Türkiye'de polis tarafından durdurulursanız, katil ya da tecavüzcü olduğunuzu söyleyin. Derhal serbest bırakılırsınız.
Si vous vous faites arreter par la police en Turquie, dites que vous êtes violeur ou assassin, vous serez liberé tout de suite alors.
If you get stopped by the police in Turkey, say you are rapist or murderer. You'll be released immediately.
Ethem Sarısülük
türkiye ve gerçekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye ve gerçekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Haziran 2013 Pazartesi
4 Haziran 2013 Salı
3 Haziran 2013 Pazartesi
27 Nisan 2013 Cumartesi
31 Aralık 2012 Pazartesi
Cesaret Cesaret Cesaret
Ücretli Sınıf: ‘Senede Bir Gün’ - Mustafa Sönmez
Ücretiyle geçinenler, yani mavi-beyaz yakalı tarım, sanayi, inşaat, hizmet sektörü çalışanları, kamu çalışanları, memurlar Türkiye toplumunda sayıca en ağırlıklı kesimi oluşturmayı sürdürüyor ve her geçen yıl da çoğalıyorlar.Nâzım’ın, “Toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar” diye yazdığından bu yana, daha da çoğaldılar. 2012 Eylül itibarıyla 25.4 milyon olan toplam çalışanların yüzde 63’ünü, yani 16 milyonunu ücretlileroluşturuyor. Bunlara “yedek işçi” olarak adlandırılan 2.5 milyon resmi işsizi ve en az 1.5 milyonu bulan “sayılmayan işsiz”i eklerseniz, sayı 20 milyona ulaşıyor. Müthiş bir ücretli ordusu aslında… AKP rejiminde hızlı bir “işçileşme” (proleterleşme) sürecinden söz etmek gerekir. 2003’te 10 milyon dolayında olan ücretli sayısı 2012 sonuna doğru 16 milyonu buldu. Demir, kömür ve şeker /ve kırmızı bakır, ve mensucat/ ve sevda ve zulüm ve hayat… Tarımdaki gerilemenin kentlere püskürttüğü kadın ve erkek, vasıfsız, yarı-vasıflı genç emek kitlesi, inşaat, turizm, hizmetler, giyim, tekstil, gıda gibi emek-yoğun sektörlerde ücretli emek oldular. Düşük ücreti, sigortasızlığı, güvencesizliği sineye çekerek işe koşuldular. Ücretlilerin 3.5 milyona yakını kamuda; 2.6 milyonu memur(4/C) statüsünde 850 bine yakın da kamu işçisi var (Eylül 2012). Bunlar, “kitabına uygun” çalıştırılanlar. Geriye kalan 12.5 milyon ücretliden yaklaşık 4 milyonu kaçak, yani sigortasız çalıştırılıyor. Neredeyse her 3 özel sektör işçisinden 1’i demek bu. Büyük bir ayıp, çağ dışılık!.. Bu, aynı zamanda büyük bir lütufla(!) 774 TL yapılan asgari ücretin bile altında çalışanlar ordusu demek. Ücretlilerin ücret ve maaşlarının iç açıcı olmadığı sır değil. Bu konuda bir de bilgilerin sisler arkasında tutulması gerçeği var. Maliye, en az memur maaşını 2012 için aylık 1.608 TL olarak, ortalama memur maaşını da 1.800 TL olarak açıklıyor. Bu maaşlar, işçi ücretlerinin yanında tabii ki “lüks” kalıyor. 774 TL’ye çıkarılan asgari ücretin bir katı bile 1500 TL’nin biraz üstü demek ve bu çoğu işçi için geçerli bile değil. Özellikle inşaat, turizm, tekstil-konfeksiyon, gıda gibi düşük vasıflı emek istihdam eden işkollarında ücretlerin düşüklüğü 2012 için de geçerliğini korudu. Göreli yüksek ücretler yüksek kârlılığın söz konusu olduğu bazı sanayi dallarındaki büyük işyerlerinde, iletişim-bilişim, finans, reklamcılık, emlak pazarlama gibi sektörlerde söz konusu olabilmekte ancak. Kayıtlı, görece yüksek ücretli kesim, AKP rejiminde yoğun tüketici kredileri ve kredi kartları üstünden borçlandırıldı. Bunların bordroları, bankalar için bir güvence. Miktarı 2012 sonlarında 207 milyar TL’ye ulaşan tüketici borçlarının üçte ikisi ücretli kesime ait. Göreli yüksek ücret ve buna güvenerek yapılan borçlanmalar, ücretli sınıfın bu “aristokrat” kesiminin tüketme/harcama kapasitesini artırınca, bu durumdan kimi “sosyologlar”, kıymeti kendinden menkul bir “yeni orta sınıf” tanımı çıkardılar. Yoğun borçlanma ile bir tür “rehin alınan” bu ücretli sınıf fraksiyonunun siyasi davranışları üzerine icat edilmiş yine kıymeti kendinden menkul siyaset teorilerinin eleştirisine ise burada girmeye hiç niyetim yok… İstihdam edileni ve işsizi ile toplam işgücünün dörtte üçü büyüklüğe ulaşmış olmasına karşın, bu toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok ücretlinin hem gelir bölüşümünde, hem tüm siyasi kararlarda bu kadar etkinlikten uzak, bu kadar kendine yabancılaştırılmış olmasında tabii ki örgütsüzlüğü ana etken ve bu makus talih, 2012’de de değişmedi. Bu 16 milyon ücretliden örgütlü olup toplu pazarlık hakkını kullananların son 3 yıldaki ortalaması kaç biliyor musunuz? Sadece 422 bin!.. Yani tüm ücretlilerin yüzde 2.5’i… Peki grev hakkını kullanabilen kaç kişi? Sıkı durun; son 3 yıl ortalaması 700’ü ya buluyor, ya bulmuyor… ve kederli nehir yollarının,/sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı/bir şafak vakti değişmiş olur,/bir şafak vakti karanlığın kenarından/onlar ağır ellerini toprağa basıp/doğruldukları zaman… Peki o zaman, ne zaman? Onlar varlıklarını ancak ‘senede bir gün’ hissettirebiliyorlar, 1 Mayıs sabahında ellerinde kızıl bayraklarıyla Taksim Meydanı’na yürüdükleri zaman o devin ayak sesleri duyulabiliyor. O meydanı bile kuşatmanın hummalı çabası içinde AKP zulmeti… Ama “onlar”, ücretli sınıf, duruma el koymadan şehirlerin bahtını değiştirmek de mümkün olmayacak… Yeni yıla girerken en çok neye ihtiyacımız var, biliyor musunuz? Cesarete, cesarete, cesarete… Namussuzlar kadar cesur olmalıyız. Birbirimize bunu dileyip bunu telkin etmeliyiz ve 2013’te bunu başarmalıyız…
Ücretiyle geçinenler, yani mavi-beyaz yakalı tarım, sanayi, inşaat, hizmet sektörü çalışanları, kamu çalışanları, memurlar Türkiye toplumunda sayıca en ağırlıklı kesimi oluşturmayı sürdürüyor ve her geçen yıl da çoğalıyorlar.Nâzım’ın, “Toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar” diye yazdığından bu yana, daha da çoğaldılar. 2012 Eylül itibarıyla 25.4 milyon olan toplam çalışanların yüzde 63’ünü, yani 16 milyonunu ücretlileroluşturuyor. Bunlara “yedek işçi” olarak adlandırılan 2.5 milyon resmi işsizi ve en az 1.5 milyonu bulan “sayılmayan işsiz”i eklerseniz, sayı 20 milyona ulaşıyor. Müthiş bir ücretli ordusu aslında… AKP rejiminde hızlı bir “işçileşme” (proleterleşme) sürecinden söz etmek gerekir. 2003’te 10 milyon dolayında olan ücretli sayısı 2012 sonuna doğru 16 milyonu buldu. Demir, kömür ve şeker /ve kırmızı bakır, ve mensucat/ ve sevda ve zulüm ve hayat… Tarımdaki gerilemenin kentlere püskürttüğü kadın ve erkek, vasıfsız, yarı-vasıflı genç emek kitlesi, inşaat, turizm, hizmetler, giyim, tekstil, gıda gibi emek-yoğun sektörlerde ücretli emek oldular. Düşük ücreti, sigortasızlığı, güvencesizliği sineye çekerek işe koşuldular. Ücretlilerin 3.5 milyona yakını kamuda; 2.6 milyonu memur(4/C) statüsünde 850 bine yakın da kamu işçisi var (Eylül 2012). Bunlar, “kitabına uygun” çalıştırılanlar. Geriye kalan 12.5 milyon ücretliden yaklaşık 4 milyonu kaçak, yani sigortasız çalıştırılıyor. Neredeyse her 3 özel sektör işçisinden 1’i demek bu. Büyük bir ayıp, çağ dışılık!.. Bu, aynı zamanda büyük bir lütufla(!) 774 TL yapılan asgari ücretin bile altında çalışanlar ordusu demek. Ücretlilerin ücret ve maaşlarının iç açıcı olmadığı sır değil. Bu konuda bir de bilgilerin sisler arkasında tutulması gerçeği var. Maliye, en az memur maaşını 2012 için aylık 1.608 TL olarak, ortalama memur maaşını da 1.800 TL olarak açıklıyor. Bu maaşlar, işçi ücretlerinin yanında tabii ki “lüks” kalıyor. 774 TL’ye çıkarılan asgari ücretin bir katı bile 1500 TL’nin biraz üstü demek ve bu çoğu işçi için geçerli bile değil. Özellikle inşaat, turizm, tekstil-konfeksiyon, gıda gibi düşük vasıflı emek istihdam eden işkollarında ücretlerin düşüklüğü 2012 için de geçerliğini korudu. Göreli yüksek ücretler yüksek kârlılığın söz konusu olduğu bazı sanayi dallarındaki büyük işyerlerinde, iletişim-bilişim, finans, reklamcılık, emlak pazarlama gibi sektörlerde söz konusu olabilmekte ancak. Kayıtlı, görece yüksek ücretli kesim, AKP rejiminde yoğun tüketici kredileri ve kredi kartları üstünden borçlandırıldı. Bunların bordroları, bankalar için bir güvence. Miktarı 2012 sonlarında 207 milyar TL’ye ulaşan tüketici borçlarının üçte ikisi ücretli kesime ait. Göreli yüksek ücret ve buna güvenerek yapılan borçlanmalar, ücretli sınıfın bu “aristokrat” kesiminin tüketme/harcama kapasitesini artırınca, bu durumdan kimi “sosyologlar”, kıymeti kendinden menkul bir “yeni orta sınıf” tanımı çıkardılar. Yoğun borçlanma ile bir tür “rehin alınan” bu ücretli sınıf fraksiyonunun siyasi davranışları üzerine icat edilmiş yine kıymeti kendinden menkul siyaset teorilerinin eleştirisine ise burada girmeye hiç niyetim yok… İstihdam edileni ve işsizi ile toplam işgücünün dörtte üçü büyüklüğe ulaşmış olmasına karşın, bu toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok ücretlinin hem gelir bölüşümünde, hem tüm siyasi kararlarda bu kadar etkinlikten uzak, bu kadar kendine yabancılaştırılmış olmasında tabii ki örgütsüzlüğü ana etken ve bu makus talih, 2012’de de değişmedi. Bu 16 milyon ücretliden örgütlü olup toplu pazarlık hakkını kullananların son 3 yıldaki ortalaması kaç biliyor musunuz? Sadece 422 bin!.. Yani tüm ücretlilerin yüzde 2.5’i… Peki grev hakkını kullanabilen kaç kişi? Sıkı durun; son 3 yıl ortalaması 700’ü ya buluyor, ya bulmuyor… ve kederli nehir yollarının,/sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı/bir şafak vakti değişmiş olur,/bir şafak vakti karanlığın kenarından/onlar ağır ellerini toprağa basıp/doğruldukları zaman… Peki o zaman, ne zaman? Onlar varlıklarını ancak ‘senede bir gün’ hissettirebiliyorlar, 1 Mayıs sabahında ellerinde kızıl bayraklarıyla Taksim Meydanı’na yürüdükleri zaman o devin ayak sesleri duyulabiliyor. O meydanı bile kuşatmanın hummalı çabası içinde AKP zulmeti… Ama “onlar”, ücretli sınıf, duruma el koymadan şehirlerin bahtını değiştirmek de mümkün olmayacak… Yeni yıla girerken en çok neye ihtiyacımız var, biliyor musunuz? Cesarete, cesarete, cesarete… Namussuzlar kadar cesur olmalıyız. Birbirimize bunu dileyip bunu telkin etmeliyiz ve 2013’te bunu başarmalıyız…
5 Aralık 2012 Çarşamba
Deniz Feneri ile Ampul
Deniz Feneri ile Ampul...
Yatak odalarının dinleme kayıtları duruyor...
Mutfaktaki konuşmaların kayıtları duruyor...
Pizzacıyı aramış hoca, tutanakta duruyor...
Yazılmamış yazılar, olmayan notlar bile duruyor...
*
Ama Deniz Feneri davasında sanıkların telefon görüşmelerinin kayıtlarını mahkeme kararı ile “imha” ettiler...
*
Baştan alayım:
İki ülke...
Birisi gâvur...
Gâvur ülke, orada yaşayan saftirik Müslümanları dolandıranları ortaya çıkarıp yakalarına yapıştı, yargıladı, mahkûm etti...
Öbür ülke Müslüman hamdolsun...
Gâvur ülke Müslüman ülkeye dedi ki:
“Bak badem, ben senin vatandaşlarını dolandıranları bulup ortaya çıkarttım... Bütün belgeler, kanıtlar, itiraflar, suçlular burada hazır... Al ve sen de gerekeni yap... Çünkü bu işin asıl babaları sende...”
*
Müslüman ülkede “din, iman, Allah, helal, haram” sözcüklerinden geçilmez...
Cuma oldu mu, arkalarında medya ordusu camiye...
Ağzını açar; ahlak...
Kapatır; namus...
*
Önce gâvur ülkenin vereceği dosyayı istemediler...
Zorlanınca birisini gönderdiler almaya, yanlış adres verdiler demek ki, gitti kayboldu... Japonya’da çıktı ortaya...
Tersine gitmiş...
*
Sonunda dosya geldi...
Yakalarına yapışıp mahkemeye çıkarttılar:
Ama Deniz Feneri sanıklarını değil, dosyaya bakmaya kalkan üç savcıyı...
Sanıkların davası başlamadan, davaya bakan savcıların davası başladı...
İyi mi?..
*
İktidarın kafasına göre yeniden oluşturduğu HSYK, üç savcıyı görevden almış, savcılar bir anda sanık oluvermişti... Türkiye’ye getirilen 40 milyon doların nereye gittiği tam çözülecekken...
Dünya hukuk tarihinde bir ilk...
Dolandırıcılar serbest, savcı sanık sandalyesinde...
*
Ve size son haber:
Deniz Feneri davası sanıklarının telefon konuşmalarını sildiler...
İnsanların yatak odası konuşmaları kayıtlarda duruyor...
Ama dünyanın en büyük dolandırıcılık davasının Türkiye uzantısını kanıtlayan, vurgunun Türkiye ayağını kanıtlayan tek kanıt telefon konuşmaları mahkeme kararı ile silindi...
*
Şu Deniz Feneri’ne iyi bakın...
Size zihniyeti gösterir...
Bir dönemin işaretini verir...
Türkiye’nin başına gelenlerin hulasasıdır...
Tıyneti anlatır...
*
Yok hâlâ almadıysa kafa...
Deniz fenerine oturtsan faydası yok...
Bekir Coşkun
Bekir Coşkun
4 Aralık 2012 Salı
12 Kasım 2012 Pazartesi
AKP Rejiminin İnşaat Baronları - Mustafa Sönmez
AKP’nin iktidara geldiği 2002 sonlarından itibaren sermaye birikiminin yükselen bir biçimde inşaat odaklı dizaynıyla beraber, birikimin aktörleri de yeni kimlikleri ile sahne aldılar. Konut, ofis, AVM, kentsel altyapı, donatı vs. biçimlerine bürünen inşaat sektörü ürünlerinin üretici aktörleri, gayrimenkul yatırım ortaklığı, müteahhit, işletmeci, değerleme kuruluşu gibi sıfatlarla sektördeler. Bunlardan sektöre hükmedenler daha çok gayrimenkul yatırım ortaklıkları, yani GYO’lar. Sayıları bugün için 24’e ulaşan, 5’i için de faaliyet izni tanınan GYO’lar, “gayrimenkullere, gayrimenkule dayalı projelere ve gayrimenkule dayalı sermaye piyasası araçlarına yatırım yapmak suretiyle faaliyet gösteren özel bir portföy yönetim şirketi” olarak tanımlanıyor. GYO’lar, inşaat projelerinin finansmanına kaynak sağlayan şirketler. GYO’lar, inşaat projelerini, borsaya yatırım yapan irili ufaklı, yerli-yabancı yatırımcıdan, gayrimenkul yatırım ortaklığı payları karşılığında topladıkları paralarla finanse ediyorlar.
Yasalar, GYO’ları, görünürde “müteahhit”likten ayırıyor. Onlara, makine parkı vs. sahibi olmayı yasaklıyor. Projelerini “müteahhitlere” yaptırabilirsin, diyor. Müteahhit, görünürde GYO’nun emrinde. Tabii ki birçok GYO’ya hükmeden grubun müteahhit şirketi de var. Ya da çoğu, Ağaoğlu, GAP, Varyap gibi büyük müteahhitlik şirketleriyle birlikte çalışıyorlar.
Sayıları 2012 Kasım itibarıyla 24 olan GYO’ların aktif büyüklükleri 22 milyar TL’yi, piyasa değerleri de 14 milyar TL’yi buluyor. GYO aktiflerinin üçte biri tek başına TOKİ iştiraki Emlak Konut’a ait.
AKP rejimi, inşaata dayalı birikimde en önemli katkıyı inşaatın en önemli girdisi olan arsayı temin ederek sağlıyor. TOKİ, RTE’ye doğrudan bağlı denetim dışı bir dev kuruluş olarak yeniden dizayn edilirken, kamu arsalarını bünyesinde bulunduran Arsa Ofisi, TOKİ’ye dahil edildi. Böylece sınırsız kamu arazisini kullanma yetkisi TOKİ’ye geçti. TOKİ de kâh iştiraki Emlak Konut acılığıyla bu arsaları kullanıp sektöre katkı yaptı, kâh arsaları ham haliyle ihaleli ya da ihalesiz inşaat baronlarına satarak onlara alan açtı.
Sektörü sürükleyen güç durumundaki Emlak Konut, eski Emlak Bankası’ndan miras bir kuruluş. TOKİ’nin verdiği arsaları müteahhitlerle ortak, prestijli konut yatırımında kullanıyor. Ağaoğlu, Varyap, GAP, Aşçıoğlu gibi büyük müteahhitler, Emlak Konut üstünden TOKİ’nin en önemli partnerleri.
GYO’lar arasında aktif büyüklüğüne göre ikinci sırayı Torunlar GYO alıyor. Şirketin kurucusu Aziz Torun, RTE’nin imam hatipli arkadaşı olduğunu saklamıyor ve devasa yatırımlar yürütüyor. Ankara’nın en büyük AVM’si Ankamall’un sahibi Torunlar, şimdi Mall of İstanbul’un yapımını sürdürüyor. Arsayı TOKİ’den aldılar. Büyük bir alışveriş merkezi, ofis, rezidans ve otelden oluşan proje 350 milyon dolarlık dev bir yatırım. İmam hatipli Aziz, Özelleştirme İB’den aldığı eski Paşabahçe rakı fabrikasına da otel yatırımı hazırlığında.
Torunlar GYO’nun yanı sıra, Zeytinburnu kuleleriyle İstanbul siluetinin canına okuyan Saf GYO, dikkat çeken bir başka yeni türeme inşaat baronlarından. Acıbadem’de Akasya yatırımı süren grup, hızlı bir yükseliş halinde. Kiler, bir diğer AKP’liliği tescilli inşaat baronu.
İnşaatın, sermaye birikiminin başat kulvarı durumuna geçmesi ile özellikle “İstanbul’u satmak” sloganı ile birlikte, 1970’li yılların sanayicileri inşaatçı kesildi. Bankalar, yüzlerini inşaata dönerek GYO’lar kurdu. Bunlardan İş GYO, aktif sıralamasında ilk sırayı alanlardan. İş Kuleleri, eski sanayicilerden Eczacıbaşı ile birlikte gerçekleştirilen Kanyon, Tuzla’daki Çınarlı Bahçe, portföyündeki başlıca projeler. Yapı Kredi, Vakıf, Halk, TSKB, gayrimenkul işinden eksik olmayan diğer finans kuruluşları. Doğuş, Dinçkök ailesi (Akmerkez), Akfen, Yeşil, Nurol, Alarko, Narin (Martı) geçmişte sanayici kimlikleriyle tanınan ama “İnşaat ya resulallah!..” furyasından geri kalmayan, bunun için de GYO’lar oluşturan diğer büyük sermaye grupları.
GYO listesinde Ağaoğlu, GAP, Varyap gibi büyük inşaat firmalarının; Zorlu, Tahincioğlu, Çiftçiler, Oyak, Eczacıbaşı, Hattat gibi sanayici-yatırımcı grupların isminin olmaması, bunların sektördeki rollerinin küçük olduğu anlamına gelmiyor elbette. Kâr ve sermaye birikimi inşaatta ise artık herkes inşaatçıdır.
Özellikle inşaatçı karakterleri eski ve başat olan gruplar, AKP ile daha yakınlaşarak daha çok TOKİ ile partnerlik ilişkisi ile büyümekteler. Sermaye Piyasası Kurulu’nun denetiminde GYO olmanın “sıkıntısına” gelmeden alaturka büyüme tarzıyla ilerlemekteler.....
7 Kasım 2012 Çarşamba
Dış Yatırım Geliyor da Ne Oluyor?
Dış yatırımcının, dış kaynağın fazlası da zarar, eksiği de... Önemli olan, doğru yabancı kaynağı, doğru miktarda çekip ondan azami faydayı sağlamak. Türkiye, AKP iktidarları döneminde toplam 330 milyar dolar döviz açığı vermiş ama bu açık ihtiyacın üstünde dış kaynak girişi ile finanse edilmiş, hatta ihtiyacın yüzde 22 üstüne çıkmış. Burada önemli olan gelen dış kaynağın kalitesi.
Bugüne kadarki deneyim gösteriyor ki, yabancı kaynak Türkiye’nin asıl ihtiyacı olan doğrudan yeni yatırımlara gelmiyor. Doğrudan yabancı sermaye, yılda ortalama 10 milyar doları geçmiyor. Daha çok da özelleştirilen kuruluşlara ya da özel sektör bankalarını almaya geldi bugüne kadar. Yüzlerce işçiye iş imkânı sağlamış, faaliyet gösterdiği sektörde kapasite kullanımında, ihracatta hissedilir artış sağlamış kaç yabancı sermayeli proje gösterebilirsiniz?
Sıcak para biçiminde borsaya ve devlet kâğıtlarına gelenler AKP döneminde 102 milyar doları geçmiş... Buradaki spekülatif kârlardan ve cazip faizlerden nasipleniyorlar ve canlarının istediği zaman da çekip gidiyorlar. Bunun yanı sıra daha çok, banka kredileri biçiminde geliyor yabancı kaynak… Özellikle de yerli banka ve şirketlere döviz kredisi veriyor dış yatırımcılar. Bugün dış borçların üçte ikisi özel sektör borcu. Bunlar da daha çok inşaat-emlak, iletişim, havacılık gibi ağırlıkla iç pazara dönük alanlara dönük yatırımlarda kullanılmış dış kaynaklar.
Kullanılan yabancı kaynak, Türkiye’nin cari açık sorununu hafifletmek yerine onu ağırlaştıracak tarzda kullanıyor. Dış kaynağın bolluğu, döviz kurunu aşağı itiyor, ithalatı ucuzlatıyor, ihracatı caydırıyor, sonuçta döviz açığı oluşturuyor. Büyüyen açık, yeniden ve yeniden borçlanmayı gerektiriyor. Böyle çarpık yönelimler, yeterince istihdam da yaratmıyor. Dolayısıyla, dış yatırım, dış kaynak geliyor gelmesine ama kullanımı, yönelimi öylesine çarpıklıklar yaratıyor ki, bu kaynağın yarattığı negatif etkiler, gürül gürül akmasından çok daha vahim…
Mustafa Sönmez - Para Meta Para
Cumhuriyetçilerle Kürtlerin Öfkesini Birbirlerine Yöneltme Stratejisi
Üç Basınç Arasında AKP - Ergin Yıldızoğlu
AKP hükümeti bugün üç basınç arasına sıkışmış görünüyor. Batı’da bugüne kadar AKP’ye neredeyse koşulsuz destek veren yazar, analistler giderek “Seçilmiş sultan mı”, “despot mu”, “yükselen İslamcı diktatörlük” gibi sorularla ve kavramlarla konuşmaya başladılar.
İçerde, değerli dostum Ferda Koç’un geçenlerde bir yazısında değindiği gibi “Cumhuriyetçi muhalefet” ve “Kürt muhalefeti” giderek kitlesel bir biçimde sokaklarda, medya sayfalarında, ekranlarında yükseliyor. Gösteri toplumunun güncelini belirlemeye başlıyor.
Ancak AKP hükümetinin, siyasal İslamın bu üç muhalefet karşısında güçlü silahları var.
Dışardan bakınca, AKP’nin ilk dönemi hâlâ “reformcu” bir “an”, “demokratikleşme girişimi” olarak anımsanıyor. Birçok yazardan “tekrar o ana dönüş” önerisi geliyor. Belli ki o “anın” hakikati, “pasif devrim süreci” hâlâ Batı tarafından anlaşılmış değil. Ayrıca, dışardan bakınca, yorumcular henüz AKP’ye bir alternatif, kendi anlayışlarına, hesaplarına yakın bir muhalefet de göremiyorlar.
İçerdeki durum aslında trajik. AKP “Cumhuriyetçi muhalefet”le, “Kürt muhalefeti”ni birbirine karşı kullanan bir denge üzerinde “muhafazakâr merkez” olarak ayakta kalmaya devam ediyor.
Bu durum trajik; çünkü “Cumhuriyetçi Muhalefet” ve “Kürt Muhalefet” aslında aynı “hakikat rejimine” aitken, her ikisinden farklı bir “hakikat rejimine” sahip, her ikisini birden ortadan kaldırmaya niyetli bir akım tarafından dengeleniyor.
“Cumhuriyetçi muhalefet” ve “Kürt muhalefeti”, aslında aynı seküler dili konuşuyorlar, doğruları, yanlışları, adaleti, kendi perspektiflerinden, Türkçe ve Kürtçe aracılığıyla, ama aynı ölçütlerle saptıyorlar. Çünkü her ikisi de ulus, vatandaşlık, eşitlik, demokrasi, hatta kapitalizm, hümanizm, emperyalizm, komünizm kavramlarını üreten Aydınlanma geleneğine (insan aklının eleştirel kapasitesine güvenen geleneğe) ait akımlar. Hem birbirleriyle çatışıyorlar hem de aynı dili kullanıyorlar! Dahası “Kürt muhalefeti” kendi ulusal kimliğini, taleplerini bu çatışma içinde, “Aydınlanma geleneğinin” kavramlarıyla, söylemiyle üretti, üretmeye devam ediyor.
“Cumhuriyetçi muhalefet”in demokrasi, ulusçuluk, vatandaşlık anlayışı, Kürtleri tanıma, anlama süreci bu çatışma içinde, günün ekonomik, siyasi, jeopolitik koşulları altında gelişiyor, ilerliyor.
Buna karşılık AKP’nin temsil ettiği akım hem “Cumhuriyetçi” hem de “Kürt” muhalefetinin ve kimliklerin ait oldukları “hakikat rejimini” yıkarak yok etmeyi amaçlıyor. AKP projesi ulusal kimlik, vatandaşlık, demokrasi (halkın egemenliği) gibi kavramların konuşulmasını olanaksız kılan bir “hakikat rejimini” temsil ediyor, bunu, uygun bir “beden disiplini” politikası (biyopolitik) ile birlikte, eğitimden günlük yaşamın “mikro dinamiklerine” kadar uygulamaya koyuyor.
Bu uygulama sürecinde ilerlemek için gereken zamanı kazanmak amacıyla AKP her iki muhalefetin “anahtar” kavramlarını birbirlerine karşı kullanıyor, kısa sürede unutulan vaatlerde bulunuyor; Galip Yalman dostumun bir kavramını kullanırsam “gesture politics” yoluyla dengelemeyi sürdürmeye devam ediyor. “Cumhuriyetçi muhalefet”, “Kürt muhalefeti” AKP’nin vaatlerine umut bağladıkça tepki gösteriyor, Kürt sorununun çözümü üzerine kafa yormaktan, birlikte yaşamayı, barışı cazip kılacak öneriler üretmekten, diyalog kurmaya çalışmaktan daha çok, AKP’ye yakınlık, jeopolitik kaygılar üzerinden, Lenin’in bir kavramını kullanırsam bir “escamotage” (ikincil konulara takılıp ana konuyu gözden kaçırmak) kurbanı olmaya devam ediyor. Tam bu sırada, “açlık grevleri” bir diyalog başlatmak için insani ve pratik bir zemin sunuyor.
“Kürt muhalefeti” de “Cumhuriyetçi muhalefeti” adeta varsaydığı bir “baskıcı özüne” indirgeyerek ait olduğu geleneğin, “hakikat rejiminin” taşıdığı potansiyelleri görmezden gelerek, toptancı bir tutumla, diyalog olanaklarını zorlamayı gereksiz buluyor. Halbuki sorunun kendisi de, çözümü de bu aynı “hakikat rejimine” ait, ama çatışmaya devam eden iki akımın ortak dünyasında yatıyor. Bu dünyayı yıkmayı hedefleyen bir akımsa bu arada amacına doğru yoluna devam ediyor.
27 Ekim 2012 Cumartesi
Vatan Hainlerinin Vatan Hainleri Yaratma Becerisi
"Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala! (fortissimo)
Bana öyle geliyor ki , daha da uzun müddet devam edecektir, yanına nicelerini katarak... Birilerinin "vatan haini yaratması" bitmez çünkü. Kroniktir. Genetiktir...
Bana öyle geliyor ki , daha da uzun müddet devam edecektir, yanına nicelerini katarak... Birilerinin "vatan haini yaratması" bitmez çünkü. Kroniktir. Genetiktir...
Fazıl Say
24 Ekim 2012 Çarşamba
Kenti Yık, Konut Yap Biriktir, Biriktir - Mustafa Sönmez
AKP iktidarında yükselen inşaat, özellikle de konut üstünden sermaye birikimi, önümüzdeki on yılların da vizyonu. AKP bunu açık açık plan, programlarına yazmasa da, bu böyle. Türkiye kapitalizmi, tıpkı bir dönem, her eve beyaz eşya, TV, otomobil satmayı nasıl hedef haline getirdiyse, şimdi de olabildiğince her aileye ev satmak, varlıklıya konutu ‘tasarruf aracı’, spekülasyon nesnesi yapmak, bunun için de konutu bir dayanıklı tüketim malı, bir “meta” haline getirmenin çabası içinde. Bunda epeyi yol alındı da.
Konut daha önce metalaşmamış mıydı? Bu kadar değil. Konut, daha önce insanların başlarını sokacakları bir barınaktı ve ticaret için değil, daha çok “kullanım değeri” için üretilirdi. Nüfusun ağırlığı köylerde iken herkes dayanışma ile konutunu kendi üretirdi. Kente göç ile birlikte “gecekondu” ya da bahçeli evleri, küçük aile apartmanlarını üretmenin biçimi yine gelenekseldi. Küçük müteahhitlerin, yap-satçıların geleneksel kâgir binaları, konakları yıkarak yerlerine yaptıkları çok katlı binaların satılık daireleri, konutta ilk metalaşmaydı, ama yine de büyük sermaye işi değildi. Büyük sermaye, o sıralarda yüksek kârları sanayide buluyordu. Beyaz eşya, otomobil, kimya, elektronik… Kâr bu sektörlerdeydi ve evlere bu malları üretip satarak birikim elde ediliyordu. Şimdi devir, konutu tıpkı diğer dayanıklı tüketim malları gibi, yeni bir mal gibi, seri üretip satmak, birikimi buradan elde etmek. Şimdi sahnede küçük müteahhitler, yap-satçılar değil, eskinin sanayicileri, finansçıları var ama yeni adları “Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı”… Afken, Akmerkez, Alarko, Ağaoğlu, Doğuş, Eczacıbaşı, İş, Emlak, Kiler, Halk, Nurol, Zorlu, TSKB, Vakıf, Torunlar… Eski ve yeni nesil holdingler, şimdi inşaat, özellikle konut sektörünün baş aktörleri durumundalar…
Konut üretiminin büyük sermaye işi haline gelmesi, konut ya da ofis, otel gibi inşaat ürünlerini, tıpkı bir fabrika düzeni içinde üretmek demek. Klasik müteahhit gibi, arsa bulup inşaat yapmak, sonra bunu satıp yeni bir işi beklemek yok. GYO’larda, kadrolu mimarlar, mühendisler, teknik elemanlar, ustalar, nitelikli işçiler var. Devasa makine parkları, pazarlama şirketleri var. Yatay-dikey birbirini tamamlayan şirketler var. Bunların hiç atıl kalmaması, sürekli bandın üstünde ürün olması, üretilmesi ve yeniden üretilmesi gerekiyor. Ne olursa; konut, otel, ofis, stadyum, AVM, köprü, metro, okul, hastane… İnşaatta harcın bitmesi de, paydos da yok artık… Sürekli betondan üretim, betondan birikim… Yeni fabrika bu…
AKP rejimi, vizyonunu, planını, ihracatçı bir sanayi, yüksek katma değerli bir sanayi birikimi üstüne yapmadı. Daha kolayına kaçtı. Başta İstanbul olmak üzere, büyük şehirlerin kent toprağını yağmalamaya ve yağmalatmaya dönük, inşaat üstünden birikim olarak yapıldı tercih. Şimdi de tek yolu buradan ilerlemek. Tam da burada, konutu metalaştırmanın, konut üstünden birikimin, bize özgü, üstünde bir de incir yaprağı var. Buna ipek şal da diyebilirsiniz. O da “deprem”!.. Konutu bir dayanıklı tüketim malı haline getirmek yetmiyor, beyaz eşya, otomobilden farklı olarak, onu almak, yenilemek neredeyse bir mecburiyet haline getiriliyor. “Kentsel dönüşüm” adıyla yapılan ve içinde tam da AKP rejiminin ruhuyla uyuşan, bir dizi otoriter, despotik, “ekonomi dışı zor”u barındıran düzenleme, konut üstünden para kazanmanın, birikimin, talebini de hazır tutuyor. O kadar ki, dönüşüm alanı içindeki ada-parselin sağlam binaları bile, “uyum” adına yıkılıp yeniden yapılabilecek. Önümüzdeki 20 yılda 7 milyon konut hedefi ile yılda 350 bin konut üretiminin hazırlıkları, büyük sermaye için seri konut üretiminin hazırlığı aslında. Konutu tamamlayan ve kamu kuruluşları, belediyelerce finanse edilen donatı alanları, yollar, köprüler, kentsel altyapı ise inşaat pazarının diğer ögeleri, sermaye birikiminin ek kanalları…
Biriktiriniz, biriktiriniz! İşte, Musa da bu, peygamberler de bu! K.Marks’ın Das Kapital’inde “Sermayenin Birikim Süreci” bölümünde yer alan bu cümle(*), metalaşmaya konu olan şey değişse de, mesela beyaz eşya otomobilin yanında konuta yoğunlaşsa da, değişmeyen tek amacın sermaye birikimi olduğunu bize hatırlatıyor. Kuşkusuz amaç değişmese de birikimin yeni yöntemleri, devletin katkı biçimleri, yeni yolun istikrarı gibi boyutlar değişebiliyor.
15 Ekim 2012 Pazartesi
Vergi İnsafsızlığı
Şu an bir asgari ücretliye ödenen net aylık 740 TL iken devlete vergi ve sigorta primi olarak ödenen 356 TL. Yani 2 işçiye, 1 devlete… Ama devlete kesilenin ağırlığı vergi değil. Sabah, vergiyi 200 TL yazmış, bakan da ayıp etmiş, üstüne atlamış. Ne 200 TL’si? Vergi, 53 TL. Asıl kesinti SGK’ye… İşçi ve işveren adına yapılan prim kesintisi 268 TL’yi buluyor. İşsizlik Sigortası Fonu’na da 30 TL’ye yakın aylık prim yatırmak gerekiyor. 300 TL’ye yakın bu prim kesintisinin yanında 53 TL verginin esamesi okunmuyor elbette. Birçok işveren, bu kesintileri ödememek için işçiyi kaçak çalıştırıyor. Kayıt dışı çalışma adıyla yumuşatılan bu büyük ahlaksızlığa maruz işçi sayısı 3 milyonayaklaşıyor.
Zaten kendisi matah bir şey olmayan asgari ücretten 53 TL’yi almasanız ne olur? Pek bir derde derman olmaz. Zaten, o 53 TL de işçinin cebine girmez, işverenin “yükü” azalır. Belki bir yıla mahsus, şan olsun diye, o kaldırılan vergi asgari ücrete yansıtılır, o kadar. İzleyen yıl, eski tas, eski hamam, çarpıklık devam eder.
Burada “ücretten vergi” tartışması tuzağına düşmemeye dikkat etmek gerekir. İşçi dahil olmak üzere tüm alt-orta sınıfların maruz kaldıkları yük esasta dolaylı vergiler, yani KDV, ÖTV’ler... 2011 vergilerini örnek alalım. Yaklaşık 254 milyar TL’lik vergi girmiş Maliye’nin kasasına. Peki bu verginin ne kadarı ücret, kâr, faiz gelirlerinden alınmış? Yüzde 19’u. Bunun da ağırlığı yine ücretlilerden. Ama bakın şirketler, bankalar Kurumlar Vergisi adı altında sadece yüzde 10’unu ödemişler. Büyük haksızlık! Yine mülkiyetten alınan vergiler 6 milyar TL’den ibaret yani yüzde 2 dolayında. Şirketler, bankalar, mülk sahipleri, kâr, faiz, rant geliri sahipleri vergiden bu kadar muaf kalırlarken bakın tüketimden alının vergiler ne boyutta… 2011 vergilerinin yüzde 62’si KDV ve ÖTV’den alınmış. Bu ne demek? Asgari ücretli, ücretliler, beyaz yakalısından mavi yakalısına kadar çalışan sınıf, ücretlerinden kesilen vergiden daha yüksek vergiyitüketirken ödüyorlar. Asgari ücretliyi vergiden muaf tutsanız bile tüketirken ödüyor vergiyi. 740 TL’lik ücret, tüketirken vergilendiriliyor. Hem de insafsızca…
Buradan şu sonuca ulaşıyoruz; vergi yükünün dağılımındaki eşitsizlik, adaletsizlik çıkış noktamız olmalı. Bu büyük fotoğraftaki adaletsizliği sorgulamadan, ücretin üstündeki verginin azaltılmasını istemek yetmiyor. Vergiyi ücretten kaldırırlar, tüketime yıkarlar, yine aynı vergiyi ödetirler size...
Tartışmaya ücrette vergiden girmek, mevcut vergi sisteminde bir tuzaktır ve sonuçta hükümeti hiç rahatsız etmemiştir. Doğru talep, vergi yükünde adaletle başlamalı. Bunun için de anayasaya, dolaylı vergilerin, toplam vergilerinyüzde 25’inden fazla olmaması gerektiği, verginin herkesten kazancına göre alınması prensibi yazılmalı. Kâr, faiz, rant geliri elde edenler, şirketler, bankalar, büyük mülk sahipleri verginin ağırlıklı kısmını ödemelidirler. Çünkü gelirin ağırlıklı kısmına onlar el koyuyorlar, vergisini de ödemelidirler.
Buradan şu sonuca ulaşıyoruz; vergi yükünün dağılımındaki eşitsizlik, adaletsizlik çıkış noktamız olmalı. Bu büyük fotoğraftaki adaletsizliği sorgulamadan, ücretin üstündeki verginin azaltılmasını istemek yetmiyor. Vergiyi ücretten kaldırırlar, tüketime yıkarlar, yine aynı vergiyi ödetirler size...
Tartışmaya ücrette vergiden girmek, mevcut vergi sisteminde bir tuzaktır ve sonuçta hükümeti hiç rahatsız etmemiştir. Doğru talep, vergi yükünde adaletle başlamalı. Bunun için de anayasaya, dolaylı vergilerin, toplam vergilerinyüzde 25’inden fazla olmaması gerektiği, verginin herkesten kazancına göre alınması prensibi yazılmalı. Kâr, faiz, rant geliri elde edenler, şirketler, bankalar, büyük mülk sahipleri verginin ağırlıklı kısmını ödemelidirler. Çünkü gelirin ağırlıklı kısmına onlar el koyuyorlar, vergisini de ödemelidirler.
Mustafa Sönmez
5 Ekim 2012 Cuma
Borçlu mu Borçlu!
2002’de 22 milyar doları bulan IMF alacakları, yıllarca, halka ağır bedeller ödetilerek ödendi. Ama bu, devletin dış borçlarının, Türkiye’nin dış borçlarının sıfırlanmış olması gibi anlatılıyor. Oysa Türkiye’nin dış borç toplamı tarihinin zirvesinde ve 2012’nin 6 ayının sonunda 323 milyar doları aşmış durumda. 2002’de bu borç 129 milyar dolardı.Yani AKP döneminde yüzde 149 artmış dış borçlar. Mevcut borç dağının üçte biri, 111 milyar dolar ile devletin; IMF’nin hâlâ 3 milyar dolar alacağı var. Kamu borçları, AKP döneminde 25 milyar dolar artmış. Dış borçların üçte ikisi ise özel sektörün borcu.
- Mustafa Sönmez -
- Mustafa Sönmez -
Tezkeremiz Organiktir - Yılmaz Özdil
Başbakanımızın pek sevdiği bi laf var: Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.
E başbakanımız ha bire “hafıza, beşer” filan deyince… İster istemez Hafız’ın oğlu Beşar geliyor insanın aklına.
Hatırlayın, 3 sene önce… Durup dururken “Suriye sınırındaki mayınları acilen temizlememiz lazım” dediler mi? Dediler.
“Günler torbaya mı girdi, niye acilen?” diye soranlara… “Ottowa Sözleşmesi var, en geç 3 seneye kadar temizlememiz şart” dediler mi? Dediler.
“Bu ne biçim Ottowa birader, niye illa Suriye sınırı? Mesela, niye İran sınırı değil? Suriye sınırındakiler mayın da, İran sınırındakiler karpuz mu?” diyenlere… “Faşist” dediler mi? Dediler.
İhaleyi İsrail’e vermeye çalıştıkları ortaya çıktı mı? Çıktı. “Biz temizlesek olmaz mı?” diyenlere… “Paranın dini, milleti olmaz” diye akıl öğretip, “ırkçı” damgası yapıştırdılar mı? Yapıştırdılar.
Sınırı temizleyene, sınırı 44 seneliğine verecekleri ortaya çıktı mı? Çıktı. “Toprağımızı niye veriyorsunuz, orası babanızın malı mı?” diye itiraz edenlere… “Adam masraf yapacak, masrafını çıkarmak için de organik tarım yapacak, win-win” dediler mi? Dediler.
“Evini temizlemeye gelen gündelikçi kadına, 44 seneliğine kullansın diye balkonunu veriyor musun?” denilince… Mahkemeden dönüp, iptal edildi mi? Edildi.
Ahali unuttu mu? Unuttu.
Mayınları temizliycez ayaklarıyla “tampon bölge”yi “bu tarafa kuramayacakları” anlaşılınca… İngiliz ve Alman basınında, bangır bangır, “Türkiye, ordusunu Suriye’ye sokacak, sınırın öte tarafında tampon bölge oluşturacak” manşetleri atıldı mı? Atıldı. Dışişleri Bakanımız “sığınmacı sayısı 100 bin olursa, Suriye tarafında güvenli bölge oluşturmak lazım” dedi mi? Dedi.
Başbakanımız, Gaziantep’teki yetmez ama evet mitinginde, “Sevgili kardeşlerim, zaman tünelinde geriye gidelim, ne yaptılar, sanal tehditler ürettiler, endişelere maruz bıraktılar, milleti korkuttular, biz ne yaptık, Esad kardeşimle oturduk, vizeleri kaldırdık, kapılarımızı açtık, bütün o tehditlerin, o korkuların ne kadar boş olduğu ortaya çıktı, kim kazandı, Gaziantep kazandı, vizyonumuzun en canlı tanığı Gaziantep’tir” demişti miydi mi? Demişti. Gaziantep’te bomba patladı mı? Patladı.
Gaziantep’te patlayan bombanın…
ABD’deki sözde düşünce kuruluşu Brookings’in “savaş oyunu”nda, adıyla sanıyla “Gaziantep bombası” olarak yer aldığı ortaya çıktı mı? Çıktı.
Hazır, ahalimiz unutmuşken… Biz temizleyemiyoruz, mutlaka İsraillilerin temizlemesi gerekiyor denilen, Suriye sınırındaki mayınların bir bölümü Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından sessiz sedasız temizlendi mi? Temizlendi. Suriye sınırımız taaa 877 kilometre uzunluğundayken, küçücük bi şerit, sadece 2-3 kilometrecik mi temizlendi yoksa? Hayret ama evet!
Neresi orası yahu?
Akçakale!
Kaderin cilvesi işte, tam da “kafamızı bozmasınlar, sınırın öte tarafına iki-üç top mermisi düşüverir” diyen rahmetli Özal’ı kabrinden çıkardıkları gün… Sınırın bu tarafına top mermisi düştü mü? Düştü.
“Hudut, şümul, miktar ve zamanı sayın hükümetimiz tarafından takdir edilmek kaydı”yla, tezkere çıktı mı? Çıktı.
Ve, hâlâ deniyor ki:
Bu tezkereyle ne yapılacak?
Söylediler ya size kardeşim…
Organik tarım
3 Ekim 2012 Çarşamba
Türkiye'nin Geldiği Nokta
Bahçeşehir Üniversitesi’nin yaptığı araştırma Türkiye’nin hızla muhafazakarlaştığını bir kez daha ortaya koydu
Avrupa’nın en sağında
Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi ve Dünya Değerleri Araştırmaları Yönetim Kurulu üyesi Prof. Yılmaz Esmer tarafından gerçekleştirilen “Türkiye Değerler Atlası 2012”araştırma sonuçlarına göre, Türk toplumunun Avrupa ve dünyanın en dindar toplumlarından biri olduğu belirlendi.
Araştırmaya katılanların yüzde 76’sı dini bu dünya ile değil, ölümden sonrası ile ilişkilendiriyor. Yüzde 64’ü ise dinin özünün kurallara uyma olduğunu söylüyor. Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında Tanrı’nın insanların yaşamındaki yerinin en yüksek olduğu toplum.
Araştırmaya göre Türkleri Avrupa’dan ayıran en önemli özellik kadın-erkek eşitsizliği ve kadına toplumda biçilen rol. Inglehart ve Norris’in cin-siyet eşitliği ölçeğinde Türkiye’nin 60 ülke arasında 48. sırada yer aldığını belirten Prof. Yılmaz Esmer şu verileri de paylaştı:
“Kadınların yüzde 71’i ‘ailenin reisi erkek olmalı’ derken erkeklerde bu oran yüzde 81’e çıkıyor.
Kadınların yüzde 59’u, erkeklerin yüzde 69’u ‘kadın her zaman kocasına itaat etmeli, onun sözünden çıkmamalı’ diyor. Bu oran, İzmir’de yüzde 40, Doğu Anadolu’da ise 71.
İşsizlik varsa, işe almada erkeklere öncelik verilmesini isteyenler, Türkiye’de yüzde 60 iken Danimarka’da sadece yüzde 2. Fransızların yüzde 36’sı, Türklerin yüzde 6’sı evliliğin artık modası geçmiş bir kurum olduğunu düşünüyor.”
22 Eylül 2012 Cumartesi
Wikileaks Demişti
Türk generaller) AKP’den seçilmiş Tayyip Erdoğan’ın davranışlarından büyük rahatsızlık duymaktadır. Erdoğan güçlü bir müttefiğimizdir. Generallerin bu tutumu Amerikan menfaatlerinin korunması açısından engelleyicidir. OrgeneralHilmi Özkök’ün sadakatli duruşu sahiplenilmelidir.
Muhalif orgeneraller, Orgeneral Hilmi Özkök’ün çizgisine itiraz etmektedirler... Erdoğan kendisine desteğin devamı halinde ABD’nin bir müttefiği olarak Ortadoğu ve Irak dahil olmak üzere Türk hava sahasını, kara ve demir yolları ile Mersin veİskenderun limanlarını kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir... Ancak Türk ordusundaki üst rütbeli subaylar tarafından sürekli engellenmek istenmekteyiz.
Amerikan menfaatlerine karşı çıkan Org. Aytaç Yalman, Org. Şener Eruygur, Org. Çetin Doğan, Org. Hurşit Tolon, Org. Fevzi Türkeri, Org. Tuncer Kılıç, Org. Yaşar Büyükanıt GenelkurmayBaşkanı Org. Hilmi Özkök’ün emir ve talimatlarına uymadıkları gibi her an muhtıra verebilirler. Bu bakımdan değerlendirildiğinde güçlü bir medya grubunun oluşturulmasına acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Bu konu Recep Tayyip Erdoğan ile paylaşılmış olup gereğinin değerlendirileceği hakkında olumlu değerlendirmelerin yapıldığı ve yapılacağı teyidi alınmıştır.
* * *
ABD Ankara Büyükelçisi Robert Pearson 22 Mart 2003’te Washington’a çektiği 7 sayfalık telgrafta yukarıdaki değerlendirmelere yer verdi. Aydınlık gazetesine göre, Taraf gazetesiWikileaks belgeleri arasından çıkan bu telgrafın bazı bölümlerini sansürledi. O bölümlerin neler olduğunu dünkü Aydınlık’tan öğrendik.
Balyoz ve diğer davaların iç yüzünü merak edenler epey aydınlanmış olmalı...
Melih Aşık - Açık Pencere
Muhalif orgeneraller, Orgeneral Hilmi Özkök’ün çizgisine itiraz etmektedirler... Erdoğan kendisine desteğin devamı halinde ABD’nin bir müttefiği olarak Ortadoğu ve Irak dahil olmak üzere Türk hava sahasını, kara ve demir yolları ile Mersin veİskenderun limanlarını kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir... Ancak Türk ordusundaki üst rütbeli subaylar tarafından sürekli engellenmek istenmekteyiz.
Amerikan menfaatlerine karşı çıkan Org. Aytaç Yalman, Org. Şener Eruygur, Org. Çetin Doğan, Org. Hurşit Tolon, Org. Fevzi Türkeri, Org. Tuncer Kılıç, Org. Yaşar Büyükanıt GenelkurmayBaşkanı Org. Hilmi Özkök’ün emir ve talimatlarına uymadıkları gibi her an muhtıra verebilirler. Bu bakımdan değerlendirildiğinde güçlü bir medya grubunun oluşturulmasına acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Bu konu Recep Tayyip Erdoğan ile paylaşılmış olup gereğinin değerlendirileceği hakkında olumlu değerlendirmelerin yapıldığı ve yapılacağı teyidi alınmıştır.
* * *
ABD Ankara Büyükelçisi Robert Pearson 22 Mart 2003’te Washington’a çektiği 7 sayfalık telgrafta yukarıdaki değerlendirmelere yer verdi. Aydınlık gazetesine göre, Taraf gazetesiWikileaks belgeleri arasından çıkan bu telgrafın bazı bölümlerini sansürledi. O bölümlerin neler olduğunu dünkü Aydınlık’tan öğrendik.
Balyoz ve diğer davaların iç yüzünü merak edenler epey aydınlanmış olmalı...
Melih Aşık - Açık Pencere
5 Eylül 2012 Çarşamba
Beş Temel Sorun - Mustafa Sönmez
Hızla zaviye kaybeden AKP rejiminin kimyasını bozan 5 temel sorun alanından söz etmek mümkün. Haliyle, bu sorun alanının sorumlusu 5 bakan için de inişin baş aktörleri ifadesini kullanmak yanlış olmayacaktır. Muhalefetin etkin mücadelesi ile ivme kazanabilecek AKP’nin inişinde öne çıkan alanları ve sorumluları şöyle sıralanabilir:
1- Dışişleri ve Davutoğlu: AKP rejiminin en çok kan kaybettiği alanı dış politika oluşturuyor. “Komşularla sıfır sorun” sloganıyla ortaya çıkıp bütün komşularla sorunlu hale gelen Türkiye, özellikle Suriye meselesini bir “iç mesele” durumuna sokarak ayağına da kurşun sıktı. Bu sorunlu alanın baş aktörü Davutoğlu’nun, uluslararası toplumu Suriye’de tampon bölgeler kurmaya zorlama ve Şam rejimini bu yolla devirme stratejisi, geçen perşembe New York’taki BM toplantısında çöktü. Türkiye’nin tampon bölge talebi kabul ve destek görmedi. Sayılarının kısa sürede 200 bini bulması muhtemel sığınmacılarla Türkiye baş başa kalacak. Sığınmacı sayısı Türkiye’nin taşıma haddini aşınca bunlar, bir yandan kamu bütçesine büyük yük oluşturacak, gelenleri almama halinde Davutoğlu diplomasisinin “insani kılıf”ı da patlayacaktır. Ortadoğu’da değişim dalgasını yönetmeye, bölgesel düzenin öncüsü olmaya cüret etmiş bu Bakan ne ihtiyatlı davranmayı bildi, ne nüans, ne ölçü tanıdı... Zücaciye dükkânına girmiş fil gibi… AKP’ye maliyeti az buz değil. Topluma çıkardığı fatura ise kabarık; Daha da kördüğüm olmuş bir Kürt sorunu, Şiilerin düşmanlığı, içeride tırmanmış bir Alevi-Sünni gerilimi…
2- İçişleri ve İNŞ: AKP rejimini aşağı çeken ikinci sorun alanı İçişleri ve onun ünlü bakanı İNŞ yani İdris Naim Şahin. Her demeci büyük gaflarla dolu olan İçişleri Bakanı, özellikle Kürt sorununa artan “güvenlikçi yaklaşım”la iç siyaseti ve bakanlığını mızrak başı yaptı. Hakkâri’deki ilginç gövde gösterisi halkın tepkisi ile karşılaşınca kent merkezi karıştı. Çatışma çıkınca Şahin bir dükkâna sığındı. Hakkâri ziyaretini eleştiren köşe yazarlarını da tehdit etti. Köşe yazarları için “Ağzına tıkarım o yazıları senin” diyen Şahin, gazetecilere, “Siz nerede askerlik yaptınız? Yaptınız mı? Yaptıysanız nerede yaptınız? Siz namlunun ucundan hiç baktınız mı? Karşıdaki namlu size hiç doğruldu mu? Allah aşkına bilmeden mi yapıyorsunuz, yoksa korkarak mı yapıyorsunuz?” dedi. Gaziantep’te yaşanan saldırının ardından BDP il ve ilçe başkanlıklarına yönelen saldırılara İNŞ, şu sözlerle arka çıktı: “Gaziantep’te olay anını müteakip sıcak saatlerde, halkımızın bir tepkisi ortaya çıktı. Bunlar terör örgütüne, onun eylemlerine duruş açısından beklediğimiz, hatta doğru bulduğumuz tepkilerdir, duyarlılığın ifadesidir.” İNŞ’yi tarihe geçirecek en önemli olay biber gazı ile ilgili ifadesi. Gaz bombasının tamamen doğal bitkilerden imal edildiğini, bir zararı olmadığını ve biber gazı nedeniyle herhangi bir ölüm yaşanmadığını iddia etti. İNŞ’ye kendi partilileri bile tahammül edemiyor.
3- Eğitim ve Ömer Dinçer: AKP rejminin eline ayağına dolanan 4+4+4 laiklik karşıtı eğitim projesi, rejimi ve bakanı Ömer Dinçer’i fena sıkıştırıyor. Dinçer, bir kargaşa olduğunu kabul ediyor ve ekliyor; “Kargaşa var ama bu bizim yaptıklarımızla ilgili değil. Kargaşa var ama ciddi problem yok. Kargaşayı bizim ne yaptığımızı anlamayan sözde eğitim uzmanları çıkarıyor. Normal vatandaşlarımızın çoğu bizi destekliyor. Biz istemiyoruz ama vatandaş 60 aylık çocuğunu bile okula göndermekten yana. Eleştirilerin bir kısmı PKK kaynaklı. Çocuklarımızı erken yaşta okula alıp Türkçe öğreteceğiz, onları hayata hazırlayacağız. ‘Rapor dahi almayın’ diyenler PKK yanlıları. Bunu önlemek istiyorlar. Bir de laikçi kesim de bu reformdan rahatsız oluyor”. Eğitimdeki fiyasko, muhalefeti yükseltiyor.
4-Sağlık ve Recep Akdağ: Sağlıkta Dönüşüm adıyla başlatılan sağlığın piyasalaşması, ticarileşmesi, özelleşmesi sürecinde, başta yolunda gider gibi görünen, hatta AKP’ye umulmadık oyları taşıyan her şey, tersine döndü. Halka daha kolay ve ucuz sağlık hizmetine erişme iddiasıyla çıkılan yolda, doktor ve yardımcı sağlık personelinin iş yükü ağırlaştırılıp esnekleşme ile hakları budanırken SGK, bütçeden sürekli kaynak çeken bir kurum durumuna düşürüldü. Özel hastanelerce hortumlanan kamu kaynakları bütçe açıklarını büyütünce Sağlıkta Dönüşüm’ün de sonuna gelindi. Şimdi enkaz nasıl toparlanır, bunun arayışı hâkim. Hastalar daha çok “cepten öde” emrivakisi ile karşı karşıya kalıyorlar. SGK’nin açıkları büyüdükçe büyüyor. Özel hastanecilikte de küçük balık, büyüklere yem olmaya devam ediyor. Bütün bunlar artan ölçüde tepkilere neden oluyor.
5-Dış ticaret ve Zafer Çağlayan: Ekonomide tekne, en çok ihracat tarafından su almaya başladı. AB’nin ihracattaki payı yüzde 34’ün altına düştü. Bu kayıp, Ortadoğu ve BDT pazarlarından ise kolay kolay telafi edilemiyor. İhracatçı, izlenen düşük kur politikasından, ihracatçının kullandığı kredilerin faizlerinin yüksekliğinden, ithalatın yıkıcı etkisinden şikâyetçi ve Zafer Çağlayan’ı, içi boş demeçler verip, yerli yersiz efelenip ortalıkta yalancı pehlivan gibi dolanıp gün öldürmekle eleştiriyor. İran’dan yapılan enerji ithalatının ödemesini, altınla Halkbank’a yaptıran Çağlayan’ın bunu altın ihracatı olarak göstermekte ısrar etmesi ise bütün dış ticaret ve büyüme verilerini kirleterek dışarıya karşı Türkiye’yi şaibeli bir ülke durumuna sokuyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










