Ezberibozuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ezberibozuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2011 Perşembe

Haberleri yok

Sinekler nasıl üşüşürse ışığa, öyle üşüştüler televizyonun çevresine. Yanacak zavallılar.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Ezberibozuk - Ortalarda Görünmeyen Fotoğrafa Yorum

Aziz Nesin’in itfaiye eri tarafından azgın cahiliye güruhunun kucağına düşürülmeye çalışıldığı fotoğraf yüzyılın en acıklı fotoğrafıdır. Times’ın anlı şanlı karelerine girmemesi enteresandır. Petrola bulanmış bir karabatak ya da kemikleri görünen bir Afrikalı çocuk bu inanılmaz toplumsal ihanetle baş edemez. Ama şüphesiz küresel güçlerin kirli elleri üstünde havaya kaldırdığı günümüz işbirlikçi yazarlarının o dehşetengiz kendinden emin pozları eder. Çünkü aşırı düşmüşlük de irade gerektirir. Yeni postmodern sanatçıların Warhol fırça darbelerini bu riyakâr suratların üzerine vuracakları aşikâr.

Ezberibozuk - Fısıltılar

Fısıltı gazetesinin tirajı düştükçe tabloid gazeteler daha çok yalan söylüyor. Kendini kandırma sanatı bir Türk dövüş sanatı olarak tescil edilip, hak ettiği salonlara bir an önce kavuşmalı. Televizyonlarda söylenen mantık ötesi lakırdılar kulaktan kulağa aktarılırsa saf gerçeklere dönüşebilir. Bu da bize bir umut olsun.

Ezberibozuk - Altın Günü Sergileri

Türkiye’de sanat ortalıkta sanatçı olmadan da yapılan bir şey oldu. Bu bir devrim! Amaç herkesi sanatçı kılarak sanatı yok etmek belki de. Yüksek sanatıysa rant marketlerinde tek tip reyonlara yerleştirmek.
Yolunuz düşerse, anlı şanlı galerilerdeki kokteyllere bir göz atın. Altın günü resim sergileri koyuyorum adlarını.

16 Kasım 2010 Salı

Ezberibozuk: Burada Yaşamak Kolay mı Zor mu?

Artistsen kolay, olduğun gibiysen zor. Kulağının üstüne yatıyorsan kolay, tavır alıyorsan zor. Tüccarsan kolay, üretiyorsan zor. Düşünce hırsızıysan kolay, yaratıcıysan zor. Adam tanımanın kendini geliştirmekten daha önemli olduğunu düşünüyorsan kolay. Yaşamını analitik mantık üzerine kurmuşsan zor, biatçıysan, düşünmeden çıkarcılığı olumluyorsan kolay. Genel geçer safsataları temcit pilavı gibi tekrarlıyorsan kolay, devrimci değişimin peşindeysen zor.

16 Nisan 2009 Perşembe

Ezberibozuk – İbibik Kuşu Cenneti

Türkiye’nin şu anda en önemli gündem maddesi, ülkemizdeki hapishane yetersizliğidir. Tarikat sempatizanı ılımlı faşist islam güçleri tarafından içeri tıkılacak bu kadar aydın varken, hapishane sayısının zavallılığı meclisimizin yeteri kadar çalışmadığını, seçimden sandık kaçırma-sadakalı sosyalı hizmet-üstüne şiddetle vazife olan davaların savcılığı-dış politikada bir fare gibi kükreyerek dağı ürkütme ve hemen ardından miyavlayıp manco isteme çalışmaları gibi gereksiz işlerle uğraştıklarını göstermektedir. Askere yüklenmeyi vazife edinmiş liberal kesimin gözden kaçırdığı şu basit olgu da hayli şaşırtıcıdır. Ast üst ilişkisi toplumun özgür! ve bağımsız! kurum-çalışanlarının beyinlerine tamamen hakim olmuş, sermayedar-hoca-mahalle baskıcıları-uluslar arası arabulucular kendilerine ne emir verirse mantıksızlığını bir an bile düşünmeden tüm demagoji güçleriyle yerine getirmeye soyunmaktayken, karşı kampın gönüllü ya da taraflı askerliğini seçmiş bu emir kulları askere neden haksız bir nefretle yüklenmektedir, anlaşılamamaktadır. Descartes bu günleri görse, “Düşünmüyorum, öyleyse kazanıyorum,” diyeceği kesindir. Örnekleri çoğaltırsak Platon’dan; “Demokrasi en sağlıklı sömürü rejimidir.” Marks’tan, “Sermayenin en önemli üretimi cehalettir.” Darwin’den “İnsanın evrimi hukukun çöktüğü yerde başlayacaktır,” gibisinden vecizeler duymamız hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Son halife, tuz koktuysa yemeğe pasta koyun dese de millette onu alacak para kalmamış, sadaka olarak hükümet pastanelerinden gönderilecek paketleri beklemektedir. Hah. Şimdi de gelelim ikinci gündem maddesine. Dünyayı kasıp kavuran küresel krizde hükümetin büyük başarısı, ortaya çıkan verilerin yanlış irdelenmesiyle göz ardı edilmektedir. Yüzde otuza yakın işsizlik ve çarpıcı bir bütçe açığıyla ülkeyi yoksulluğa teslim ederek cahil kul sayısını arttırmayı hedefleyen Amerikan projesi parti müthiş bir iş başarmakta, aç ve gardı düşmüş insanlarının beynini televizyon papağanlarıyla bir güzel yiyerek sorgulanma ihtimalini de tamamen ortadan kaldırmaktadır. Üçüncü maddemiz sıradan kelimelerde kavram karmaşasıdır. Darbelerden en kötü darbeyi yiyen doksan yıllık laikler darbeci balonunun içine atılmış, dışarı çıkmak için ettikleri her laf aleyhlerine sivil darbeciler tarafından darbeci olarak kullanılmaktadır. Demokrasi, faşistlerin, siyasal dincilerin ve sömürü güçlerinin en sevdiği sözcüğe dönüşmüş, üstüne bir de özgürlük koyarak şerbetin yanında şapır şupur götürmeye, tabi ki bünyede yol açtığı rant kilosu tahribatıyla da şiştikçe şişmeye başlamışlardır. İşin vahimi bu şişkinliği giderecek bir sosyalist soda da hâlâ piyasaya sürülememiştir. Ezber bozma teriminin dönüştüğü anlam da, her tür gerçek üstünde bokunu çıkarana kadar dezenformasyon yaratmak olmuştur. Ezberi bozulmuş birisi olarak, bozulmuş ezberimi bozmaya çalışanlar canımı gerçekten çok sıkmaktadır. Gözüme çarpan bir başka detay da, televizyon kanallarının tartışma programı altında dürüst bir gazeteciyi altı yedi çakalla stüdyoya kapatıp Allah ne verdiyse girişmesidir. Ülkedeki tüm güç odaklarının bizzat “taraf” olduğu şu evrede yakalanan büyük konsensus, küresel güçlerin iyi niyetli, insancıl, bir anne şefkati içeren o sırtlan okşayışlarını yanlış anlayan ve ısrarla insanımızı ucuz işgücü objesi yapmayız, açlığa mahkum etmeyiz, topraklarımızı sattırmayız diyen ulusalcı edepsiz darbecilerin önünde kapkara bir geleceğe açılan beyaza boyanmış harika bir duvardır. Demokrasinin tüm gereklerini yerine getiren böylesine muazzam bir yapının yanına en otoriter imparatorlukta bile ulaşılamamıştır. Çünkü din simsarlarının ağzından din lafı çıktığı anda bilincini kaybedip, ağzı köpüren, hafızasını kaybeden başka bir toplum yoktur.
DİN!
Ben deyince hiçbir şey olmadı.

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Ezberibozuk – Facebook Sosyolojisine Giriş

Facebook’a girdim. Bir sürü arkadaş. Online olanlar dokuz kişi. İkisi uzaylı, dördü Türk asıllı azınlık Türk, ikisi sivil polis, sonuncusu monitörün üstünde oturmuş burnunu karıştıran bir avare. Bir mesaj geldi: “Facebook’ta koyunlarla dolu bir ahılda kendini kurt sanan bir koyun misali dolaşıyor herkes. Farkında mısın bunun?” “Tam öyle değil,” dedim. “Küçük bir bardakta, bir avuç suda Amerika’yı keşfetmeye çalışıyoruz. Ama o kıta çoktan battı.” Bakınıyordum bir yandan. Ama bir mesaj daha: “Çağan, senin arkadaşın oldu diye dövmüşler Erkan’ı, bir şeyler yap.” “Tamam,” dedim, “Arkadaşlıktan atıyorum onu.” Aha yeni gruplar açılmış. Karı Bulma Ayağına Facebook’a Girip İki Günde Entellektüel Olanlar. Üye oldum. Bir tane daha. Türkiye Altlarından Çekilirken İstikrar Bozulmasın Diye Susanlar. İlgimi çekmedi. Yemekle Ekmek Yemeyenler. İlginç! Hükümetten Sadaka Bekleyen Onurlu Mahalle İnsanları. Üye oldum hemen. Bu yıl kömürle çalışan ve tüm köyleri gezip halkın derdini dinleyen bir CHP’li robot yapmak gibi bir düşüncem var, yararlı olabilir. Dr. Sayko belirdi ekranda. “Çağan, iki kız grup açmış. Bedava fil satıyorlardı. Elli tane aldım ama şişti bilgisayar. Sana vereyim mi on tanesini.” “Ver.” Şu gruba da bak: Herkes Ecstacy Kullansın Zaman Hızlansın Diyen İşverenler. Tövbe tövbe. Erçin bir resim göndermiş. Bakayım: Laikler için yeni tşörtler çıkmış. Siyah kumaştan. Ergenekoncu yazıyor üstünde. Hemen altına kırmızıyla çarpı atılmış. Sudan ucuz. Bir liraya satılıyormuş Taksim’de. Bir davet gelmiş bu arada. Ona da bakalım. Siemens’te avangard bir performans gösterisi. Kokteyl. Duvarlardaki özel yuvalara kuluçkaya yatmış tavuklar koymuşlar. Altlarından yumurtalarını alıp onun yerine cep telefonları yerleştirmişler bi de. On gündür süren bekleyişin sonunda, ansızın hepsini arayacaklar herhalde. Cesur bir anlatım, teknolojiyle bütünleşen yıkıcı bir felsefe. Attending. Hulk öttürdü birden. “Ağbicim yalnızlık çekiyorsan yeni bir application var. Yazdığın her şeye olumlu yaklaşıp seni destekleyen, akıl veren bir yazılım. Kur istersen.” “O benim. Application bana yönlendiriyor çaresiz insanları.” “Tamam o zaman. Sana bir şey soracaktım...” Akıl verdim ve bir kez daha müthiş bir huzur hissiyle doldum. Düşündükleri Şeyleri İnatla Yapmayan Pasifistler çalındı gözüme. Duygulandım birden. Ölüm duygusu yüreğimi büzdü. Hemen bir şeyler yapmazsam sanki ölecekmişim gibi geldi. Yerli Dizileri Gelişmiş Ülkelere Gönderip Kültürel Yıkım Yaratma, grubuna üye oldum. Yetmedi. Bir de Gece Barda İçip Sapıtmak Marjinallik Sayılmaz’a attım imzamı. Inbox’ıma bir şey düştü o esnada. Boş bir mesaj. Ekrana limon sürünce anca okuyabildim: “Başörtüsü Takıp Cafelerde Boş Boş Oturmaya Ne Dersin?” Spam. Hemen sildim sinirle. Belediye gönderiyor olmalıydı. Bir davet gelmiş. “Darbeci Dediler Kız Vermediler. Halka açık delirme ve ağlayıp sinirleri boşaltma günü.” Attending. Gamlı zort diye çıktı bir yerlerden. “Ağbi, Facebook’ta bar açılmış. Ne dersin, gidip iki tek atalım mı?” “Nerde?” “Grupları geçince sağa dön, bina resmini göreceksin, onun alt katı.” “Tamam.” Grup Açıp Somut Dünyanın Sorumluluklarından Sıyrılanlar, grubuna üye olup, bara doğru mouse’umun tık tıklarıyla yürüyüp gittim yavaş yavaş...

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Ezberibozuk – Kuruçeşme Rahipleri

Efsanevi heavy-metal grubu Judas Priest Türkiye’ye geliyor. Şok haber spotuyla televizyonlarda verilmediği için görmemiş olabilirsiniz. İnsan düşünmeden edemiyor; iktidar bu ergenekon gözaltılarını bilerek mi bu günlere getirdi diye. Amaç belki de kapatma davasını değil metali gölgelemek. Halkımız da paranoyak bu arada. Gerçekten geliyor mu abi yaa, lafları ortalıkta başıboş inekler gibi azgınca dolandı bir süre. Ülkemizdeki en önemli sorunlardan biri bu işte. İnançsızlık. Biletler satışa çıkmış, hâlâ kafalarda acaba şeysileri. Cuma hutbesinde imam efendi bahsetse bir sorun kalmayacak. Bir de mikrofondan Breaking The Law parçası sokaklara verilse, mahalle baskısı da ortadan kalkacak. Kompleks de bir başka bela. Geliyor da bana mı geliyor gibisinden anlaşılmaz bir psikoloji. Bir başkası da nerede olacak bu konser, diye soruyor. Hımm, o sorunun cevabı biraz naneli, diyor diğeri. Kuruçeşme Arena’da. Ha ha ha! Öncesinde Kylie Minogue’un çıktığı yerde mi yani? Aaaaa! J. P’in menajeri sahneyi domuz kanıyla yıkaycaz, açıklamasını yapmadan kimse rahatlamayacak. Şimdi şöyle düşünmek lazım. Sonuçta metalse metal, orada medyadan ünlü simalarımız arzı endam etmekten geri durmayacaklar. Çünkü onlar hayranlarını şaşırtmak için varlar. Anlamak ya da kendini bilmek için değil. Yani oraya yakışsın yakışmasın bir Mahzun Kırmızıgül’ü üstünde deri kıyafetlerle; BKM organizatör olduğuna göre, bir Gülben Ergen’i, dudakları daha da büzük ve açık, artı her zaman müdahaleye hazır kuaförüyle, balemsi hareketlerle folkloru metroseksüel kılan Mustafa Erdoğan’ı, elinde not defteriyle şovuna glam bir hava katma peşinde görmemiz olası. Belki sahneye çağırırlar diye Arto bile gelebilir. O zaman nacizane önerim, hayranların biraz erken gidip ön taraflarda kalabalık yaratarak çaktırmadan bir ayı tuzağı kazması olacak. Tamam şöyleyken böyle de, sonuçta Judas da eski Judas değil. Onlar da akşam açıp bir Mehmet Ali Erbil seyretseler rahatlayacak, monopol falan oynadılar mı daha rahat uyuyacak yaştalar. Gelin olaya başka açılardan da bakalım öyleyse. Konser nasıl geçecek mesela. Rob Halford sahneye yine motorla çıkabilecek mi? Kullanacağı yolda İstanbul trafiğine takılacak mı? Sahnenin arka tarafı, motoru görüp orayı otopark zanneden araçlarla dolacak mı bir anda? Kılları ağarmış güruh kafa sallarken bir sakatlık yaşanmasın diye seyircilere boyunluk takılacak mı? Gidemeyenler facebook’ta teşhir edilip metal camiasından aforoz edilecek mi? Geçenlerde Kazancı’dan yukarıya çıkıyordum. Simitçiye birden sordum. “Hey, delikanlı, Judas Priest konserine gidecek misin?” “Yok abi, İsa peygambere ihanet etmiş bir adamın rahiplerinin konserinde ne işim var,” dedi. Halkımız bu konuda da duyarlı, belirtmek isterim. Hani film isimlerini kafalarına göre değiştiriyorlar ya. Belki afişe de Jesus Priest olarak yazarlar. Benimkisi sudan öneriler işte. Çoğu iş camiasında almış yürümüş, hafif göbek, az çok liboşluk kazanmış eski metalcilerin pek de takmayacağı şeyler. Konser sonrası Reina’ya da uğrayalım sonra da işkembe içmeye gideriz diyenler yönetir, gerçekten aykırı olanlar yüz on milyonu toparlayamadığı için evinde Acun’un herbirinin başına bir geveze dikilmiş sihirli kutularını seyreder protesto olsun diye. Breaking The Law! Ülkemizde yargının canına okunurken anlamsız kalan bir sürü parça kulaklara dolarken balıkçılar inadına kökleyecekler radyolarındaki TRT FM’i. Ama bilmeyecekler ki Rob Halford Müzeyyen Senar’ın oğludur aslında. İşte bu da benden size şok bir haber. Şimdi on dakika da haber koyarım, elli yazı sonra da Halford’un Senar’ın üvey oğluna profilden, üstelik bir de burnunu çektiği zaman epey benzediği ortaya çıkar. İstediğiniz bu mu? Ha! Bu mu? Ha haa. Nostradamus bu rezaleti önceden bilebildi mi peki? Kendi adı kullanılarak bu kadar vasat bir albüm yapıldığını tahmin etse konser öncesi Kuruçeşme Arena’da açılmak üzere bir mektup bırakır mıydı ya da? Neyse ne. O zaman şarbon bilinmediğine göre sorun yok. Son söz de şu olsun. Bu ülkede parası olmayan metalci dahi olamaz. Hadi gidip Defenders Of Faith eşliğinde bir büyük içelim de unutmaya çalışalım yetmişlerin seksenlerin o muhteşem coşkusunun organizatörlere, medyaya, içi geçmiş düşünmezyaşarlara meze oluşunu...