30 Ekim 2008 Perşembe

Anlayamadıklarımdan mısınız?

Bütün iddianamenin başlangıç noktası, içinde 158 kere adı geçen Tuncay Güney niye sanık değil. Hadi sanık değil. Niye şahit olarak dinlenmiyor?
Bu sorunun altına, çay sigara içen, saçı başı dağılmış, düşünen düşünen ama hiçbir sonuca ulaşamayan bedbaht bir aydın karikatürü konulmalıydı ama bunu yapacak bir arkadaşım yok. Kusura bakmayın.

Hayali Sohbetler Bürosu

Mimar Sinan’ın Fındıklı Kampüsü’nde denize bakıyoruz Dr. Sayko’yla.
Dalgaları bir süre izleyip uzaklaşmak için kıçını çeviren devasa yolcu gemisini işaret ediyor uzun burnu sayesinde.
“Foton motorunu çalıştırıp pıf, diye yokolacak şimdi.”
“O zaman buradaki herkes öleceği için kaptan normal motoru kullanacaktır.”
“Bi de yolcular uçmasın diye bence. Dışarıda durup el sallıyorlar ya. Orada el sallamaya devam ederlerken gemi yok olabilir. Havada asılı kalırlar.”
“Zuip, diye denize batıp öyle giden bir şeyler yapsalar ya, daha havalı görünür.”
“Çotank, diye dibe çarpar her seferinde.”
“Limandan çıkışını düşünsene bilader. Denizin içinden yunus gibi fırlıyor.”
“Giderken de yunuslar gibi gitsin o zaman. Dalıp dalıp fırlasın dışarıya.”
“Öyle gemi sürüleri de olabilir...”
Bir süre daha oturuyoruz. Bir kere çay ardından da kahve alıp geliyor Sayko. İçiyoruz afiyetle.
“Şurdan karşıya incecik bir yol geçirseler güzel olmaz mı?” diye soruyorum. “İnsanlar balık da tutar iki tarafından.”
“Gemiler nereden geçecek?”
“Üstten geçen deniz koridoru açılır.”
“Yapılabilir mi?”
“Neden yapılmasın ki?”
“Doğru. Devlet biraz kararlı olursa...Alttan denizi görmek de çok asortik olur...” Kalkınıyor. “Bira alıp geleyim mi?”
“Deniz suyu alkollü olsa şuradan çekip içerdik.”
“Ya çiş olsa!”
“Suyla incelttikten sonra niye olmasın... Kendi sümüğünü yemiyor musun?”
“Yoo!”
“Hımm. Ben de yemiyorum.”
“İyi o zaman.”
“Bak ne geldi aklıma geçen gün. Kızlara ve erkeklere sensör takılsa. Davranışlardan tahlil yapabilse. Mesela sen bir kıza bakıyorsun, bakışlarını, hareketlerini analiz edip hemen sesli sinyal geliyor sana. ‘Beğenmedim, iğrenç, salak,’ falan diye.”
“Benim sensöre ihtiyacım yok, hemen anlıyorum.”
“Şu kız seni beğendi mi beğenmedi mi, bil bakalım.”
“Bakmadı bile bu tarafa.”
“Eee, bu ne demek?”
“Ne alakası var ya. Başka bir şey düşünüyordur belki.”
“Kızlar aynı anda bir sürü şey düşünebilir.”
“Beğense mutlaka bakar yani.”
“Mutlaka belli eder.”
“Sen kız oldun mu hiç ağbicim? Çok iyi biliyorsun bu işleri.”
“Oldum tabi. 15 yaşıma kadar kızdım. Babam biraz da erkek çocuk sevmek isteyince ameliyat ettirdiler beni.”
“Aslı da erkek miymiş önceden?”
“Hayır, o da nerden çıktı.”
Yine kalkınıyor. “Neyse. Bira alıp geliyorum.”
“Beden transferi bulunsa, biraları denetlerler mi acaba?”
“Nasıl yani?”
“Yani kendini transfer edebiliyorsun ama okul gibi alanlara bira taşıyamıyorsun.”
“O zaman midendeki alkolü de ayrıştırıp alabilirler. Ne de olsa moleküllere ayırıyorlar.”
“Evet, burdan başka yere bir transfer oluyorsun, pat diye ayılıveriyorsun. Olabilir.”
Yine oturuyor.
“Şu sinek filmini niye seri olarak devam ettirmediler o da ilginç. Mesela tam transfer edecek kendini fil de giriyor kabine.”
Arkamızda muhabbeti duyup gülüyor bir kız.
Dönüyoruz hemen. Uykusuz dergisi okuyor başını eğmiş.
Başımızı önümüze çevirip denize bakıyoruz.
“Bira alıp geliyorum ben,” diyor Sayko.
“Al,” diyorum...

28 Ekim 2008 Salı

Aşk meşk olmadan namaz kılmak da zor be!

Nasıl bir Türkiye düşlüyorum biliyor musunuz?
Anaokulunda haremlik selamlık oturulan bir Türkiye...
Ha ha haaa.

Hüseyin Üzmez'e özgürlük!
Tecavüzden direk suçlanma yaşı altıya düşürülene kadar devam. Durmak yok AKP! Sürekli ileriye...

18 Ekim 2008 Cumartesi

Susarım

Sessizliğin içinde pazarlık ve uzlaşma yatar, o yüzden sevmem Avrupa'nın dinginliğini, o yüzden kuşkuyla bakarım utangaç bir tavırla susan kızlara... Ve o yüzden susarım, düşünerek, nasıl alaşağı edeceğimi tüm bunları...

Kokteyl ve Performans Gecesi

Dün ilk kokteylimizde iğrenç bir şarap, ultra kötü bir likör ve dandik mezeler vardı. Resimler mi, onlara bakmamaya çalıştım. Ressam bey konuşma yaparken şöyle bir fikir geldi aklıma. Bir gün bütün kalabalığı organize etmeyi ve salon sahibi tam ilk konuşmayı yapacakken topluca bağıra çağıra dışarı kaçmayı düşünüp kıkırdadım alkışlama hazırlığında elleri kaşınan insanların arasında. Hiçbir suçluluk hissetmedim tabi.
Dışarı çıktık vakit geçirmeden. İstiklal Caddesi orada ne yaptığını bilemedikleri için suratlarında garip bir şapşallığı taşıyarak çevreye bakınan insanlarla doluydu. Belki de bu insanlardır insanı içmeye iten.
İkinci adresimiz Galata Kulesi yakınında bir performans salonu oldu. Orada evde yapılan kekler bolca kaliteli şarap ve yine bolca sidik kadar olmasa da bayağı bir sıcak bira vardı. Ev sahiplerimiz cana yakın insanlardı. Hepimizle tanışıp büyük anlamlar ve dostluk içeren sapıkça tavırlarla gözlerimizin içine baktılar. Seri katil havasına sahip olduklarını söylemek isterim. Sonra bize bembeyaz zarflar verip içine numara yazmamızı, çekiliş yapılacağını söylediler.
Çevreye bakındık ve hiçbir eser görmediğimiz için performansın ne olabileceği konusunda yorumlar yaptık. Konu Görünürlük olduğuna göre... Biraları içerken yavaş yavaş yokolabilir miydik? Kimin kırmızı don giydiğini bulmaya mı çalışacaktık? Beş zenci içeri girip herkesi... Neyse...
Orada sohbet ederken, Murat yeni keşfettiği sessiz sinema dönemi yıldızı Fatty'nin taklidini yapıp duruyor, insanları koca gövdesini eğip bükerek şişinerek ve gözlerini patlatarak ve hi hihi diye gülerek rahatsız ediyordu. İşin komik tarafı o sırada Fatty'ye hiç benzememesi ama buna kayıtsız şartsız inanmasıydı. Bir süre sonra sinir bozucu bir şekilde komik olmaya başladı olay. Çünkü birisi fe dediği anda, süper komik adam abi, deyip taklide başlıyordu. Turner'le birlikte bunun sinemada gerçekleşmesinin nasıl da güç olduğunu düşündük. Yani insanları sinir bozukluğuyla güldürmenin...
Sonra bizi zorla performans salonuna aldılar. Orada iki pırıl pırıl genç vardı. Kalkıp bir konuşma yaptılar ve ekranda oynayan görüntülere dj'lik yapacaklarını söylediler. Bir çizgi karakter yolda yürüyüp duruyor, bu arada daireler dönüyor, çizgiler falan birbirinin içine geçiyordu. Pop Art, avantgard buzuki, alternatif jobijop karışımı bir şeydi. Orada iki bilgisayarın başına geçmişler, tum tıs müziğe eşlik ederek kafa sallayıp duruyorlar ve çok komik görünüyorlardı. Dedim ki Sayko'ya; bunu durdurmanın bir yolu olmalı. Kafasını salladı. Yine ekrana baktık. Ve windows işletim sistemi göçtü. Kıpkırmızı olan genç özür dilerken sapık bakışlı salon sahibi bu aradan yararlanarak çekiliş yapalım dedi. Numarayı söyler söylemez Sayko'dan ıhı, mı, gibisinden bir homurtular çıktı. Doksan... dediğini ve o anda başka bir karara vardığını gördüm. Kadın 66 lafını tekrarladı ve sordu: Yok mu kimsede? Sayko hemen fırladı. Alkışlar eşliğinde öne çıktı. Ama yazılı yere yazdığı için 99 çiziktirdiği açıkça belli oluyordu ve reddedildi. Murat o zaman tutulamaz, denetlenemez bir şekilde bunun şike olduğunu bağırmaya başladı. Ve içeride kadını yakalayıp serginin adını görünürlük koymuşsunuz, eee, 66 altı kimsede yoksa görünen de 66 oluyorsa 99'u seçmeniz gerekmez miydi diye suçladı. Hem 5 niye, nerden geliyor, neden beş diye de öylesine ciddi bir şekilde sordu ki kadın ne bileyim, aklıma öyle geldi, demek zorunda kaldı sesi titreyerek. Fakat bir seri katil gibi rahat ve nazikti yine.
Turner'e sordum. Sen böyle bir şey hazırlayıp da insanların karşısına çıkar mıydın diye. Hayır dedi. Ben de dedim. O yüzden mi yalnız ve mutsuzduk?
Murat gecenin geri kalanında ufak tefek bir arkadaşla anime konuşup durdu, biz de onlardan uzak, huzurlu bir şekilde kalabalığı izleyip eleştirel yorumlar yaptık durduk.
Şarabın biteceği falan yoktu ve gerçekten de yavaş yavaş görünmez oluyorduk...
Ellerine sağlık. Kendilerini destekliyor, başarılarının devamını diliyor, ölmeden önce orada bir performans yapacağıma söz veriyorum.

Oyuncular
Çağan Dikenelli: Kek Çağan. Sıkılıyor ama gülüyor da.
Turner Baydar: Törnır. Düşünüyor, izliyor ve yorumsuz kalıyor.
Sayko Alemdar: Balkonda bir kızla konuşan adam. 66 olayının kahramanı. Serkan.
Murat: Fatty. Tüm gece animasyon konusunda orada tanıştığı ufak tefek bir adamla konuşabilen, ortama giren kızlara dönüp şöyle bir bakmayı bile çok gören bir dava adamı.

10 Ekim 2008 Cuma

Dünya'da Barış - Stanislaw Lem

Yüzlerce elektrotu deriye bastıran bir giysi giymekle, herhangi bir kimse bir erkek veya dişi telesomayla bağlantı kurabiliyordu. İnsanlar bu teknolojinin hayatlarını, özellikle seks hayatlarını nasıl değiştireceğini hayal bile etmemişlerdi. Evlilikten Dünya'nın en eski mesleğine kadar. Mahkemeler daha önce görülmeyen sorunlarla, yasal ikilemlerle karşı karşıya kalmıştı. Yasalar bir yapma bebekle yakın ilişkide bulunmayı boşanma nedeni saymıyordu. İster içi doldurulmuş olsun, ister bisiklet pompasıyla şişirilsin, otomatik iletişim kurulsun veya kurulmasın, önemi yoktu, zinayla olan ilgisi de bir insanın bir şifoniyerle birlikte olmasından öte değildi. Ne var ki, teleferik ürünler hakimleri evli bir kimsenin erkek veya dişi bir telesomayla ilişkiye girmesinin zina sayılıp sayılmayacağı konusunda bir karar varmaya zorlamıştı. "Telesoma zina" kavramı sadece hukuk dergilerinde değil, günülük basında da ateşli tartışmalara konu olmuştu.
Örneğin kendi karınısız daha genç olan kendi karınızla aldatmanız mümkün müydü?Adlai Groutzer adında biri Gygandroics'in Boston şubesine elli dokuz yaşındaki karısının yirmi bir yaşındaki telesomasını ısmarlamıştı. Üstelik Bayan Groutzer yirmi biri yaşındayken bayan Groutzer olmayıp James Brown'un karısı olması ek bir karışıklık yaratmıştı.
Eğer bir kadın kocası tarafından satın alınan telesomayı kullanmazsa, bunun adamın evlilik haklarından mahrum bırakılmasını gerektirip gerektirmeyeceği konusunda da bir karara varılması gerekmişti. Aynı zamanda telesoma ensestin, telesoma sadizmin ve telesoma mazohizmn mümkün olup olmadığı konusunda da kararlara gerek vardı. Telesoma eşcinsellik konusunda da. Bir şirket piyasaya cinssel organları değiştirilebilir telesomalar sunmuştu, bu şekilde bir insan çabucak erkekten dişiye geçebiliyor veya her iki durumu beraber yaşayabiliyordu.
Ne var ki, teknoloji sadece erotik alanla sınırlı değildi. Örneğin yazdığı kompozisyondaki imla hataları yüzünden kötü not alan on iki yaşındaki bir okul çocuğu babasının adaleli telesomasını İngilizce hocasını pestili çıkana kadar dövdürmek ve mobilyalarını kırdırmak için kullanmıştı. Badigard denen bu tip telesomalar peynir ekmek gibi satılıyordu; bunlar bahçe kulübesinde evi hırsızlardan korumak için tutuluyordu. Oğlanın babası yatakta elektrotlu pijamalar giyiyor ve içeriye bir yabancı girdi alarmı verilince, yataktan bile kalkmak zorunda olmaksızın, suçlu veya suçlularla baş edebiliyordu, çünkü telesoma polis gelinceye kadar adamları tutuyordu.
Gynandroics'e ve benzer Japon şirketlerine karşı yapılan grevlere ve sokak gösterilerine de tanık olmuştum. Protestocuların çoğu kadındı. Eşcinselliğin hala yasdışı sayıldığı birkaç eyalette yasa koruyucular eşçinsel olmayan bir erkeğe aşık olan bir eşcinselin adama kendisi tarafından yönlendirilen bir dişi telesoma göndermesi durumunda bunun bir suç sayılıp sayılmayacağını karara bağlamaya çalışıyorlardı...
Ardından Kuckerman davası ortaya çıktı. bay Kuckerman bir seyyar satıcıydı; Bayan Kuckerman bir güzellik salonu işletiyordu. Birlikte geçirdikleri süre azdı; kadın dükkandan ayrılamıyordu, adam ise sıkça seyahat ediyordu. İlişkilerinde bir aracı kullanmaya karar vermişler, ama bunun telesoma koca mı, yoksa telesoma karı mı olacağında bir türlü anlaşamamışlardı.
Bir telesoma da bir elektrot giysisi kuşanabilir ve başka bir telesomayı yönlendirebilir ve bu iş sonuza kadar devam edebilir. Bu fikir yeraltı dünyası tarafından coşkunlukla karşılanmıştı, bir telesomanın operatörünü bulmak bir telsiz vericisini bulmak kadar kolaydır. Polis teleferik hırsızlıkları ve cinayetleri çözmekte hiç güçlük çekmiyordu. Ama eğer suçlu telesoma başka bir telesoma tarafından yönetilirse, ikinci telesoma suçlu bulununcaya kadr, insan "aracısıyla" telsiz bağını koparmış oluyor ve ortada hiç ipucu bırakmıyordu.
Telemate ve Sony katalogları, tanınmış insanların yanı sıra, cücelerden King Kong'a kadar çeşitli telesomalar sunuyordu - sinema yıldızlarıyla birlikte tarihteki tanınmış kişilerin telesomaları, Nefertiti'nin, Kleopatra'nın ve Kraliçe Navarra'nın tekin olmayan yeniden yaratılışları. "Yaşayan veya ölmüş kişilere benzerlik" suçlamasıyla mahkemeye gitmekten kurtulmak için, dolabında Amerkikan Başkanı'nın veya komşusunun karısının bir kopyasını bulundurmak isteyen bir kimse postayla ısmarlanan birleştirilmemiş modellerden yararlanıyordu.
Narsistler kendi benzerlerini ısmarlıyorlardı.......

Faşo Anarşist – Salvador Dali

Ben Dali’yi sevmem. Yalancı, sahte deli. Kralcı, Frankocu, ama bu konuda da yalan söylüyor olabilir. Büyük provokatör. Skandalları da hep aşırı sağcı, kralcı tavırdan yana kullandı. Solcu gibi olmadı hiç. Anarşist aslında ama faşist. Marksist ya da komünist anarşistler olduğu gibi, anarşist faşistler de var. O da biraz faşo bir anarşist, ama o konuda da yalancı.
İstediği kadar yalan olsun, provokasyon yapsın, insan çok iyi bir sanatçı ya da ressamsa duyarsız kalamaz etrafına. Söylediklerine inanmasa bile, aksi olsun diye söylese bile yine kötü, daha da kötü.
İstanbul’daki sergi de insanlarımızın, büyük halk kitlelerinin resme, sanata iligi duymasını sağlayabileceği için önemli. Çünkü basit. Böyle bir sergi Picasso’dan sonra iyi. Ne de olsa konusuna giriliyor, dili resim dili değil, görsel bir dil değil. Dali’nin resminin fotoğrafı daha iyiymiş gibi görünür.
Bu tip ressamların orijinal resimleri daha kötü olur. Dali’nin orijinal resimlerini, Paris’e gittiğimde müzede gördüm. Ayak şeklinde bir bot resmi vardı, güzeldi. Pentür olarak kötü bir ressam; boyası iyi değil, piktüral olarak zayıf. Bir illüstratör aslında, yaptıklarını karikatür ya da tasarım eskizi olarak gösterse kâfi. Mesela saatlerin erimesi bir fikir ama o kadar süsleyip püslemek gereksiz. Çok abartılı biçimde formları uzatır, benim hiç hoşuma gitmez öyle şeyler. Bu açından bakıldığında konseptüelcilerin öncülerinden sayılabilir. Performansçıların da öncülerinden, çünkü bütün hayatı performans. Böylelikle bir şeyleri deşmiş de oldu aslında. Ama mesela 1971’de televizyonda elini cüzdanına götürerek, “İşte benim tanrım, ruhum burada,” demişti. Yani bugünkü paraya tapanların da öncüsü. Zaten Andre Breton, onu çok reklam yapıyor ve gerçeküstü kurallara uymuyor diye gerçeküstücü gruptan kovmuştu…
(KOMET)

(Roll'dan alınmıştır)

Kilise Ayinleri ve Kötü Tiyatro

Aslında bu dünyada kilise ayinleri ve kötü tiyatrodan daha uzun süren başka hiçbir şey yoktur. Eğer yaşamın çok hızlı geçtiğini duyumsarsanız kiliseye ya da tiyatroya gidin. Zaman durur ve siz saatiniz bozuldu sanırsınız.
(Ingmar Bergman)

(Roll'dan alınmıştır.)

23 Eylül 2008 Salı

Deniz Feneri’nin Susurluk’u!

Marmara’da batan Hayat N gemisinin Deniz Feneri Derneği’ne ulaşan ilişkiler zincirini Tuncay MOLLAVEİSOĞLU belgeleri ile açıkladı.

Link

21 Eylül 2008 Pazar

OTORÖPORTAJ

(NewYork’tan Telefonla Bağlantı)
Ben: Burada hava kapalı. Orada açıksa, benim sorularıma gerekli duygusal empatiyi gösterememe gibi bir şansınız var, bu sizi telaşlandırıyor mu?

Ben: Havayı içime çekip istediğim duyguyu vererek tekrar dışarı salarım ben. Bir tek lodosta zorlanıyorum.

Ben: Ştrugatski kardeşleri çok beğendiğinizi söylemişsiniz. Bu onların eserlerinden çalmak için hazırlandığınızı mı gösteriyor?

Ben: Buna çalma olarak bakmayalım. Ödünç alıp öldükten sonra nerede buluşursak orada özür dilemek biçiminde algılarsak daha rahat oluruz kanımca.

Ben: Uçaktan korktuğunuz için mi yanıma gelmediniz? Telefondan sohbet biraz garip oluyor.

Ben: Ben sadece uçaktan değil, her şeyden aynı derecede korkarım. Yaşayamamamın nedeni bu!

Ben: Anlıyorum. Hala ergenliğinizi yaşadığınız söyleniyor. Buna ne diyeceksiniz?

Ben: Bizim ailede ergenlik on yaşla yetmiş beş yaşlar arası sürüyor. Yapabileceğim bir şey yok. En iyisi bunu düşünmeden yaşayabilmek.

Ben: Sinemaya dönecek misiniz?

Ben: Sinema ölmüştür.

Ben: Emin misiniz bundan? Milyarlarca dolarlık bir sektörden söz ediyoruz.

Ben: Evet eminim. Sinema ölmüştür.

Ben: Ya edebiyat?

Ben: Onu ben öldürmeyi düşünüyorum.

Ben: İçinizdeki yıkıcılığın kaynağı nereden geliyor?

Ben: Küçükken çok fazla soru sordum ve hiçbir şeyin cevabını öğrenemedim. Huzursuz bir tabiatım var haliyle.

Ben: O yüzden mi MSN’inize “ölü, sabırlı ve öfkeli,” yazıyorsunuz.

Ben: Onu ben yazmadım, alt benliğim yazdı. Aynı evde yaşıyorsanız en iyisi birbirine fazla karışmamak.

Ben: Geçmişe gitseniz hangi tarihe gitmek isterdiniz?

Ben: Üç dakika öncesine, ilk soruya verdiğim cevabı beğenmedim.

Ben: Değiştirin o zaman.

Ben: Lodosun bi tarafına sokayım. Telefonun da. NewYork’un da!

Ben: O halde, şimdi nereye gitmek istediğiniz konusundaki gerçek cevabı alabilirim.

Ben: Zamanın başlangıcına. Oluşacak her şeyi daha oluşmadan yok etme görevini başarıyla yerine getirirdim. Sadece ben olurdum o zaman. Sadece ben.

Ben: Sizi okuyacak olan milyonlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben: Liberal ve demokrat olduğunu söyleyenlerin kuklalarını yapıp her akşam içten bir dua eşliğinde iğne batırsınlar.

Ben: Başka?

Ben: Derin bir bunalıma düşene dek, neden yaşadıklarını sorsunlar kendilerine ve tam ölmeye karar vermişken akıllarına ben geleyim. Her şeyin sorumlusu olarak beni görüp açacağım 900’lü hattan gerçeği öğrenmeye çalışsınlar.

Ben: Başka?

Ben: Seviştikten sonra masturbasyon çekmeyi alışkanlık haline getirsinler. Böylece doyumsuzluğun ne derece can sıkıcı bir sonuç doğurduğunu görme şansları olacaktır.

Ben: Başka.

Ben: Para verirsen söylerim.

Ben: Ajans bir ödeme yapmıyor röportajlar için.

Ben: O zaman bu kadar. Sen de çabuk geri dön. Evde tonla iş var.

Ben: Tamam…

18 Eylül 2008 Perşembe

Tipor Saksa'nın Şapka Uçurtan Maceraları

Kaybedenler kulübünün şerefli üyesi, uslanmaz insan, patlak mavi gözlü ve sarışın diye kahve köşelerinde "Sarı, hişt, sarı!" diyerek şımartılmış nadide mahalle piçi Tipor Saksa adlı karakterin iki uzun macerasına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
(2004 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Fındıklı Kampüsü'nde üretilmiştir.)

TİPOR SAKSA

Basamaklar ve Dahiler

Basamak basamak çıktım edebiyatın merdivenlerini ve en yukarıda Stanislaw Lem ile Ştrugatski Kardeşler'i buldum.
Bulutların biraz üstünde, temiz havayı içine çekince beyni tıkır tıkır çalışmaya başlıyor insanın.
Kadehimi alçakgönüllü dahilere kaldırıyorum...
Prost!

Ergin Yıldızoğlu

Ergin Yıldızoğlu'nun Küreselleşmeden Sonra bloğuna bakmaya devam edin. Çok şey bulacaksınız.

http://erginyildizoglu.blogspot.com/

Cevabı Beklenmeyen Politik Sorular

Deniz Feneri denizdeki keriz balıkları aydınlatıp sövüşlemek için kurulmuş gibi görünüyor. Dindar malı deniz yemeyen keriz lafını da altına koyunca şu aralar sıkça kullanılan Keriz Feneri benzetmesi ortaya çıkıyor. Peki bu oluşumu koruyana, kollayana, uğruna yüzde altmış medyayı halkın önüne hedef olarak koymaya çalışana, Türkiye ayağındaki sorumluları kolunun sağ tarafına silme doldurmuş okşayana, gerçekleri bir an önce unutturmak için her gün her kanalda her yana saldırana ne deniyor? Keriz Feneri Bekçisi mi?

Memleketteki her şeyle kavgalı birisi o memleketin başına geçebilir mi?

Adalet Bakanlığını da özelleştirip Alman Adalet Bakanlığına satsalar Türkiye’de sayısı belli olmayan hortumcuya, din bezirganına, rant vurguncusuna, doğa talancısına acaba sonunda bir tanecik dava açılır mı?

Memleketteki dağ gibi yığılmış sorunları gizlemek için uygulanan yöntemlerin çokluğu sayesinde hükümetimiz Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hâlâ hak kazanamadı mı?

Ergenekon’un birbirine hiç benzemez, tek ortak noktaları AKP’yi beğenmemek olan sanıklarına karşı girişilen sonu gelmez dalgalar, yepyeni gözaltılar acaba neden her seferinde hükümetin başka alanlarda zora düştüğü zamanlara denk getiriliyor? Bu küçücük, ufacık bir tesadüf mü?

AKP’yi özgürlüklerin, demokrasinin sembolü olarak göstermek için kıçını yırtan liboşlar, yağdanlıklar, biatçılar, gündemdeki beklenmedik gelişmelere uygun olarak yeniden dönüşmeye çalışırken yanlışlıkla kurt adama falan dönüşürler mi?

Ailesinin en uzak efradı bile gemicikler, fabrikalar, madencikler, spor kulüpleri almış, partisine uzaktan şöyle bir gülümsemiş her zat ihale kazanmış, semirmiş birisi nasıl bir başkasına mal varlığını açıklasın der? Ha ha ha!

Üniversitelere türbancı rektörleri doldurunca özgür üniversiteler kurulacak. Hukukta kadrolaşma sağlandı mı özgür hukuk sistemi oluşacak. Medya liboşlarla dolunca, mancosunu yiyip kulağının üstüne yatınca özgür medyamız dünyaya örnek olacak. Herkes AKP gibi düşününce özgürlük ve demokrasi gelecek. Buna ne şüphe! Peki ondan sonra ne yapacağız. Ekonomi de tıkırında giderken, hortumcuları izleyip yutkunarak göbek atmaya mı başlayacağız?

5 Eylül 2008 Cuma

Günün Müzik Menüsü

Sonic Youth - Day Dream Nation - "'croos The Breeze" "Silver Rocket" --- Madrugada - The Deep End - "Running Out Of Time" "Subterranean Sunlight" --- Pink Floyd - Atom Heart Mother - "Summer '68" "If" --- DEUS - Vantage Point - "Slow" "The Architect"

2 Eylül 2008 Salı

Bugün

Bir kuyunun dibine inip yıllar önce oraya fısıldanmış gizleri dinledim. Kendimce notlar aldım.
***
İstiklal’in girişine yalan makineli turnike koyma projemi Büyükşehir Belediyesi gece bekçisi Sami Demirbilek’e sundum.
***
Zabıta kılığına girip varoşlara gittim ve zamanında verilmiş kömür ve erzağın bir gün içinde geri teslim edilmesini istedim.
***
Psikiyatristime Çağan olmadığımı, onun yerine geçmiş bir uzaylı olduğumu söyledim. Bu sefer inandı bana. Hemen toparlanıp beraber içmeye gittik.
***
Muhteşem bir duyguyu şehrin bir yerine gizleyip şairlere telefonla haber verdim. Hala arıyor zavallılar. Birisi bulsa çığlığını herkes duyabilir. Sadece ben değil.
***
Televizyonu kapattım, beynimde oynamaya başladı. Yeni bir teknoloji kullanıyor olmalılar.
***
Yetmiş iki yaşımdaki halimi çocuklarla saklambaç oynarken gördüm. Saklandığı yerden hiç çıkmadı. Çocuklar da ben de sıkılıp gittik oradan.
***

Dr Sayko'nun Günü'ne Geçiş Butonu

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Biliyor muydunuz?

İnsan fakir ölürse reenkarnasyon şansı artıyormuş...
Zenginlere bir daha yaşayıp aynı mücadeleyi vererek para toplamak zor gelirken, fakirlerin içinde ukde kalan o başarma hırsı, onları kedi de, salyangoz da olsa tekrar vücut bulmaya itiyormuş...

24 Ağustos 2008 Pazar

FossurGama Diyaloglar

“Ağbi be bi liran var mı be ağbi, Allah rızası için...”
“Hesap numarını ver, oraya yatıracağım...”

“Gerizekalılar, köpekler, şerefsizler, iğrenç yaratıklar... Allah belanızı versin e mi! Allah belanızı versin!...”
Delice alkışlar meydanda toplanmış kalabalık.

Köpek kendisine delice hırlamaya başlayınca mutfaktaki telefona yönelir hemen Murat bey.
“Alaattin, yine köpekleri karıştırmışız yahu, ha ha ha...”
“Ben karısıyım Murat bey, kocam az önce öldü, köpeğiniz de uyutuldu...”

Zapazoort, zoooot, pıssss, zaaart!
Sakin bir şekilde, kollarını önünde kavuşturmuş bekleyen yönetici sonunda konuşur:
“Eveet, artık toplantıya başlayabiliriz sanırım...”
Bir türlü osurmayı başaramamış, satış departmanından Haluk bey de kravatını düzeltip yerine oturur...

“Öp beni!”
“Ağzım dolu.”

“Arkadaşım, lütfen aşağı inip bir daha bin. Dolmuşa sol ayakla binilmez!”

“DVD’ye insan da yazabiliyormuşsunuz, doğru mu?”
“Hayır, sadece kedi.”

“Alo, lütfen hemen yetişin! Çok acil!”
İtfaiyenin santralindeki ilgili soruyor: “Adres verin, yangın nerede?”
“Yangın değil, beş komando Cudi dağında kaldı!”

“Pardon beyefendi, kitabı ters tutuyorsunuz...”
“Hayır, ben ters duruyorum... Bir de siz tabi...”
Bakar adam çevresine ve kafasını kaşır cıkcıklayarak. “Hay Allah yaa, gerçekten de doğru söylüyorsunuz...”

“Siz de mp3 dinleyin lütfen. Oda orkestrasıyla otobüse binip insanları rahatsız etmeye hakkınız yok.”
“Ama onlar için de bastım akbili, sorun ne, anlayamıyorum.”

SORULAR

Gidip orangutanların arasında yaşamak antropolojik ya da zoolojik bir bilim yöntemiyse bu adamlar niye alabalıkların, aslanların falan da arasında yaşamıyorlar?

Dünyanın tekrar düzelebileceğine inanan birisinin ya peygamber ya da alık olabileceğini düşünenler çoğunluk mudur yoksa azınlık mı?

Din toplumların afyonuysa, bu, Türkiye’de insanların kafası uçmuş demek olmuyor mu? Ayrıca bütün politikacıların da uyuşturucu satıcılığından yakalanması gerekmiyor mu?

Saygı gösterisi olarak, yabancıların önce kıçını koklayıp sonra göğüslerini ısırma geleneğini hala sürdüren bir ülke olsa, o ülkeyle diplomatik ilişkiye giren bir ülke bulunur muydu acaba?

Hükümet bir milyon telefonu dinliyorsa, niye araya reklam koymuyor? Böyle rating hangi dizide var. Hem herkes biliyor dinlendiğini. Sorun yok yani.

Büyük yaratıcının neden insanlara üç hak vermediğini de merak ediyorum. Bir anda ölüp gitmek çok insafsızca.

21 Ağustos 2008 Perşembe

Sporda Yeniden Yapılanma

Sanki beş yıldır bu ülkeyi, federasyonu onlar yönetmiyormuş, her yerde fütursuzca kadrolaşmıyorlarmış gibi, Başbakanımız, eski spor bakanı yeni adalet bakanımız ve türlü türlü birinci elden suçlu politikacımız, Beijing olimpiyatlarından büyük dersler çıkardıklarını, sporcularımızdan böyle bir başarısızlık beklemediklerini, yeniden yapılanmanın zamanının geldiğini falan söylüyorlar.
Olimpiyatlar gerçekten önemli bir gösterge. Madalya sıralaması ülkelerin ekonomik başarılarına, büyüme performanslarına göre şekilleniyor sanki. Orada yedinci sırada bir Kore'yi görmek kimseyi şaşırtmıyor, çünkü her alanda atılımda olan, kendi ürünleriyle pazarda önemli bir yer edinen bir ülke bu. Ya da Çin'i birinci sırada bulmak. Amerika'nın nasıl da adım adım eridiğini olimpiyatlar açıkça gösteriyor. Bir de Türkiye'nin cahil kadroların elinde yok oluşunu, vizyonsuzluğunu, organizasyon yoksunluğunu, her alana doldurdukları badem bıyıklılarla ülkenin değerlerini talan etmekten başka bir yetenekleri olmadığını...
Çıkardıkları ders ne acaba? Belki de imam hatiplerdeki spor saatini iki saat kadar daha arttıracaklardır. Bu ülkede her şeyin kurtuluşu imam hatiplilerse sporu da onlar kurtaracaktır belki.
Belki de özelleştireceklerdir sporu. Çin şirketlerine devredeceklerdir her branşı.
Sporcu duasına çıkması için direktif vereceklerdir tüm imamlara.
Son anda paniğe kapılıp parayla bir sürü yabancı sporcu devşirmeye kalkan ama onların bile kalitelilerini bünyelerine katabilecek kapasiteye sahip olmayan bu Allahlık alibey adamlara gülüp geçmek de bir çare ama ülkemizin onuru noolacak.
Beğenmedikleri Cumhuriyet döneminin atılımlarından doğan mirası gün be gün yiyip bitirirken, ne kadar da acınacak bir halde olduklarını görebiliyorlar mı acaba?
Tek temennimiz bu olabilirdi doğrusu...

Rating Numaraları

Rating ölçer olarak kullanılan ev-profil hanelerinin değiştirildiği ve Regaip kandilinin artık gün birincisi çıktığı söyleniyor. Akıllıca. İstediğin şekilde kullanıcı portföyüyle rating kovalayan reklamcı zihniyetini karşı karşıya getir, böylece televizyonların program vizyonunu bambaşka bir anlayışa kaydır. Hem de kolayca.
Günde beş buçuk saat televizyon seyreden yurdum insanının düğmeleriyle oynayıp ülkeyi karanlığa sürüklemek tereyağdan kıl çekmekten daha zor değil.
Peki bu rating komedisine, yıllar yıllar boyu hangi sebepten reklamverenler (şirket sahipleri)karşı çıkmıyor? Öyle ya. Rating haneleri pek de öyle kaymak tüketici profilinde görünmüyor. Varlıklı-tüketici-kesesi kabarık kesim siyasi nedenlerle dışarıda bırakılırken ve halk böyle istiyor ibaresine uyacak bir küçük halk portföyü oluşturulurken neden susuyorlar?
Yoksa emperyalist güçlerin bir numarası mı bu? Aman ha. Bu lafı kullanmak yasak. Türkiye'de demokrasi var, emekçi yok. Demokrasi var, emperyalizm-kapitalizm yok. Demokrasi var rating var düşünmeyen, isyan etmeyi bilmeyen bir güruh var, rating var, bir tane dişe dokunur televizyon üretimi yok.

14 Ağustos 2008 Perşembe

Gördünüz mü?

Sağır dilsiz olup da meramını kanatlarıyla anlatan bir papağan gördünüz mü siz hiç?

Prof Dr. Sayko arkadaşım aradı: Öyle bir şey değil de karnından konuşan, vantrolog bir papağan gördüğünü söyledi. O da ilginçmiş...

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Çuval hesabı

Bir işçi = yarım çuval
İki işçi = bir çuval
on beş işçi = kurtarma filikası sigortası
bin işçi = grev

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Ucuz Filmlerden Doğan Ucuz Yaratımlar

Vatan kitap için bir eseri (Ölülerin Bilgeliği -Rodolfo Martinez) incelerken, son dönemde çekilen filmlerin, senaryolarındaki boşluk-saçmalık-şişirmeleri nasıl da hızın-efektlerin-kurgu numaralarının arasında yok etmek üzere uzmanlaşmış yaratıcıların imzasına başvurduklarını ve sinema sektöründen feyz alarak benzeri bir stili kitaplarında kullanmaya çalışan yazarların ise nasıl da zavallı bir duruma düştüğünü düşündüm bir an. Ve sanat tüketicilerinde gerçekten derinlemesine bir etki yaratacak bütünlüklü eserlere ulaşmanın her geçen ay-yıl-asır daha da zorlaştığını...

8 Ağustos 2008 Cuma

FossurGama Sunar: Evdeki Huzur

İtfaiye erleri alevlere boğulmuş eve dalar kapıyı kırarak. Sonra durup bakarlar soğukkanlı bir şekilde, o acayip manzaraya: Bir sürü budist bağdaş kurmuş huzurlu huzurlu yanmaktadır.
“Hımm, iş icabı yakmışlar evi, gidelim,” der şef.
“Boşu boşuna geldik buraya kadar be,” der yardımcısı…

FossurGama Sunar: Garson!

Garson masadaki kalantor zatın önüne bonfilesini getirir. Yerleştirir tabağı ve bekler. Adam elini cebine sokup çıkarttıktan sonra garsonun ağzına doğru uzatır. “Al oğlum!” İştahla eğilip, o şişman elde ufacık kalan şekerleri yalayıp yutar garson ve sevinç içinde lokantanın içine doğru rüzgar gibi uzaklaşır.

Vize Uygulaması Başladı

Orduya fındık toplamaya giden güneydoğulu işçiler, başbakanın eski danışmanı, yeni Ordu valisi Ali Kaban tarafından yasak getirildiği için il sınırlarından içeriye sokulmuyorlar. Böylece de Türkiye sınırları içinde fakirlere vize uygulaması başlamış oluyor. Hayırlısı.

1 Ağustos 2008 Cuma

FossurGama Sunar: Adın Ne Senin Oğlum?

Açılan kapıdan içeri dalıp, hızlı hızlı soruyor takım elbiseli adam. “Hastamız nerede?”
Elinde ağır bir çanta var. Keli yağlanmış gibi parlıyor. Yanında ince uzun, asistanı olduğu belli olan, kaytan bıyıklı bir tip daha var.
Evlerine bir kurtarıcı gönderilmişçesine bir coşkuyla “Buyrun doktor bey, ah ah, buyrun, hemen şu odada,” diyor kadın ön tarafa geçip telaşla yürürken. “Şeey, bir şey içer misiniz?”
“Yok istemez, acelemiz var zaten.”
Kapı açılıyor. İçeri doluşuyorlar. Orada, dönüp ziyaretçilere bakan saçı sakalı birbirine girmiş adamın, hafızasını yitirdiği boş bakışlarından belli oluyor.
“Bu mu?” diyor doktor kadına bakarak.
“Evet doktor bey.”
“Hımm,” diyerek ilerliyor doktor. Hastanın yanına kadar gelip bir anda, dizini taşaklara gömecekmiş gibi yaparken “Müüipck!” diye bir ses çıkarıyor.
Hafızasını kaybetmiş adam öne doğru bükülüp korkuyla bakıyor ona.
“Adın ne senin oğlum?” diyor Doktor birden.
“Burak,” diyor hasta kafasını, sanki alnına at sineği konmuş gibi sallayarak. “Evet, Burak, Burak’ım ben.”
Dönüp hızla kapıya varıyor Doktor, çantasını alıp “Hadi Altan, gidelim artık,” diyor. “İyi günler Aygül hanım.”

Kayıp Ülkenin Masalları: O Gece Salonda

Kendine bir viski koymuş, elindeki kitaba yoğunlaşmaya çalışıyor Harun bey. Beş dakika anca dayanıyor yine. Sıkıntılı bir nefes salarak ayağa kalkıyor ve camın oraya gidiyor. Yolun üstünde, tek tük arabalar ve aynı yoğunlukta birkaç kişi var yürüyen. Sis yavaştan iniyor yokuşun üstünden, ele geçiriyor apartmanları. Dalıp gidiyor o, bir an. Sonra bir yudum daha alıyor içkisinden ve sinirli bir gülüşle birlikte kafasını sallıyor. Kırk yaşında hâlâ bekâr olmanın, sevmediği bir işte çalışmanın ve en kötüsü canını sıkan daha daha onlarca şeyi değiştirmek için artık aklına hiçbir çözüm gelmemesinin aczi üstüne çöküyor. Omuzları aşağıda dönüp koltuğuna oturuyor yine. Televizyonu açmak için kumandaya uzanıyor ama vazgeçiyor. Kitabına bakıyor yan gözle ve o tam da o sırada kapıya vuruyor birisi.
Tak tak tak!
Kalkıp yürürken aklında sorular dolaşıyor. Bir umut yürüyor içine. Sevim mi acaba?
Kapıyı açıyor. Bulamıyor kimseyi ve hazırladığı lafları yutkunup midesine göndermek zorunda kalıyor. Şaşkınlıkla uzanıp merdivenlere bakıyor. Aşağıya ve yukarıya. “Allah Allah!” deyip içeri giriyor sonra. Yerine otururken haliyle bunun bir şaka olup olamayacağını tartıyor kafasında. Belki aşağıda tadilat yapıyorlar. Ama yok, diyor kendi kendine. Kapıdan geldi gürültü. İçkisinden son yudumu alıyor ve içten içe sabırsızlıkla beklediği ses yine ortaya çıkıyor bir anda.
Tak tak tak!
Hemen koşturuyor oraya. Kapıyı yıldırım hızıyla açıyor, birisini görmeyi beklemediği için sonraki hareketi hazır, koridora sıçrayıp bakıyor merdivenlere. Hayır, yine bulamıyor bu pis oyunun hazırlayıcısını!
Kapıyı ittiriyor ve hemen arkasına konuşlanıp bekliyor bu sefer. İki dakika, üç dakika, dört dakika. Sıkılmaya başlıyor. Pencereye gidip orayı mı gözlemesi daha doğru?
Tak tak tak!
Öyle bir hızla açıyor ki, vuranın kaçabilmesi ihtimal dahilinde bile değil. Ama yok. Kimse yok ortalıkta! Bir kat aşağı iniyor paldır küldür. Ayak sesi falan da duymadığı geliyor aklına. Dairesine yürürken kafası karışmış durumda. Uzun bir sopayla mı vuruyorlar? Hayır, yine olmaz.
İçeri giriyor. Koltuğuna gidiyor. Kulaklarının dikkatine kalbinin vuruşları giriyor sadece. Fazla uzun sürmüyor ama bekleyişi.
Tak tak tak!
Hiçbir şey yapmıyor. Biraz da korkudan. Anlam veremediği bir şeyle uğraşmak istemiyor. Sonra fikrini değiştiriyor. Bir öfke seli sarıp ele geçiriyor vücudunu. Sonraki vuruşla birlikte koşturup iyice bir küfür saydırıyor apartmanın boşluğuna. Kızgınlığı yankılarla yokolup gittiğinde ne yapacağını bilemeden bir kez daha içeri yollanıyor. Bir viski daha dolduruyor kendine. Bardağı ağzına götürürken elleri titriyor. Koltukta otururken buluyor kendini sonra. Televizyon açık.
Tak tak tak!
İşte o anda aklına bir şey geliyor. Televizyonu hızla kapatıp dönüyor ve bağırıyor:
“GİRİN!”
Kapı nasıl olduğunu anlamadan dışarıdan açılıveriyor.
Bir şövalye ağır zırhıyla içeri giriyor. Başlığı elinde. Diz çöküp “Lordum, ordular hazır, sizi bekliyoruz!” diyor. Bir yandan da içerinin dekorunu görüp hayretler içine düştüğü belli oluyor. Yarım yamalak kaldırdığı sert bakışları soru işaretleriyle dolu.
Harun bey dikiliyor olduğu yerde. Az önce yoğun bir şekilde hissettiği korku ve panik, merakın engin denizinde batıp gidiyor. Yürüyor kapıya doğru. Şövalyenin yanından geçip yemyeşil çayırlarda kalkanları ve mızraklarıyla bekleyen binlerce askere bakıyor. Ciğerlerine tertemiz bir hava doldurup apak mermer merdivenlerde bir adım aşağıya iniyor. Coşku yükselip ele geçiriyor her yanını. Dönüp çarçabuk kapatıyor kapıyı. Ve o aşağı inerken ordudaki askerlerin şapkaları havaya uçuşup tezahürat başlayınca ağlayacakmış gibi oluyor. Durup başı dimdik bakıyor. Kaldırıyor bir elini havaya. Sadece rüzgarın sesi kalıyor ortalıkta. Bağırıyor.
“Nasılsın asker!”