24 Kasım 2010 Çarşamba

Karşılaşma

Donmuş tarlalardan geçiyorduk bir vagonla
şafakta.
Kızıl bir kanat havalandı karanlığın içinde.
Ve birden koşarak bir tavşan geçti yoldan.
İçimizden biri eliyle gösterdi bize.
Aradan çok zaman geçti. Artık ikisi de sağ değil,
ne tavşan ne de tavşanı eliyle gösteren adam.

Ah sevgilim, neredeler, nereye gidiyorlar.
Elin çakıp sönüşü, koşunun hızı, çakıl taşlarının çıkırtısı.
Çektiğim acıdan değil, meraktan soruyorum.

Czeslaw Milosz

Bir Başka Öneri

(Topçu Yoldaş Cantona'nın Devrim Formülü - Mustafa Sönmez)
Bizde banakalarda 564 milyar TL mevduat var. Bunun 380 milyar TL kadarı tasarruf mevduatı. Görünürde, banka cüzdanı sayısı 75 milyon kadar. Bu 75 milyon kişi demek değil. Bir kişinin 5-10 hesabı olabilir. Şimdi bakın ne durumdayız.: Bankalarda 1 milyon TL'nin üstünde mevduatı olan cüzdanlar on binde 3 ama bu mutlu azınlığın toplam mevduattaki payı yüzde 46.6 Bankadaki birikimi 250 bin TL ile 1 milyon TL arasında olan rantiyelerin toplam cüzdan sahipleri arasındaki oranı binde 2 ama mevduattaki payları yüzde 14.5 Şimdi, birikimi 250 bin TL'nin üstünde olan rantiyelere toptan bakalım: Sayıları binde 2.3 ama parnın yüzde 61'ine sahipler. Onlara, 50 bin liranın üstünde birikimi olan cüzdanları eklersek ne oluyor: Cüzdanların yüzde 1.2 kdarı bankalardaki paranın yüzde 80 küsuruna hâkim. Bunlar, öyle böyle değil, bankaların yılda verdiği 35 milyar faizin yüzde 80'ini alıyorlar. Hesap sayısı 75 milyon ama bunun yüzde 54'ünde para yok. Öyle olunca mevduatın yüzde 80'ine sahip olanları yüzde 1 değil de yüzde 2 yapalım, sonuç yine değişmez.
Şimdi Cantona yoldaşın devrim için formülünü bizim mudilere önersek; bunlardan paranın yüzde 80'ine hükmeden yüzde 1-2lik rantiyeler eyleme katılmaz. Diğer yüzde 98 eyleme katılsa bile cürümleri kadar yer yakarlar. bizdeki bu gelir-servet eşitsizliği, Avrupa'da farklı mı? Bizdeki kadar olmasa da orada da yüzde 1'lik azınlık hâkimiyeti var. Cantona, "Bütün mudiler birleşin" sloganıyla suya yazı yazıyor. Klasik ama her zaman geçerli devrim formülü ise şudur: "Bütün işçiler birleşin"
Çünkü birikime can veren tasarruflar değil, işçilerin karşlığı ödenmemiş emekleridir. Birikim çarkı onlarla döner, onlar durursa çark da durur.
Yeine de, mevduat sahipleri ile de olsa "devrim rüyası" görebilen Cantona'ya bin selam...

Ecevit'in Falı

1983 Ekim'inde Ecevit Cüneyt Arcayürek'e neler olacağının falını çıkarıyor:
 "MGK aslında iktidara Anavatan'ı getirmek istiyor. Turgut Özal'la iki yıl birlikte çalıştılar. Elbet, kimi isteklerini açıktan söyleyemiyorlar. Önce Ulusu'nun ismini ortaya attılar. Başaramayınca Sunalp'ı buldular. Öyle ki kimi bakanlara 'Siz bu partiye girin, nasılsa iktidar olacak, bakanlığınız devam edecek!' dediler.
Asıl hedefleri sivil-asker görüntüsü veren Turgut Özal'dı. Onu hazırlıyorlar.
Özal kazanacak; Marksistlerden bile (bunu söylerken gülüyordu) hatta CHP'den bile Özal'a oy verenler olacak. Böylece Anavatan iktidara geliyor, getiriliyor.
Özal'la ülke Friedman modeliyle yönetilecek.
Televizyondaki açık oturmlarda Özal'ı halka daha da ısındırmak, oy almasını sağlamak için Genelkurmay'daki teknisyenler hazırlandı.
Eski AP oyları Özal'a kayacak. Demirel bu gelişmeyi engelleyemez. Askerler Demirel'i mahkûm etmenin yollarını arıyorlar. Yarın Özal kazanırsa sonuç AP'nin desteğine bağlanacak."

Bir Öneri

Sarkozy karşıtı göstericiler kilometrelerce yürüyüş yapacaklarına bankaya gidip tüm paralarını çeksin, sistem çöksün.

Eric Cantona

23 Kasım 2010 Salı

Zamansız Adamın Anıları

“Ben Tanrıyım!” diye öfkeyle bağırıyor, meyve kasalarından birini yola koyup üstüne çıkmış adam. Üstü başı yırtık pırtık. Çıplak ayakları kirden neredeyse siyah. Göğsüne, bıçakla derin bir şekilde kazınmış çarpıya bakıyorum. Derisi pıhtılarla kabarık. Gözlerimi almaya çalışıyorum oradan, midem bulanmış.
Kimse ilgilenmiyor. Bir kişi bile bakmıyor ondan tarafa.
Ağzından köpükler saçarak bağırıyor o yine. “Tanrıyım ben! Tanrı! Allahın belaları, buraya bakın!”
Kimse döndürmüyor kafasını. Telaşla yürüyor, telaşla konuşuyor, telaşla tıkınıyorlar.
“Tanrıyım ben!”
Toplanıyor kapkara bulutlar yukarıda. Şimşekler birbiri içine girerken sarhoş bir örümceğin ağını taklit ediyor. Bir homurtu yükseliyor yerin altından. Titriyor beton.
“Sizi pezevenkler, beni dinleyin diyorum!”
Duruyor birisi ansızın. Yaklaşıp, cebinden çıkardığı bir lirayı kasanın üstüne koyup hızla uzaklaşıyor.
Suratı değişiyor adamın. Mahcup bir gülümsemeyle, çenesini hızla aşağı indirirken “Çok sağolun,” diyor titrek bir sesle. Bağışçının arkasından duygulu bakıyor bir an ve şak diye yine öne çıkarıyor göğsünü, iyice dikilip şöyle bir sallanıyor parmak uçlarında. Gözlerine ateş yürüyor.
“Tanrıyım ben!” diye bağırıyor tükürükle dolu. “Canınıza okuyacağım bir gün, göreceksiniz…”

Zamansız Adamın Anıları kendine ait blogda tüm hızıyla sürüyor...

Modern Şehirler


Yang Yongliang

Güdülebilitemiz

Koyun güdenler değneği kıçın sağ ya da sol lopuna indirip “hoo” diye bağırdığında hayvanın istenilen yöne atılacağından emindir. İnsan güdenler ne bağırır ne değnek sallar. Bilir ki, zaten herkes olabilecek en yanlış yöne kendiliğinden büyük bir hevesle gidecektir.

Neyin Peşindeyiz?

Biz ne hayatı taklit eden bir sanat ne de sanatı taklit eden bir hayat istiyoruz. Biz yavşakların götüne sokup patlattığımızda insanların üstüne küçücük, rengarenk vicdan azabı parçaları yağdıracak bir şeylerin peşindeyiz.

Turistlere Özel

Türkiye’de
gezip görülebilecek yerler sıralamasında bir numara: Hapishaneler.

Sessiz Olun!

Sessiz sinema en azından ucuz ses efektlerini aşmış bir sinemaydı.

Bir Kitap

Bir kitap okuyup hayatı değişecekler bir dernek kursa şu hayatta neyi değiştirebilirler acaba?

Holger Droste













22 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Aptalın Beynine Yolculuk

Limanda Düzen

Zamansız Adamın Anıları

Kafamı çevirdiğimde görüyorum onu. Bankamatikte sırada duruyor. Gülüşünde garip bir hava var. Orada ne zamandır kendisine bakmamı bekliyormuş gibi cilveyle önüne dönüyor hemen. Dilini dudağının üstünde gezdirdikten sonra çekimime karşı koyamıyormuş gibi ama yine de alaycı bir ifadeyle bana çeviriyor başını. Adımlarımın öne doğru istemsizce atıldığını fark ediyorum aramızdaki mesafe her saniye biraz daha erirken. Tüylerim ayakta, yanaklarım ateşler içinde ilerliyorum ağır ağır. Kısa eteğinin altında pürüzsüz teni özel bir alaşımla kaplanmış gibi parlıyor. Yutkunurken boynuna çevriliyor gözlerim. Isırma isteği yürüyor aklıma. Üstüme çullanan delice ihtirastan kurtulmak için başımı sallarken, yandan açılmış beyaz göğsüne takılıyor gözlerim. Arkasındayken nasıl olup da göğüslerini görebildiğimi anlayamıyorum. Ağzımdan gömleğime damlıyor galiba salyalar. Tükürüklerimi geri alma gayretiyle ağzımı salakça buruşturup iğrenç bir ses çıkartırken gülüyor birisi yanımdan. Parasını alıyor kadın. Dönerken kaçamak bir bakışla görünmez bir zincir çekiyor aramıza. Dalgalanıp bükülüyor sanki hava. Büyülenmişçe yürüyorum peşinden. Sağdan ikinci sokağa sapıyor kırıtarak. Dizlerim titriyor benim. Kıçının devinimiyle kafam sağa sola yatınca kıkırdamalar geliyor arkamdan. Dönüp baksam mı diye düşünmeye çalışırken düşünceler de dağılıp gidiyor sokağın savruluşuyla. Kadının yuvarlak omuzlarını incelerken buluyorum ben kendimi. O sırada hiç beklemediğim garip bir şey yapıyor o. Omzundaki şalı çıkarıp yere atıyor. Kafam karışmış, yaklaşıyor, başında bir an duruyorum.

“Al al!” diyor birisi arkamdan yalakça.

Çöküp alıyorum ben başkaca bir seçeneği aklıma bile getirmeden. Ve biraz ileride bu sefer yeleğin bırakıldığını görüyorum yere. Neredeyse koştururken buluyorum kendimi az sonra. O bir başka sokağa saparken ben yün yeleği aceleyle kapıyor ve onu kaybetme korkusuyla bir çabuk köşeye yollanıyorum. Orada, ayağını şuh bir hareketle kaldırıp topuğunu düzeltirken bir an için bakıyor bana. Kumral saçları yüzünden saçılan beyazlığı örtemiyor. O garip gülüş aynı yerde aynı şekilde duruyor. Dizinden bileğine bir şelale gibi akıyor şehvetin yumuşacık tülü…

“Yürüsene lan!” diyor birisi yüksek sesle.

“Neyi bekliyor acaba?” diye soruyor bir başkası.

“Şşşt,” diyor yaşlıca bir ses, boğuk.

Öne doğru bir adım atmamı bekliyor sanki kadın. Birden havalı bir hareketle dönüp binadan içeri girerken sokak titriyor. İç içe geçiyor boyutlar. Kapının önünde buluyorum kendimi o an. Onun merdivenleri çıktığını da aynı zamanda görüyorum. Eteğini sıyırıp yere bıraktığını! Kıçının diriliğine kondurulmuş bir kelebekten farksız şeffaf pembe donundan aşağıya mavi topuklularına kadar iniyor gözlerim. Yutkunuşuma koca bir top güllesi karışıyor.

“Yapamayacaksan yoldan çekil arkadaşım,” diye fısıldıyor birisi, kulağımın hemen yanında.

Yukarı doğru koşturup karanlığın içine batıyorum bir çabuk. Eteğin üstüne bastığımı kasıklarıma vuran heyecan dalgasından anlıyorum. Topuk sesleri sert ve tok oturuyor kulaklarıma. Dönüp baktığımda ne merdivenleri ne de duvarları görebiliyorum.

“Hepimiz için becermelisin onu,” diyor birisi arkamda.

Kaslarımdan başka hiçbir ipucu yok merdivenlerden yukarıya çıktığımı gösteren. Soğuyor yavaştan, alnımdan yanaklarıma süzülen terler. Gıcırtıyla açıldığını duyuyorum bir kapının. Şuh bir kahkaha geliyor ardından. Diken diken oluyor ensemdeki tüyler. Yankılar ayaklarıma dolanıyor. Ona seslenme isteği içinde, bunun doğru kaçıp kaçmayacağını düşünürken susuyorum. Işıklar yanıyor birden. Zorlama gülüşü bir kat kadar üstümde, dairenin içinden çıkıp kulağıma uzanıyor. Tırabzana tutunup yukarıya çekiyorum kendimi. Bacaklarının pürüzsüz fildişi ışıklarına doğru sürükleniyorum beynini yitirmiş bir alık gibi. Kapının önünde dururken ne yapacağımı bilemiyorum. Ani bir kararla adımımı içeriye atınca bir alkış tufanı kopuyor merdivenlerden. Uzatıyorum kafamı. Salon boş. Diğer tarafta iç odalara uzanan koridor da ıssız. Yürüyorum tedirgin. Banyonun önünden geçerken açık bırakılmış sıcak suyun buharı yanaklarıma vuruyor. Heyecan yüreğimi sıkıştırıyor. Korku mideme çöreklenmiş bir yılan, boynunu ağırdan havaya dikerken, salaklık etme, git buradan, diye tıslıyor. İki adım daha ve yatak odasının kapısında duruyorum artık. Kapalı perdelere sırtını vermiş, bir parmağını ağzına sokmuş, ayaklarından birini duvara dayamış, şehvetin sık soluklarıyla bana baktığını görüyorum onun. Gülmüyor artık. Hiçbir şey söylemiyor. Sadece izliyor, loş bir ışıkla yıkanmış. Koridora bakıyorum çekingen ve kaçışıyor gölgeler telaşla. Belli belirsiz kıkırdamalar geliyor dışarıdan.

Bir saatin sesi yükseliyor o an. Sanki birisi kol saatine mikrofonu dayayıp anfinin volümünü köklemiş, sesi devasa kolonlara vermişçesine zangırdıyor her yer. Tik tak, tik tak… Avuçlarımı kulaklarıma bastırarak yere çökerken çenem acıdan sonuna kadar açılıyor. Bir inilti kopuyor boğazımdan. Yerin, ayaklarımın altından kaydığını algılayabiliyorum. Gülüyor o şimdi. Cinsel mesajlarla dolu, tatlı, yumuşacık bir gülüş. Sağır mı yoksa? Yelkovanın vuruşu bir tıkla geriye atıyor. Gözlerimi koridorda açıyorum o an. Ve kurulmuş gibi ayağa fırlayıp yukarı koşturuyor, evden içeri dalıyorum. Yatak odasının önüne geldiğimde aynı pozda aynı şekilde bakarken buluyorum onu. Nefesimi düzene sokmaya çalışır, öne doğru bir adım atarken şüpheyle duvarları gözden geçiriyorum. Çıplak beyaz göğüsleri bakışlarımı üstüne çekiyor hemen. Sık sık soluk alıp verdiğini görebiliyorum. Parmağını ağzından çıkarıp göğüslerine kaydırıyor. Yürüyorum. Yaklaşıyorum. Yanında duruyorum. Elim uzanıp saçlarıyla buluşuyor ve kadın ağırdan, yerçekiminin onun üzerinde pek de hükmü yokmuşçasına yana devriliyor. Dehşet içinde bakıyorum yere. Çöküp bedenine yapışıyor, ayağa kaldırıyorum boş bir çantadan farksız. Boynunu tutup var gücümle sıkarken terler fışkırıyor alnımdan. Anlamsızlık canımı almış küçük bir bebek gibi sıkıştırıyor. Vıyk vıyk sesler çıkıyor kadından. Plastik o. Sadece plastik…

Zamansız Adamın Anıları, kendine ait blogda yoluna devam ediyor...

Jacek Kaczyński







21 Kasım 2010 Pazar

Dış Kapının Sesi

7 kişi sabah fabrikadan bozma bir ofiste ya da ofisten bozma bir fabrikada uyanırlar. Neden orada oldukları hakkında hiçbir bilgileri olmadığı gibi, geçmişleri hakkında hatıraları da bölük pörçük ve fazlasıyla genel akla aittir. Kapının üstündeki koca megafondan bir ses onlarla konuştuğunda aralarında bu salak yerde ne aradıklarını tartışmakla meşguldürler. Bir şeylere direndiklerini hatırlamaktadırlar. Ama neye? Megafondaki sesi dinleyip içeri gönderilen temsilcilere itaat etmeleri hayatlarında neyi değiştirebilir? Ya da direnmek... Ne için olduğunu bilmeseler de, bir şekilde direnmek,  anlamı ve amacı sonradan oluşturma gücüne sahip bir şey midir? İnsanlıklarını onlara geri kazandırabilecek midir? Ya masanın üzerindeki şu kırmızı telefon, vicdanları olduğunu söyleyen ve tam dışarı çıkmak üzereyken onları uyaran o ses, neyin peşindedir? Kendi vicdanlarının kötü olabileceğini düşünmek günümüz şizoid insanının beynine çöreklenmiş bir lanet midir?

Dış Kapının Sesi, adlı absürd tiyatro eserim kendine ait blogda, okurlarıyla buluşuyor...

17 Kasım 2010 Çarşamba

Javier Marin






Ezberibozuk - Ortalarda Görünmeyen Fotoğrafa Yorum

Aziz Nesin’in itfaiye eri tarafından azgın cahiliye güruhunun kucağına düşürülmeye çalışıldığı fotoğraf yüzyılın en acıklı fotoğrafıdır. Times’ın anlı şanlı karelerine girmemesi enteresandır. Petrola bulanmış bir karabatak ya da kemikleri görünen bir Afrikalı çocuk bu inanılmaz toplumsal ihanetle baş edemez. Ama şüphesiz küresel güçlerin kirli elleri üstünde havaya kaldırdığı günümüz işbirlikçi yazarlarının o dehşetengiz kendinden emin pozları eder. Çünkü aşırı düşmüşlük de irade gerektirir. Yeni postmodern sanatçıların Warhol fırça darbelerini bu riyakâr suratların üzerine vuracakları aşikâr.

Ezberibozuk - Fısıltılar

Fısıltı gazetesinin tirajı düştükçe tabloid gazeteler daha çok yalan söylüyor. Kendini kandırma sanatı bir Türk dövüş sanatı olarak tescil edilip, hak ettiği salonlara bir an önce kavuşmalı. Televizyonlarda söylenen mantık ötesi lakırdılar kulaktan kulağa aktarılırsa saf gerçeklere dönüşebilir. Bu da bize bir umut olsun.

Ezberibozuk - Altın Günü Sergileri

Türkiye’de sanat ortalıkta sanatçı olmadan da yapılan bir şey oldu. Bu bir devrim! Amaç herkesi sanatçı kılarak sanatı yok etmek belki de. Yüksek sanatıysa rant marketlerinde tek tip reyonlara yerleştirmek.
Yolunuz düşerse, anlı şanlı galerilerdeki kokteyllere bir göz atın. Altın günü resim sergileri koyuyorum adlarını.

16 Kasım 2010 Salı

Junk Auto Parts Art - James Corbett






Ezberibozuk: Burada Yaşamak Kolay mı Zor mu?

Artistsen kolay, olduğun gibiysen zor. Kulağının üstüne yatıyorsan kolay, tavır alıyorsan zor. Tüccarsan kolay, üretiyorsan zor. Düşünce hırsızıysan kolay, yaratıcıysan zor. Adam tanımanın kendini geliştirmekten daha önemli olduğunu düşünüyorsan kolay. Yaşamını analitik mantık üzerine kurmuşsan zor, biatçıysan, düşünmeden çıkarcılığı olumluyorsan kolay. Genel geçer safsataları temcit pilavı gibi tekrarlıyorsan kolay, devrimci değişimin peşindeysen zor.