğunu anlamadan dışarıdan açılıveriyor.
Bir şövalye ağır zırhıyla içeri giriyor. Başlığı elinde. Diz çöküp “Lordum, ordular hazır, sizi bekliyoruz!” diyor. Bir yandan da içerinin dekorunu görüp hayretler içine düştüğü belli oluyor. Yarım yamalak kaldırdığı sert bakışları soru işaretleriyle dolu.
Harun bey dikiliyor olduğu yerde. Az önce yoğun bir şekilde hissettiği korku ve panik, merakın engin denizinde batıp gidiyor. Yürüyor kapıya doğru. Şövalyenin yanından geçip yemyeşil çayırlarda kalkanları ve mızraklarıyla bekleyen binlerce askere bakıyor. Ciğerlerine tertemiz bir hava doldurup apak mermer merdivenlerde bir adım aşağıya iniyor. Coşku yükselip ele geçiriyor her yanını. Dönüp çarçabuk kapatıyor kapıyı. Ve o aşağı inerken ordudaki askerlerin şapkaları havaya uçuşup tezahürat başlayınca ağlayacakmış gibi oluyor. Durup başı dimdik bakıyor. Kaldırıyor bir elini havaya. Sadece rüzgarın sesi kalıyor ortalıkta. Bağırıyor.
“Nasılsın asker!”
Tak tak tak!
Kalkıp yürürken aklında sorular dolaşıyor. Bir umut yürüyor içine. Sevim mi acaba?
Kapıyı açıyor. Bulamıyor kimseyi ve hazırladığı lafları yutkunup midesine göndermek zorunda kalıyor. Şaşkınlıkla uzanıp merdivenlere bakıyor. Aşağıya ve yukarıya. “Allah Allah!” deyip içeri giriyor sonra. Yerine otururken haliyle bunun bir şaka olup olamayacağını tartıyor kafasında. Belki aşağıda tadilat yapıyorlar. Ama yok, diyor kendi kendine. Kapıdan geldi gürültü. İçkisinden son yudumu alıyor ve içten içe sabırsızlıkla beklediği ses yine ortaya çıkıyor bir anda.
Tak tak tak!
Hemen koşturuyor oraya. Kapıyı yıldırım hızıyla açıyor, birisini görmeyi beklemediği için sonraki hareketi hazır, koridora sıçrayıp bakıyor merdivenlere. Hayır, yine bulamıyor bu pis oyunun hazırlayıcısını!
Kapıyı ittiriyor ve hemen arkasına konuşlanıp bekliyor bu sefer. İki dakika, üç dakika, dört dakika. Sıkılmaya başlıyor. Pencereye gidip orayı mı gözlemesi daha doğru?
Tak tak tak!
Öyle bir hızla açıyor ki, vuranın kaçabilmesi ihtimal dahilinde bile değil. Ama yok. Kimse yok ortalıkta! Bir kat aşağı iniyor paldır küldür. Ayak sesi falan da duymadığı geliyor aklına. Dairesine yürürken kafası karışmış durumda. Uzun bir sopayla mı vuruyorlar? Hayır, yine olmaz.
İçeri giriyor. Koltuğuna gidiyor. Kulaklarının dikkatine kalbinin vuruşları giriyor sadece. Fazla uzun sürmüyor ama bekleyişi.
Tak tak tak!
Hiçbir şey yapmıyor. Biraz da korkudan. Anlam veremediği bir şeyle uğraşmak istemiyor. Sonra fikrini değiştiriyor. Bir öfke seli sarıp ele geçiriyor vücudunu. Sonraki vuruşla birlikte koşturup iyice bir küfür saydırıyor apartmanın boşluğuna. Kızgınlığı yankılarla yokolup gittiğinde ne yapacağını bilemeden bir kez daha içeri yollanıyor. Bir viski daha dolduruyor kendine. Bardağı ağzına götürürken elleri titriyor. Koltukta otururken buluyor kendini sonra. Televizyon açık.
Tak tak tak!
İşte o anda aklına bir şey geliyor. Televizyonu hızla kapatıp dönüyor ve bağırıyor:
“GİRİN!”
Kapı nasıl olduğunu anlamadan dışarıdan açılıveriyor.
Bir şövalye ağır zırhıyla içeri giriyor. Başlığı elinde. Diz çöküp “Lordum, ordular hazır, sizi bekliyoruz!” diyor. Bir yandan da içerinin dekorunu görüp hayretler içine düştüğü belli oluyor. Yarım yamalak kaldırdığı sert bakışları soru işaretleriyle dolu.
Harun bey dikiliyor olduğu yerde. Az önce yoğun bir şekilde hissettiği korku ve panik, merakın engin denizinde batıp gidiyor. Yürüyor kapıya doğru. Şövalyenin yanından geçip yemyeşil çayırlarda kalkanları ve mızraklarıyla bekleyen binlerce askere bakıyor. Ciğerlerine tertemiz bir hava doldurup apak mermer merdivenlerde bir adım aşağıya iniyor. Coşku yükselip ele geçiriyor her yanını. Dönüp çarçabuk kapatıyor kapıyı. Ve o aşağı inerken ordudaki askerlerin şapkaları havaya uçuşup tezahürat başlayınca ağlayacakmış gibi oluyor. Durup başı dimdik bakıyor. Kaldırıyor bir elini havaya. Sadece rüzgarın sesi kalıyor ortalıkta. Bağırıyor.
“Nasılsın asker!”
31 Temmuz 2008 Perşembe
Agarta Gerçeği
Agarta ve Şambala, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki "devre"nin sonlarına doğru Mu ve Atlantis'ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulan, Himalayaların altında bulunduğu söylenen gizemli Yeraltı Krallıkları'dır. Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyonlar, bu "devre"nin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikamet yeri olarak birbirine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmişlerdir. Agarta ve Şambala, yeryüzünde yaşayan tüm biyolojik yapıların, Ruhsal İdare Mekanizması'nın dünya planetindeki eli, ayağı, kolu vazifesini gören tesir odaklarıdır. Agarta ülkesi, şimdiye kadar yeryüzünden gelip geçmiş uygarlıkların tüm tekamül aşamalarının en ince ayrıntısına kadar kaydolup saklandığı, milyonlarca kitaptan oluşan kozmik kütüphanesiyle, aslında kozmik bir üniversitedir...
(Yazı Ali Cahit Cümbüş'ün Agarta ve Şambala kitabının arka kapağından alınmıştır.)
(Yazı Ali Cahit Cümbüş'ün Agarta ve Şambala kitabının arka kapağından alınmıştır.)
Üzülme
İçin temiz olmadıktan sonra
hacı hoca olmuşsun
kaç para
Hırka tespih post
seccade güzel
ama
Allah kanar mı bunlara
Dünya üç beş
bilgisizin elinde
Onlarca bilgi
güya kendilerinde
Üzülme
eşek eşeği beğenir
hâyırlar vardır
sana kötü demelerinde
ÖMER HAYYAM
hacı hoca olmuşsun
kaç para
Hırka tespih post
seccade güzel
ama
Allah kanar mı bunlara
Dünya üç beş
bilgisizin elinde
Onlarca bilgi
güya kendilerinde
Üzülme
eşek eşeği beğenir
hâyırlar vardır
sana kötü demelerinde
ÖMER HAYYAM
Ergenekon Sadakası
Yatalım kalkalım, şu Ergenekon darbecilerini hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak medyada teşhir eden, yargılayan ve mahkum edenlere dua edelim. verilmiş sadakamız varmış beyler! 12 Eylülleri mumla arayacakmışız da haberimiz yokmuş. Türkiye Türkiye olalı böyle darber görmedi derim de başka bir şeycikler demem. Bir kere "darbe" dediğinin arkasında ABD olur. ABD'nin izini olmadan, parmağı olmadan darbe yapmak ikimin haddine? Ama bunlar yapacakmış meğer.
Ne kadar bağlantıları varsa birer birer açıklandı. Atatürk'ten Ahmet Necdet Sezer'e herkes bir şekilde Ergenekon'a bağlandı ama ABD bağlantısı yolunda en ufak bir ima bile yok. Demek ki bunlar ABD'ye rağmen darbe yapacak kadar güçlü bir örgütmüş, Allah razı olsun bunları teşhir edip kendilerini savunma fırsatı bile vermeden infaz edenlerden. Sonra; açıklandı da ben mi görmedim, var mı bu teröristlerin yerli yabancı büyük sermaye bağlantısı? Türkiye'de darbe olacak, arkasında sermaye olmayacak. Arkasında sermaye olmayan darbe ne demek! Bunlar arkalarına ABD'yi almadıkları gibi sermayeyi de almadan yapacaklarmış meğer mahut darbeyi. Şeytan kulağına kurşun...
O ne güçlü örgütmüş yarabbi! Benim aklım hâlâ almamakta ama sizinki elbette alır. Baksanıza silahlara ne müthiş; üç el bombası, beş pompalı tüfek, sekiz de bıçak. Her babayiğidin harcı mıdır? Değildir! Askeri birlik yok, zırhlı birlik yok, arkada ABD yok, darbe finansörünün kendi cenazesini kaldıracak parası yok ama ortada yapılacak bir darbe var.
Hani diyorum, asker olmadan on bin kişiye kırmızı kalpak, on bin kişiye kırmızı bere giydirerek mi yapacaklardı acaba darbeyi renkli devrim misali? Bunların George Soros bağlantısı da açıklanmadı ki birader! Allah, bunları derdest edip yargıç karşısına çıkarmadan posalarını çıkaranlardan ölüme gönderernlerden razı olsun. Böyle medya her memlekete lazım, çok şükür ki bizde var.
Yazan: Kemal Öncü
(Deniz Som'un Vaziyet köşesinden alınmıştır.)
Ne kadar bağlantıları varsa birer birer açıklandı. Atatürk'ten Ahmet Necdet Sezer'e herkes bir şekilde Ergenekon'a bağlandı ama ABD bağlantısı yolunda en ufak bir ima bile yok. Demek ki bunlar ABD'ye rağmen darbe yapacak kadar güçlü bir örgütmüş, Allah razı olsun bunları teşhir edip kendilerini savunma fırsatı bile vermeden infaz edenlerden. Sonra; açıklandı da ben mi görmedim, var mı bu teröristlerin yerli yabancı büyük sermaye bağlantısı? Türkiye'de darbe olacak, arkasında sermaye olmayacak. Arkasında sermaye olmayan darbe ne demek! Bunlar arkalarına ABD'yi almadıkları gibi sermayeyi de almadan yapacaklarmış meğer mahut darbeyi. Şeytan kulağına kurşun...
O ne güçlü örgütmüş yarabbi! Benim aklım hâlâ almamakta ama sizinki elbette alır. Baksanıza silahlara ne müthiş; üç el bombası, beş pompalı tüfek, sekiz de bıçak. Her babayiğidin harcı mıdır? Değildir! Askeri birlik yok, zırhlı birlik yok, arkada ABD yok, darbe finansörünün kendi cenazesini kaldıracak parası yok ama ortada yapılacak bir darbe var.
Hani diyorum, asker olmadan on bin kişiye kırmızı kalpak, on bin kişiye kırmızı bere giydirerek mi yapacaklardı acaba darbeyi renkli devrim misali? Bunların George Soros bağlantısı da açıklanmadı ki birader! Allah, bunları derdest edip yargıç karşısına çıkarmadan posalarını çıkaranlardan ölüme gönderernlerden razı olsun. Böyle medya her memlekete lazım, çok şükür ki bizde var.
Yazan: Kemal Öncü
(Deniz Som'un Vaziyet köşesinden alınmıştır.)
Can Dündar Zekeriya Öz'e Soruyor
6 ay önce, ifademe başvurulmak üzere çağrıldığım İstanbul adliyesinde “Ergenekon Savcısı” Zekeriya Öz, Celal Kazdağlı ile birlikte yazdığımız “Ergenekon” (İmge, 1997) kitabını sormuştu:
“10 yıl önce örgütün adına, bağlantılarına ulaşmışsınız. Neden devam etmediniz?”
Başka bir şey ima etmek istiyordu.
Ben bir madenci cevabı verdim:
“İnebildiğimiz kadar derine indiğimizi düşünüyorduk.”
* * *
İddianame açıklandığına göre aynı soruyu ben sorabilirim:
“Savcı yeterince derine inebilmiş mi?”
Kıyaslayabilmek için bizim kitaptan birkaç hatırlatma yapacağım.
Neler yazmıştık?
Örgütün Avrupa’da, soğuk savaş döneminde, CIA desteğiyle, NATO bünyesinde kurulduğunu,
Esasen solun yükselişini önlemeyi amaçladığını, bunun için Nazi artığı faşistlerle mafyayı tetikçi olarak kullandığını,
Provokatif eylemlerle kaos yaratıp bir darbeyi kışkırttığını…
Kökeninin 12 Mart’a uzandığını, o dönem adının “Ergenekon” takıldığını, içinde subayların, emniyetçilerin, profesörlerin, gazetecilerin, işadamlarının yeraldığını…
12 Eylül öncesi MİT ve Genelkurmay’a bağlı Özel Harp Dairesi içinde teşkilatlandığını…
Darbeye giden yolda, 16 Mart katliamından, faili meçhul kalan cinayetlere kadar pek çok kanlı eyleme imza attığını,
12 Eylül’den önce ASALA’ya, 12 Eylül’den sonra PKK’ya karşı kimi eylemlerde istihdam edildiğini,
Dönemin Başbakan’ının verdiği işaretle (Veli Küçük’ün görev bölgesinde) 20’ye yakın Kürt işadamının öldürülmesi işini üstlendiğini,
Maaşının, hileli yollardan verilen ihalelerle ödendiğini,
Zamanla amacını aşıp “özelleştiğini”, dönemin Başbakanı tarafından oluşturulan “Özel Büro” içindeki “mafya liderleri, aşiret reisleri, üst düzey polisler” aracılığıyla terörle mücadele adı altında siyasi iktidarı kontrol altında tutmaya soyunduğunu…
Uğur Mumcu’nun terör örgütleriyle devletin bağlantılarını çözmeye çalışırken ve “Apo’nun kontrgerillacılarla işbirliği yaptığı” kuşkularından hemen sonra öldürüldüğünü…
Özal suikastını soruşturan savcının, suikastçının “Dazkırı’daki kontrgerilla teşkilatına mensup” olduğunu saptadığını ama “MİT’le ilgili adamlar”ca uyarılıp tahkikatı bıraktığını…
Örgütün Susurluk kazasıyla deşifre olduğunu, Avrupa’da “Gladio” açığa çıktıktan sonra sıranın Türkiye’ye geldiğini…
Tanıkları ve belgeleri konuşturarak yazmıştık.
* * *
Kitap ortada…
Ne eksikti kitapta?
“Çetenin sol kolu…”
Ondan da sonraki yazılarımızda bahsetmiştik.
Sabancı suikastının faili Duyar öldürüldüğünde “Bunu devlet örgütlenmesi içinde bir kol yaptırdı. Bir hesaplaşma vardı, bize çözdürdüler” diyen sese kulak vermiş, Duyar konuşmadan hemen önce Karagümrük çetesini Afyon cezaevine sevk ettiren bürokratı sorgulamış ve demiştik ki:
“Duyar konuşsa hep sağ eliyle vurduğunu sandığımız çetenin sol elini de görecektik.” (20.2.1999)
* * *
10 yıllık bu bilgileri, bugünkü iddianameyle kıyaslayınca ne görüyoruz:
Yukarıdaki iddiaların birçoğunu doğrulayan veriler…
Fark nerede?
Savcı, bu devasa örgüt için “sarı saçlı, göçmen tipli, sert mizaçlı, vs” diye bir lider eşkali veriyor. Adını bilemiyor.
Ama “Örgütün MİT ve TSK ile bağlantısı olmadığını” söylüyor.
Böylece –bence- bütün bir maziyi sıfırlıyor; örgütü, 12 Eylül öncesi doğduğu yerlerden, “beyni”nden değil, “sinir uçları”ndan tutuyor.
İddialarını, örgütün tarihsel, kurumsal, küresel kökenlerine değil, gündelik olaylara, telefon geyiklerine, güvenilirliği tartışmalı tanık ve belgelere dayandırıyor. Arkaplanı olmayan, muğlak, eksik bir tablo çiziyor.
Daha da önemlisi –ve asıl sakıncalısı- dava, topyekün bir arınmanın değil, gündelik, yüzeysel bir siyasi hesaplaşmanın izlerini taşıyor.
O yüzden de çok ihtiyaç duyacağı kamuoyu desteğinden mahrum başlıyor.
* * *
Bütün çekincelerime rağmen, sadece Türkiye’nin ufkunu değil, bizim de gençliğimizi karartan örgütün adını taşıyan bu davayı çok önemsediğimi, iddianameyi eksik bulsam da heyecanla okuduğumu söylemeliyim.
Peki “derin devlet”, iddianamedeki örgüt mü?
Emin değilim.
Giderek, asıl bu temizliği yapanın derin devlet olduğuna ikna oluyorum.
Savcıyı görsem sormak isterim:
“Örgütün adına, bağlantılarına ulaşmışsınız. Neden derine inmediniz?”
“10 yıl önce örgütün adına, bağlantılarına ulaşmışsınız. Neden devam etmediniz?”
Başka bir şey ima etmek istiyordu.
Ben bir madenci cevabı verdim:
“İnebildiğimiz kadar derine indiğimizi düşünüyorduk.”
* * *
İddianame açıklandığına göre aynı soruyu ben sorabilirim:
“Savcı yeterince derine inebilmiş mi?”
Kıyaslayabilmek için bizim kitaptan birkaç hatırlatma yapacağım.
Neler yazmıştık?
Örgütün Avrupa’da, soğuk savaş döneminde, CIA desteğiyle, NATO bünyesinde kurulduğunu,
Esasen solun yükselişini önlemeyi amaçladığını, bunun için Nazi artığı faşistlerle mafyayı tetikçi olarak kullandığını,
Provokatif eylemlerle kaos yaratıp bir darbeyi kışkırttığını…
Kökeninin 12 Mart’a uzandığını, o dönem adının “Ergenekon” takıldığını, içinde subayların, emniyetçilerin, profesörlerin, gazetecilerin, işadamlarının yeraldığını…
12 Eylül öncesi MİT ve Genelkurmay’a bağlı Özel Harp Dairesi içinde teşkilatlandığını…
Darbeye giden yolda, 16 Mart katliamından, faili meçhul kalan cinayetlere kadar pek çok kanlı eyleme imza attığını,
12 Eylül’den önce ASALA’ya, 12 Eylül’den sonra PKK’ya karşı kimi eylemlerde istihdam edildiğini,
Dönemin Başbakan’ının verdiği işaretle (Veli Küçük’ün görev bölgesinde) 20’ye yakın Kürt işadamının öldürülmesi işini üstlendiğini,
Maaşının, hileli yollardan verilen ihalelerle ödendiğini,
Zamanla amacını aşıp “özelleştiğini”, dönemin Başbakanı tarafından oluşturulan “Özel Büro” içindeki “mafya liderleri, aşiret reisleri, üst düzey polisler” aracılığıyla terörle mücadele adı altında siyasi iktidarı kontrol altında tutmaya soyunduğunu…
Uğur Mumcu’nun terör örgütleriyle devletin bağlantılarını çözmeye çalışırken ve “Apo’nun kontrgerillacılarla işbirliği yaptığı” kuşkularından hemen sonra öldürüldüğünü…
Özal suikastını soruşturan savcının, suikastçının “Dazkırı’daki kontrgerilla teşkilatına mensup” olduğunu saptadığını ama “MİT’le ilgili adamlar”ca uyarılıp tahkikatı bıraktığını…
Örgütün Susurluk kazasıyla deşifre olduğunu, Avrupa’da “Gladio” açığa çıktıktan sonra sıranın Türkiye’ye geldiğini…
Tanıkları ve belgeleri konuşturarak yazmıştık.
* * *
Kitap ortada…
Ne eksikti kitapta?
“Çetenin sol kolu…”
Ondan da sonraki yazılarımızda bahsetmiştik.
Sabancı suikastının faili Duyar öldürüldüğünde “Bunu devlet örgütlenmesi içinde bir kol yaptırdı. Bir hesaplaşma vardı, bize çözdürdüler” diyen sese kulak vermiş, Duyar konuşmadan hemen önce Karagümrük çetesini Afyon cezaevine sevk ettiren bürokratı sorgulamış ve demiştik ki:
“Duyar konuşsa hep sağ eliyle vurduğunu sandığımız çetenin sol elini de görecektik.” (20.2.1999)
* * *
10 yıllık bu bilgileri, bugünkü iddianameyle kıyaslayınca ne görüyoruz:
Yukarıdaki iddiaların birçoğunu doğrulayan veriler…
Fark nerede?
Savcı, bu devasa örgüt için “sarı saçlı, göçmen tipli, sert mizaçlı, vs” diye bir lider eşkali veriyor. Adını bilemiyor.
Ama “Örgütün MİT ve TSK ile bağlantısı olmadığını” söylüyor.
Böylece –bence- bütün bir maziyi sıfırlıyor; örgütü, 12 Eylül öncesi doğduğu yerlerden, “beyni”nden değil, “sinir uçları”ndan tutuyor.
İddialarını, örgütün tarihsel, kurumsal, küresel kökenlerine değil, gündelik olaylara, telefon geyiklerine, güvenilirliği tartışmalı tanık ve belgelere dayandırıyor. Arkaplanı olmayan, muğlak, eksik bir tablo çiziyor.
Daha da önemlisi –ve asıl sakıncalısı- dava, topyekün bir arınmanın değil, gündelik, yüzeysel bir siyasi hesaplaşmanın izlerini taşıyor.
O yüzden de çok ihtiyaç duyacağı kamuoyu desteğinden mahrum başlıyor.
* * *
Bütün çekincelerime rağmen, sadece Türkiye’nin ufkunu değil, bizim de gençliğimizi karartan örgütün adını taşıyan bu davayı çok önemsediğimi, iddianameyi eksik bulsam da heyecanla okuduğumu söylemeliyim.
Peki “derin devlet”, iddianamedeki örgüt mü?
Emin değilim.
Giderek, asıl bu temizliği yapanın derin devlet olduğuna ikna oluyorum.
Savcıyı görsem sormak isterim:
“Örgütün adına, bağlantılarına ulaşmışsınız. Neden derine inmediniz?”
30 Temmuz 2008 Çarşamba
Bireyin Özgürlüğü
14 Nisan 1912 günü New York Proctor’s Theatre’da gerçekleşen bir tartışmada Amerikalı sosyalist lider Daniel de Leon’un New York başsavcısı Thomas F. Carmody’ye söylediği şu cümle ne anlama gelmektedir: “Biz, kapitalizmi bireyselliği yıkmakla suçluyoruz!”
De Leon’un suçlaması kaynağını Aydınlanmacılığın en önemli düşünürlerinden olan Jean Jacques Rousseau’dan almaktadır. Rousseau, “Toplum Sözleşmesi”nde eşitliği özgürlüğün yanına koyar ve “Özgürlük onsuz var olamaz!” der.
Rousseau’ya göre büyük ekonomik eşitsizlikler özgürlükle bağdaşmaz. Eşitsizlik ekonomik bağımlılığa yol açar ve toplumda var olduğu sürece insan yaşayabilmek için kendisini başkalarına satmak zorunda kalır. Varsıl yoksulu kendi çıkarı doğrultusunda sömürür, özgürlük yoksul için artık söz konusu değildir. Özetle insanın bağımlılığına, sömürüsüne dayanan ve onun özgürlüğünü yok eden eşitsizlikçi toplum, içinde güçlü, uzlaşmaz çelişkiler barındırır.
Kapitalizmin mülksüzü dışlayan, özgürlüğünü elinden alan, onu bir sömürü nesnesi olarak gören niteliği 200 yıl önce ne idiyse bugün de odur, hiç değişmemiştir. Siyasal liberalizm, salt burjuvazinin sömürdüğü sınıflar üzerindeki egemenliğinin/sömürü özgürlüğünün sınırlarını genişletmek amacıyla ortaya çıkmış bir ideolojidir.
(Deniz Kavukçuoğlu’nun Pano köşesinden alınmıştır.)
De Leon’un suçlaması kaynağını Aydınlanmacılığın en önemli düşünürlerinden olan Jean Jacques Rousseau’dan almaktadır. Rousseau, “Toplum Sözleşmesi”nde eşitliği özgürlüğün yanına koyar ve “Özgürlük onsuz var olamaz!” der.
Rousseau’ya göre büyük ekonomik eşitsizlikler özgürlükle bağdaşmaz. Eşitsizlik ekonomik bağımlılığa yol açar ve toplumda var olduğu sürece insan yaşayabilmek için kendisini başkalarına satmak zorunda kalır. Varsıl yoksulu kendi çıkarı doğrultusunda sömürür, özgürlük yoksul için artık söz konusu değildir. Özetle insanın bağımlılığına, sömürüsüne dayanan ve onun özgürlüğünü yok eden eşitsizlikçi toplum, içinde güçlü, uzlaşmaz çelişkiler barındırır.
Kapitalizmin mülksüzü dışlayan, özgürlüğünü elinden alan, onu bir sömürü nesnesi olarak gören niteliği 200 yıl önce ne idiyse bugün de odur, hiç değişmemiştir. Siyasal liberalizm, salt burjuvazinin sömürdüğü sınıflar üzerindeki egemenliğinin/sömürü özgürlüğünün sınırlarını genişletmek amacıyla ortaya çıkmış bir ideolojidir.
(Deniz Kavukçuoğlu’nun Pano köşesinden alınmıştır.)
29 Temmuz 2008 Salı
28 Temmuz 2008 Pazartesi
FossurGama Haberler
Otobüsü Özel İşleri İçin Kullandı
Belediye otobüsünü özel işleri için kullanan on yıllık İETT şöförü A. Kılınç açığa alındı. Her sabah otobüsü Gevder mahallesine sokup anneannesi Hamine hanım ve birkaç arkadaşının kulunçlarını ezdiği tespit edilen A. K., haksızlığa uğradığını, daha sonra arabayı hızlı kullanıp duraklara tam vaktinde yetiştiğini belirtti.
FGH – İstanbul
Aç Aç Vakası
Ankara Ayrancılar’da Sevindik İlkokulu’na aç aç getiren öğretmen K. Saklık tutuklandı. Böyle organizasyonların öğrencilere motivasyon sağladığını ve notlarını yükselttiğini iddia eden hocalarına destek veren ilkokullu çocuklar, öğretmenleri polis amcalar tarafından götürülürken ağladılar ve akabinde çıplak oturma eylemi yaparak velilerini ve hükümeti protesto ettiler. Okul müdürü de çıplak oturma eylemine katılınca, gazeteciler müstehcen görüntü nedeniyle çekim yapamadı. Sinirlenen medya mensupları, itirazlarını yanlış anlayıp çıplak çıplak kendilerine girişen ve bazılarını altına alıp şaapıyormuş gibi fotoğraf çektiren müdür Ş. Örnek’ten şikayetçi oldular.
FGH – Ankara
Kısmet İşte
Ümraniye’de Kısmet Milli Piyango Bayisi ilginç bir yeniliğe imza atarak müşteri sayısını üçe katladı. Akil hoca tarafından okunmuş üflenmiş olarak müşteriye sunulan biletler kapış kapış gidiyor. Bu promosyonun ay sonuna kadar süreceğini söyleyen bayi yetkilileri bir sonraki ay da her biletin yanında dört yapraklı bir yonca verileceğini belirttiler.
FGH - İstanbul
Heykel Sergisine Baskın
AvvanGarden’da, Cabbar Halis özel koleksiyonu olarak sergilenen Yeraltı Muşmulası konseptli heykel sergisine bir ihbar üzerine baskın düzenleyen polis şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştı. Heykeltraşın protestolarına ve darb teşebbüsleri de içeren engelleme girişimlerine rağmen bazı heykelleri balyozla kırmayı başaran emniyet gücü mensupları içeriden canlı insanlar çıkınca hayretler içinde kaldılar. Cabbar Halis’le birlikte karakola götürülen heykel mahkumları oraya kendi istekleriyle girdiklerini, Cabbar beyin kendilerine açılan deliklerden su ve yiyecek verdiğini, böylesine yüce bir sanat için her türlü eziyete katlanacaklarını belirtince olay tatlıya bağlandı.
FGH - İstanbul
Depresyon Kitabı Toplatıldı
Depresyonla ilgili çözümler içeren “Siz ve Bin Yemişin Suyu” adlı kitabın sonunda, kapağın içinde özel bir mahfazaya yerleştirilmiş küçük silahlar bulununca eser piyasadan toplatıldı ve yayınevi hakkında, insanları intihara teşvik etmek suçundan tahkikat başlatıldı. Yazar B. Sur, “İnsanlar bu kitabı okuyup hâlâ sorunlarına bir çare bulamamışsa ölsünler daha iyi,” diyerek tüm ülkede yeni bir tartışmaya ön ayak oldu. Psikiyatrlar Birliği Başkanı Hamdi Ab ise bu isteme yanıt olarak, “Biz olaya başka bir açıdan bakıyoruz, kitap berbat, bu halde merak etmek de hakkımız, acaba yayınevi kendisine para öderken zarfa silah da koydu mu, çünkü kesinlikle kullanmalı. Belki kendisi depresyonda değil ama kötü bir yazar,” dedi. Yazar B. Sur ise sabaha karşı evinde ölü bulundu. Hamdi Ab bu gelişmeler üzerine tutuklanıp, intihara teşvik edici konuşma yapma suçuyla mahkemeye sevkedildi.
FGH - Ankara
Hazine Nerede?
Ellerindeki haritanın azizliğine uğrayıp şehir hatları vapurunun alt kısmında altın aramaya kalkan iki kafadar bir faciaya yol açtı. On kişi kayıp, hazine avcıları da dahil yedi kişi ölü ve sinir krizi geçiren elli yedi bin duyarlı kişi mevcut. Belediye ekiplerinin elli balık adam ve yetmiş levrek kullanarak gerçekleştirdiği özel operasyon sonucunda enkaz dışarı çıkarıldı ve vapuru batırıp kendileri de telef olan ikilinin elindeki harita da ele geçirildi. Hazinenin yerinin resmen vapur resmiyle temsil edildiği görülünce ise enkaz bir gün içinde yok oldu. Ertesi gün İngiltere’de British Museum’da sergilenmeye başlayan vapurla ilgili bilgilerin Ergenekon dinlemelerine takılıp Avrupalı makamlara aktarıldığı düşünülüyor.
FGH - İstanbul
Belediye otobüsünü özel işleri için kullanan on yıllık İETT şöförü A. Kılınç açığa alındı. Her sabah otobüsü Gevder mahallesine sokup anneannesi Hamine hanım ve birkaç arkadaşının kulunçlarını ezdiği tespit edilen A. K., haksızlığa uğradığını, daha sonra arabayı hızlı kullanıp duraklara tam vaktinde yetiştiğini belirtti.
FGH – İstanbul
Aç Aç Vakası
Ankara Ayrancılar’da Sevindik İlkokulu’na aç aç getiren öğretmen K. Saklık tutuklandı. Böyle organizasyonların öğrencilere motivasyon sağladığını ve notlarını yükselttiğini iddia eden hocalarına destek veren ilkokullu çocuklar, öğretmenleri polis amcalar tarafından götürülürken ağladılar ve akabinde çıplak oturma eylemi yaparak velilerini ve hükümeti protesto ettiler. Okul müdürü de çıplak oturma eylemine katılınca, gazeteciler müstehcen görüntü nedeniyle çekim yapamadı. Sinirlenen medya mensupları, itirazlarını yanlış anlayıp çıplak çıplak kendilerine girişen ve bazılarını altına alıp şaapıyormuş gibi fotoğraf çektiren müdür Ş. Örnek’ten şikayetçi oldular.
FGH – Ankara
Kısmet İşte
Ümraniye’de Kısmet Milli Piyango Bayisi ilginç bir yeniliğe imza atarak müşteri sayısını üçe katladı. Akil hoca tarafından okunmuş üflenmiş olarak müşteriye sunulan biletler kapış kapış gidiyor. Bu promosyonun ay sonuna kadar süreceğini söyleyen bayi yetkilileri bir sonraki ay da her biletin yanında dört yapraklı bir yonca verileceğini belirttiler.
FGH - İstanbul
Heykel Sergisine Baskın
AvvanGarden’da, Cabbar Halis özel koleksiyonu olarak sergilenen Yeraltı Muşmulası konseptli heykel sergisine bir ihbar üzerine baskın düzenleyen polis şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştı. Heykeltraşın protestolarına ve darb teşebbüsleri de içeren engelleme girişimlerine rağmen bazı heykelleri balyozla kırmayı başaran emniyet gücü mensupları içeriden canlı insanlar çıkınca hayretler içinde kaldılar. Cabbar Halis’le birlikte karakola götürülen heykel mahkumları oraya kendi istekleriyle girdiklerini, Cabbar beyin kendilerine açılan deliklerden su ve yiyecek verdiğini, böylesine yüce bir sanat için her türlü eziyete katlanacaklarını belirtince olay tatlıya bağlandı.
FGH - İstanbul
Depresyon Kitabı Toplatıldı
Depresyonla ilgili çözümler içeren “Siz ve Bin Yemişin Suyu” adlı kitabın sonunda, kapağın içinde özel bir mahfazaya yerleştirilmiş küçük silahlar bulununca eser piyasadan toplatıldı ve yayınevi hakkında, insanları intihara teşvik etmek suçundan tahkikat başlatıldı. Yazar B. Sur, “İnsanlar bu kitabı okuyup hâlâ sorunlarına bir çare bulamamışsa ölsünler daha iyi,” diyerek tüm ülkede yeni bir tartışmaya ön ayak oldu. Psikiyatrlar Birliği Başkanı Hamdi Ab ise bu isteme yanıt olarak, “Biz olaya başka bir açıdan bakıyoruz, kitap berbat, bu halde merak etmek de hakkımız, acaba yayınevi kendisine para öderken zarfa silah da koydu mu, çünkü kesinlikle kullanmalı. Belki kendisi depresyonda değil ama kötü bir yazar,” dedi. Yazar B. Sur ise sabaha karşı evinde ölü bulundu. Hamdi Ab bu gelişmeler üzerine tutuklanıp, intihara teşvik edici konuşma yapma suçuyla mahkemeye sevkedildi.
FGH - Ankara
Hazine Nerede?
Ellerindeki haritanın azizliğine uğrayıp şehir hatları vapurunun alt kısmında altın aramaya kalkan iki kafadar bir faciaya yol açtı. On kişi kayıp, hazine avcıları da dahil yedi kişi ölü ve sinir krizi geçiren elli yedi bin duyarlı kişi mevcut. Belediye ekiplerinin elli balık adam ve yetmiş levrek kullanarak gerçekleştirdiği özel operasyon sonucunda enkaz dışarı çıkarıldı ve vapuru batırıp kendileri de telef olan ikilinin elindeki harita da ele geçirildi. Hazinenin yerinin resmen vapur resmiyle temsil edildiği görülünce ise enkaz bir gün içinde yok oldu. Ertesi gün İngiltere’de British Museum’da sergilenmeye başlayan vapurla ilgili bilgilerin Ergenekon dinlemelerine takılıp Avrupalı makamlara aktarıldığı düşünülüyor.
FGH - İstanbul
FossurGama Sunar: Öfke Kontrolü
Öfke kontrol kursunda bir sürü herif, sinirli sinirli, söylene mırıldana yün örüyorlar. Birden aralarında bir tip “Sikerim laan,” diye yerinden fırlayıp yünleri söküyor, bazı yerlerini ısırırıyor, köpükler çıkıyor ağzından. Elindeki şişleri de yere vura vura parçalıyor. Delirmemek için kendilerini tutup akıllarından matematik problemi çözüyor diğer öğrenciler. Öfkeli bey sakinleşene kadar bekliyor öğretmen ve sonra sakin bir şekilde konuşuyor. “Gördünüz mü, kendinize zarar verdiniz yine Osman bey. Şimdi bir daha öreceksiniz aynı şeyi…” Pişmanlıkla birlikte duygu seli çullanıyor üstüne hemen Osman beyin. Ağlamaya başlıyor hüngür hüngür ve anca yeni şişler eline verilince yatışıyor…
Öğrencilerin anneleri karıları başlarını sallayıp alkışlıyor dışarıda...
Öğrencilerin anneleri karıları başlarını sallayıp alkışlıyor dışarıda...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)