6 Ocak 2011 Perşembe

Muhterem Samiin

"Alo, alo, muhterem samiin, burası İstanbul Telsiz Telefonu..."
Türkiye'de ilk radyo yayınının İstanbul Sirkeci'deki Büyük Postane binasının bodrum katında Eşref Şefik Bey'in bu anonsuyla başladığı kabul edilir. 6 Mayıs 1927.
Günlük yayın akışı da şöyledir:
19.00 Stüdyo Musikisi heyetinden şevkefza faslı.
19.30 Esham ve tahvilat kambiyo ve nukut borsasının haberleri.
20.10 Monollog darülbedai sanatları Vasfi Rıza Bey tarafından.
20.40 Nezaat Feride Hanım - Kemal Niyazi Bey kemençe, Osman Bey piyano
21.10 Sesli radyo gazetesi
21.20 Teganni-Matmazel Apostoldi tarafından
22.05 Rasat merkezi raporu-Anadolu Ajansı haberleri İstanbul saati
22.20 Orkestra ve kapanış.

Agnes Cecile














4 Milyon İşsiz-Atıl Gencin Geleceği!

Geleceğimiz dediğimiz 11.5 milyon genç nüfusumuzun ne yazık ki sadece üçte biri okulda. Yani lise, meslek okulu, üniversite, yükekokulda. 2008 yılı itibariyle ortaöğretim ve daha üst seviyede eğitim alanlarının oranı Türkiye'de yüzde 30 iken, bu oran OECD ve AB-19 ülke ortalamalarında yüzde 72.
Genelde resmi işsizlik oranı yüzde 12'ye yaklaşıyor ama gençler arasında bu oran yüzde 21'i aşıyor. Hele ki tarım dışı kesimde, kentlerde genç işsizliği yüzde 26'yı buluyor.
Daha vahim olanı, ne  okulda ne işte ne işgücü pazarında olan, yani atıl genç nüfusun ürkütücü kalabalığı . Gençlerin yüzde 34'ten fazlasını oluşturan 3 milyon 55 bin genç, kahveede, evde, sokakta, AVM köşelerinde, yani hem işgücü dışında, hem eğitim dışında. Bu "atıl genç nüfusun" kız-erkek oranının eşite yakın olduğunu tahmin edebiliyoruz. Yani 1.5 milyon genç kız belki "ev kızı", belki sokakta; 1.5 milyon genç erkeğin de ne işi var, ne iş arıyor, ne de okulda. Peki nerede? Herhalde kahvelerde, sokaklarda... Bu gerçekten de çok vahim bir durum. Yani 1 milyon iş arayan işsiz genç ile 3 milyon iş bile aramayan atıl, aylak bırakılmış toplam 4 milyon genç nüfus, hayatalrının en güzel yıllarında  bu kadar geleceksiz sahipsiz bırakılmış...

(Mustafa Sönmez'in Para-Meta-Para köşesinden alıntılanmıştır.) 

4 Ocak 2011 Salı

10 Yetmez

On yıl tartışmasını saçma buluyorum. Gençlerimizin aklı politikaya,  protestoya falan  yirmili yaşlarda eriyor desek, ülkemizde de ortalama yaşam süresinin yetmişlere yükseldiğini varsaysak, delil melil yetersiz de olsa tutukluluk süresi en az  50 yıl olmalı. Ayrıca, melez faşist rejimlerde beşin onun kırkın ellinin lafı mı olur. Ayıp! İşleri yok böyle ayrıntılara takılıyor adamlar. Sonuçta bir şey çıkmazsa noolacakmış. Ulan, özür diye bir şey duymadınız mı?

Kadın Ruhunun Yakalandığı Enstantane

Düşlemin Somutluğu

Ramachadran Deneyi

Deney son derece basit, iki aşamalı bir kurguya sahip. İlk aşamada denek karşısında bir insanı izliyor. Bir süre sonra izlenen bu kişinin koluna bir iğne batırılıyor. Tabi ki iğne batırılan kişi bir acı duyuyor ama onu izleyen kişi içi "cız" etse de bir acı duymuyor. İkinci aşamada, izleyici deneğin koluna lokal anestezi yapılıyor ve peşinden tekrar karşıdaki kişinin koluna iğne batırılıyor. Bu sefer denek, iğne batırılan kişiyle beraber eşzamanlı olarak kolunda bir acı duyuyor. Yani bedenlerimiz ortadan kalktığında beyinlerimiz ortak çalışıyor.
Tahir M. Ceylan'ın Aylak Bilgi köşesinde, konuyla ilgili değerlendirmeleri şöyle:
Burada olan şey nedir? Beynimiz başkasının bedenini de kendi bedeni olarak algılayacak şekilde örgütlenmiştir. Ama eğer kendi bedenimiz başka bedenlerden önce devreye girerse (ki bu sağlıklı bir bedende daima böyle olur) beyin örgütlenmesini geçici olarak ona devretmektedir, o devreden çıktığında yeniden beyin bütün bedenleri algılayacak biçime geçmektedir.
Bilindiği gibi bedenimizden beynimize doğru sayısız sinir hücresi bağlantı kurmaktadır. Ağrı, sıcak-soğuk hissi, derin duyu gibi alanlardan milyonlarca hücre sayısız bilgiyi beyne taşımakta, beyni kendi baskısı altına alarak boş bırakmamaktadır.
Deneyde de görüldüğü üzere kol bölgesinden gelen uyarılar durdurulduğunda (eğer kola anestezi yapılmamış olursa, koldan beyne şu uyarı gitmektedir: senin bir acı duymana gerek yok, çünkü benim koluma iğne batmadı, ama eğer anestezi yapılırsa kol beyne bu bilgiyi gönderememekte ve beynin başkası için duyduğu (duyması gerektiği) acıyı bastıramamaktadır) beyin başkaları için olan görevlerini hatırlamakta ve onlar için duy(g)ulanabilmektedir.
...
Beyin bir bedene sahip olarak milyonlarca bedenden vazgeçmektedir. İçinde taşıdığı bir milimetre küpünde üç kilometre uzunluğunda sinir lifi, yüz milyar hücre, yüz trilyon bağlantı, bir saniyede bitirilen katrilyonlarca işlem tek bir bedene herhalde fazla gelir.
Nitekim kendi bedenimizi unutup başkalarını algıladığımızda, empati yaptığımızda, başkalarına yardımda bulunduğumuzda içimizi sıra dışı bir huzur kaplar. Ama kendi bedenimize dönüp, onunla uğraşmaya başladığımızda (bedeni fetişleştirdiğimizde) sonu hep mutsuzlukla biter bu uğraşının.
Huzur ve dinginlik öğretilerinin tümü, biliyorsunuz bedeni yoksamak üzerine kuruludur. Çünkü bedenimiz nesneleri tanımak, onlardan bilgi almak (ve sadece o amacı gerçekleştirmek yolunda doyum almak) amaçlı olarak organize olmuştur, bu görevinin dışına çıkartılıp fetişleştirildiği zaman, beyni sahip olduğu yükseklikten aşağıya indirmiş oluruz.
Beyin anlamak ve yaratmak için vardır; birçok bedeni anlamak, onlar için organize olmak, onlar için yaratıcı olmak ve ancak o zaman anlamlı kalınabileceğini anlamak beynin gerçek işidir.
Dikkat ederseniz beyinlerimiz sürekli birbirleriyle bağlantıda kalmayı seviyor, telefon, internet, posta, yollar, zamanında telgraf, duman, güvercin sayısız haberleşme yöntemi olarak var(dı). Dil her şeyden önce birbirine bağlı, neredeyse birisi ötekisinin aynısı beyinleri bağlayan önemli bir "akışkan" sayesinde "interconnekte" beyinier sistemi var yeryüzünde, bedenlerine değil, birbirlerine ihtiyaç duyan, giderek daha da öyle kurulan bir sistem...

Bunun Bir Adı Var: Melez Rejim

Economist Intelligence Unit, 2010 Demokrasi Endeksi araştırmasına göre, 167 ülke arasında 89. sırada. 2008'e göre iki basamak daha aşağıda. Böylece, Kostarika, Mauritus gibi ülkeler tam demokrat sayılan 26 ülke arasında yer alırken biz Kusurlu Demokrasiler'i de es geçip Melez Rejimler arasında kendimize yer bulabildik. Liboş köşe yazarlarımıza duyurulur.

Seçme Seçilme

Günümüzde kölelere seçme ve seçilme özgürlüğü verilmesi insanın içini nasıl da büyük bir umutla dolduruyor!

3 Ocak 2011 Pazartesi

HERKESE TOPLUCA KIZGINIM - Milliyet Cadde - Bir Senem Aydın Röportajı

Çağan Dikenelli ‘Kara Efe’ adlı kitabında yaşlı bir zeybeğin Ege dağlarına yolculuğunu anlatıyor. Kitapta intikam duygusunu ön plan çıkaran Dikenelli, “Bu ülkenin bir an önce gerçek bir intikamcıya ihtiyacı var” diyor.

- ‘Kara Efe’ adlı romanınızda yaşlı bir zeybeğin hikayesini anlatıyorsunuz. Sizin için zeybekler neden bu kadar önemli? -
Zeybekler hakka adanmışlığın simgesi benim için. Baskı altında dizleri titremeyen onurlu bir tavra, sömürünün karşısında dimdik durabilme becerisine sahipler. Sırtlarını beylere değil de dağlara dayamayı seçtiklerinde, bu yolun sonunun ölüme çıktığını bilseler de halkları için kendilerini feda etmekte tereddüt etmemişler. Ağaları, zaptiyeleri, şalvarı şaltak eğeri kaltak Osmanlı’yı karşılarına aldıklarında yanlarında kala kala aşar vergileriyle belleri bükülmüş köylüler, Yörükler kalmış. Bu, dünyanın en büyük en cesur en delice isyanlarından biridir. İntihardır. Hepi topu bir aynalı martin, bir yatağan, bir piştov, bir atla orduların karşısına tüm heybetleriyle dikilirken, savaşçı olarak da, ideolojik bağlamda da derebeylerine parayla hizmet veren samuraylardan, hayduttan öteye gitmeyecek kovboylardan üstün sayılırlar. Zeybekleri önemsiyorum, hem de çok. Burada esas sorun benim kişisel tavrım değil aslında, Hollywood ve Uzak Doğu Sineması kendi folklorik savaşçı tiplemelerinden yağ çıkartırken, yetmedi dünyanın dört bir yanındaki tarihi kişiliklerini de kendi tüketim klişeleriyle süsleyip dolaşıma sokarken halkımızın ve özellikle yapımcılarımızın kendi iç dinamiklerinden doğan nice olağanüstü kültüre hunharca sırtını dönmesi…

- Kitapta intikam duygusu ön plana çıkıyor. Siz birinden intikam almak istediniz mi hiç? -
Bir ya da on olarak düşünmeyelim. İntikam almak bir iş dalı olsa ya da üniversitede okutulsa bir an bile düşünmez başvururdum. Herkese topluca kızgınım. Ama ne yazık ki şimdilik bunun için Tanrı olmaktan başka bir seçenek yok. Tek tek, insansı, kişisel bir uğraşla bunca çakala ne yirmi dört saat ne bir ömür yeter.
Kara Efe, eski efesi Tuzcu ve ailesinin işkenceyle katledildiğini duyunca, dört bir yana dağılıp başka başka çetelere eklemlenmiş haydutların peşine düşüyor. Ancak, hayatının hangi döneminde nasıl bir travma yaşadığı belirsiz bu soğukkanlı intikamcı, nereye girse, pıtrak gibi önüne fırlayan çeşit çeşit ite, çalıkakıcıya da hak ettikleri kaderi sunmaktan geri kalamıyor. İntikam duygusu böyle bir şey. Bir kez yola çıktınız mı duramazsınız. Dünyayı değiştirmekle alakası yok seçilen eylemin, bunun becerilemeyeceği ortada, sadece kendine duyulan saygıyla açıklanabilir. Yer hamam böcekleriyle doluyken oturup rahat rahat yemeğini kaşıklayamayanlardan bahsediyorum.
Bana gelince, şu anda, ortaya koyduğum her doğru iş bir intikam. Bunları unutturmaya çalışanların canını acıtan küçük ısırıklar. Kişisel alınganlıklarla can yakma gibi basit dürtülere prim vermemeye çalışıyorum.

- Neden bu romanı ‘spagetti zeybek’ olarak adlandırıyorsunuz? -

Kara Efe tarz olarak, Sergio Leone’un şiddetle ironiyi bir arada kullanan spagetti westernlerinden, Kurosawa’nın derinlikli samuray öykülerinden, Sam Peckinpah’ın sert karakterlerinden besleniyor, bu kaçınılmaz, çünkü şiddetin estetiğini, duygusal kurguyu, abartıya gizlenmiş dalgacı eleştiriyi onlar getirdi. Böylesine bir adlandırma sadece ilgi çekmeye dönük bir reklam kampanyası olarak değil, bir saygı duruşu olarak da görülmeli. Birinci şıkkın bizde uyandırdığı çekiciliği yadsımıyorum. Bu seçimin Kara Efe’nin epik anlatım biçiminin kendine özgülüğünü ve zeybeklerin muhteşem ritüeller sisteminin biricikliğini zedelediğinin de farkındayım. Fakat kabul etmelisiniz ki, daha önce Türkiye’de pek rağbet edilmemiş bir şeyi denerken, okuyucuların bu kitaptan neler beklemesi gerektiği konusunda ipuçlarını da bu tipte bir ön adla şekillendirmeliydik.

- Bu hikayeyi senaryolaştırmayı düşünüyor musunuz? -

Şunu ben de okurlarım da gayet iyi biliyor ki, bu kitap sinema kokuyor, birisi çıksın beni film yapsın diye bas bas bağırıyor. Yapımcıları göreve çağırıyorum. Hem de hemen. Titreyip kendilerine gelmelerini istiyorum. Burnu havada bir insan değilim. Kitabın ruhunu korumak adına en fazla on, on beş kavga çıkarırım. Halden anlarım. Onlar ellerini taşın altına soksun, senaryo kolay. Bu ülkenin bir an önce gerçek bir intikamcıya ihtiyacı olduğunu unutmasınlar…
Yani evet. Kara Efe film olarak akıyor beynimin içinde ama bir yandan da kendime sorup duruyorum. Bir roman tek başına niye yeterli olmasın ki?

- ‘Ernest, Cervo ve Biz’i televizyonda bir sit-com olarak görmek ister misiniz? -
Doğru. Can Gençlik’ten çıkan Ernest Cervo ve Biz, ‘Bir Sitkom Roman’ etiketiyle satışa sunuldu. Öyle de yazıldı. Yine de, dizi sektörünü eleştiren bir kitabın dizi yapılmasındaki paradoksun evrende onarılmaz yaralar açabileceğini düşünüyorum. Ernest Cervo ve Biz’i şu anda kütüphanemde kitap olarak seyretmekle yetiniyorum.

- Kitapta şiddete de cinselliğe de sansürsüz yer verdiniz. Blogunuzda sansüre karşı tepkinizi dile getiriyor musunuz? -
Sansür gibi deli saçması bir ilkel kültür artığının hâlâ var olabileceğini çoğunlukla unutuyor ve devamlı bir tepki teyakkuzunda olamayabiliyorum. Ama şunu da belirtmeden geçmeyeyim: Ben de vasat popüler kişiliklerin gündelik saçmalıklarına özel bir filtre uyguluyorum blogumda. Sansürse sansür. Oyunu kuralına göre oynayabiliyorum. Bir şeyi her seferinde görmezden gelmeyi başarabilirsen bir süre sonra yok olur gider ortadan.

Yazmayı sürdürdüğünüz yeni bir roman var mı?
Geçen yıl bitirdiğim bir tarihi gençlik macerasının bölüm başlarına yerleştirilecek çizgi-roman illüstrasyonlarının üretimini organize etmekle meşgulüm şu aralar. Gürer Yayınları’ndan çıkacak kitap, 1600’ler İstanbul’unda, bir yeraltı teşkilatında hafiye olarak çalışan Şekerzade Ahmet Efendi ve devşirme Sahab’ın yer yer mistik, yer yer komik, bolca hareketli maceralarını anlatıyor. Bunun yanında şu anda üstünde çalışmaya devam ettiğim ve neredeyse sonlarına geldiğim Kule adında bir romanım da var. Psychedelic bir yapıda kurgulamaya çalıştığım bu eserin tanıtım yazısı büyük bir olasılıkla şöyle olacak: Hastanede yapayalnız uyanan bir adam. Beyaz bir at. Issızlığa batmış, gizemli gölgelerle yıkılıp giden bir İstanbul. Taştan bir kule. Dipsiz bir uçurum. Gizemli bir çağrı. Davetsiz bir misafir. Çöküp giden gerçekler…

23 Aralık 2010 Perşembe

Ak Efe, Kara Efe - Cumhuriyet Kitap - Bir Sabri Gürses Eleştirisi

AK EFE, KARA EFE

Çağan Dikenelli, şaşırtıcı bir yazar. Elbette, yazarların şaşırtması, heyecanlandırması olağandır, fakat nereden, nasıl bir şaşırtmaca geleceğini genellikle bilirsiniz. Dikenelli’de bundan emin olmak zor. Okur, hem şaşırtmacanın geldiği yöne, hem kendisine şaşırıyor.
Bu kez bir efe, bir zeybek romanıyla geliyor Dikenelli. Kara Efe, aynı yıl içinde yayımlanan üçüncü romanı. Önce Kuru Göldeki Ördek (Plan B Yayınları), ardından da Ernest, Cervo ve Biz geldi (Can Yayınları) ve şimdi, Kara Efe (Gürer Yayınları) bir bakıma bir şaşırtma üçlemesini tamamlıyor. Bir absürt komedi ve bir deneysel mizah kitabının ardından, Kara Efe, uzun bir gülüşü başka bir havaya taşıyor.
Kara Efe’nin kanımca en şaşırtıcı yanı, bu fikrin, yani bir efe kitabı yazmanın uzun bir zamandır kimsenin aklına gelmemiş olması. Halikarnas Balıkçısı’ndan Yaşar Kemal’e, Kemal Bilbaşar’dan Hüseyin Bayaz ve Ümit Kaftancıoğlu’na dek çok önemli yazarların kalıcı eserler bıraktığı, efe, eşkıya, zeybek gibi toplumsal kahramanların hikayelerini anlatan bir tür oluşmuştu. 1980’lere kadar birçok eserle zenginleşen bu tür, ağır ağır görünmez oldu edebiyatımızda. Ardından canlanmaya başlayan tarihsel roman, fantastik tarihsel roman türleri de çok yer vermedi bu kahramanlara: tuhaf bir şekilde, Osmanlı hanedanının iç çekişmeleri, imparatorluk, nizamı alem hayalleri, saray ya da konak çevresindeki yabancı gezginler, elçilerden oluşan bir kahraman kadrosu ön plana çıktı. Oysa türün kurucularından Walter Scott’tan beri bilindiği gibi, tarihsel romanın asıl kahramanının Ivanhoe, Robin Hood gibi bir halk kahramanı olmasında yarar vardır. En azından toplumun daha kolay özdeşlik kurabileceği kahramanlar olmasında.
Kara Efe’nin bir halk kahramanı olduğunu, tarihsel açıdan gerçekçi bir zemine oturduğunu söylemek yanıltıcı olur. Çağan Dikenelli, daha özel bir karakter kurmuş: olumlu ya da olumsuz denebilecek özellikler belirginleştirilmiyor karakterde, olay örgüsü de (arkaplanda bir intikam hikayesi olmasına rağmen) özellikle olumluya doğru ilerlemiyor. Kara Efe, İnsan olan bir Efe. Türün, efe-eşkıya romanları türünün daha önceki örneklerindeki gibi gerçek bir olay ya da kişiden de yola çıkmıyor roman; büyük ölçüde, türün kendi örneklerinden yola çıkıyor ve folklor yönü ağır basan geçmiş örneklerin dışında, türün, herhalde ilk edebiyattan beslenen örneklerinden biri oluyor. Bu açıdan kitabın yazarı tarafından “spagetti western” örneği olarak adlandırılmasında iyi bir ipucu var: kovboy filmi türünü canlandıran İyi, Kötü ve Çirkin gibi bir film sayesinde Clint Eastwood’la özdeşleşen kovboy imgesini düşünürsek, gözde canlandırmanın kolaylığından yararlanarak, Kara Efe’nin de “İyi” bir “Clint Eastwood” gibi görülebileceğini öne sürebiliriz.
Dikenelli’nin yaratıcı anlatım gücünün değişmez karakteristik özellikleri kitaptan kitaba izlenebilse de, değişik üslupları ve anlatım tarzlarını farklı edebi çözüm arayışları için kullanması ilginç: Dikenelli her kitabı farklı yazıyor. Kuru Göldeki Ördek’te metafor yüklü cümleler, kısa vurucu ifadeler hakimdi; bir triyalog yapısıyla kurulan Ernest, Cervo ve Biz’de rahat bir söyleşi dili vardı; Kara Efe’de hafif, esnek bir dille eylem ve betimleme ağırlıklı bir anlatım – benzetmeden kaçınmazsak – dağlarda dolanan bir efe çevikliğiyle sahneden sahneye ilerliyor.
Kara Efe’nin ilginç bir yanı da, kahramanının kişisel özelliklerini, herhangi bir toplumsal hareketlenme zemininde tanımlamaması. Krallığın gerçek sahibinin tehlikeye düştüğü bir dönemde taraf tutan Robin Hood’dan, Kızılderililerle Amerikan askerleri arasında bir konuma yerleşen kovboylara dek, genelde toplumsal arkaplanın karakteri tanımlayıcı bir özellikle şekillendiği anlatıların tersine, Kara Efe’nin tarihsel zamanı karakterler arasındaki çatışmanın doğrudan tanımlayıcısı olmuyor, tersine, onlar arasındaki çatışma o tarihsel zamana ve toplumsal duruma katılımla ilgili kararları şekillendiriyor. Arasıra haberleri gelen isyan hareketine katılacak mı Kara Efe? Buna okur karar veriyor.
Dikenelli’nin birbirine yakın görünen popüler türleri kendi tarzıyla zenginleştirmesi yararlı mı, yoksa enerjisini dağıtıyor mu? Buna kolayca yanıt vermek mümkün değil, fakat okura mutluluk verdiği kesin. Kara Efe’yle yeni bir okuma mutluluğu getirmenin dışında, sessizce unutulan bir türü yeniden canlandırmak gibi önemli bir hamle yapıyor. Bu hamle edebi satranca yeni bir oyun getiriyor.

23 Aralık 2010

19 Aralık 2010 Pazar

Kara Efe - Radikal Kitap

Spagetti zeybek kötülere karşı

18/12/2010
BARIŞ MÜSTECAPLIOĞLU (Arşivi)
Çağan Dikenelli 'Kara Efe'de, gizemli bir sebepten dolayı intikam almak istediği eşkıyaları arayan yaşlı bir zeybeğin Ege dağlarında yaptığı yolculuğu anlatıyor
Daha önce Melek Teyze polisiyeleri, ‘Kaptan Teneke’ ve ‘Taşıyıcı’ gibi yer yer komik, yer yer heyecanlı kitaplar kaleme alan, türden türe atlayan ama eğlenceli olmaktan hiç uzaklaşmayan, kendine has bir yazar Çağan Dikenelli. Kendi türünde başyapıt denebilecek ya da öyle olma kaygısı taşıyan kitaplar yazmıyor, anlaşıldığı üzere yazmaya da çalışmıyor, ama edebiyatımızda az denenen türlerde üretkenliğiyle dikkat çekiyor.

Aksiyonu sağlam roman
Edebiyatımızda, daha özelde romanımızda aksiyondan genellikle uzak durulur, silahların patladığı, kovalamaca sahnelerinin yaşandığı öykülere burun kıvrılır. Ciddiye alınmak, saygı görmek istiyorsa roman da romancı da ‘ağır abi’ olmalıdır. Peki ya bunu istemiyorlarsa? En büyük dertleri saygı görmek değil de, insanlara hoşça vakit geçirtmek, onları heyecanlandırmak, meraklandırmaksa? Roman sanatının başlangıcı sayılan ‘Don Kişot’, bütün özelliklerinin yanı sıra son derece eğlenceli bir kitap değil midir? Bir ülkenin romanını güçlü ve evrensel kılan çeşitliliğidir, her türden roman okuruna hitap eden eserlerle donanmış olmasıdır. Bu yüzden örneğin aşk romanları da gereksiz değildir, siyasi romanlar da, dil oyunlarına dayanan kitaplar da edebiyata renk katar, aksiyondan güç alan kitaplar da. Yeter ki türlerinin iyi örnekleri olsunlar.
Çağan Dikenelli’nin ‘Kara Efe’si, yazarın röportajlarında söylediği şekliyle bir tür ‘spagetti zeybek’ öyküsü. Yayınevi ise doğal bulduğum ‘anlaşılma’ kaygılarıyla kitabı ‘spagetti western’ olarak tanıtıyor. Mutlak iyinin mutlak kötüyle çarpıştığı, pek çok okurun sınırlarını zorlayacak derece bir şiddetin şık bir kostümle boy gösterdiği, karakterlerin çizgi roman tadında aşırı özelliklere sahip olduğu bir tarzdan bahsediyoruz. Kapakta yer alan, kolu kalınlığındaki tüfeğinin namlusuna E harfini oturtmuş sert ifadeli zeybek, zaten kitabın bu çizgi roman tadını daha okumaya başlamadan hissettiriyor.

Zeybeklerin âlemi
Romanda gizemli bir sebepten intikam almak istediği eşkıyaları arayan yaşlı bir zeybeğin Ege dağlarında yaptığı yolculuğu, bir çeteye katılmasını ve kendisini taraf olmak istemediği bir savaşın ortasında bulmasını okuyoruz. Gücünü büyük ölçüde aksiyondan alan kitap, ait olduğu türün diğer örneklerine nazaran daha fazla edebiyat tadı vermesiyle, hatta yer yer biraz fazla şairane kaçmasıyla benzerlerinden ayrılıyor. Çağan Dikenelli, kimi macera romanlarında yazarların düştüğü tuzaktan kendisini korumuş, anlattığı öykü kadar nasıl anlattığına da özen göstermiş. Özellikle karakterleri kendilerine has konuşma tarzlarıyla farklılaştırarak, yöresel ve ‘zeybeksel’ ifadeleri ustaca kullanarak, senaristlik deneyimlerinden beslendiğini düşündüğüm yetkinliğini diyaloglara yansıtmış.
Öykü boyunca zeybeklikle ilgili birçok bilgi sahibi oluyoruz, yazar defne ağacı altında yapılan kızanlığa kabul töreni gibi detayları belli ki keyif alarak yazmış. Çağan Dikenelli, ‘spagetti zeybek’in hakkını vermek için şiddet kadar cinselliği de oldukça sansürsüz kullanmış. Kahramanlık sahnelerinde ya da zeybeklerin nişancılığı ile ilgili bölümlerde öykü gerçekçilikten uzaklaşıp süper kahraman öyküleriyle flört etse de, kitap birçok bakımdan alıştığımız macera öykülerinden daha gerçekçi bir yaklaşım içeriyor. Kötü adamların fidye için kaçırdıkları genç kızlara el sürmeden iyi adamın gelmesini beklemeleri, masumların her koşulda kötülerinden elinden kurtarılması gibi sahneler Kara Efe’nin dünyasında pek yaşanmıyor. Zaten kahramanımız da “Ben sevgilileri kavuşturup, kötüleri tepeleyip yalnız başıma güneşe doğru at sürerim,” diyen bir Red Kit olmadığını davranış ve sözleriyle sık sık gösteriyor. ‘Kara Efe’, macera öyküleri sevenler için sıkılmadan okunabilecek, akıcı ve hareketli bir roman. Genel Türk okuru profilini fazla cezbetmeme ihtimali yüksek, ama aksiyon romanları açısından yerinde sayan bir edebiyatımız olduğunu düşünürsek, küçük ya da büyük her adım bence takdire değer.

Bir Fincan Kahvenin Ortasındaki Ada

Orphans (Bastards) - 2006 - You Can Never Hold Back Spring.
Hayaletin enseye kondurduğu bir öpücükten ne anlar gerizekalı tüyler! Ne anlar görmeyen gözler, içine yerleşmiş çekirdek çıtlatan bir köstebekten...
Orphans (Brawlers) - 2.19.
Yaşam virgüllerin üstünden atlayarak, noktaların kıçına tekmeyi yapıştırarak akar giderken parantez açık kalmış, cereyan yapıyor. Üşüyor sessizlik sıcak soluklar ağzında birdirbir oynarken...
Orphans (Brawlers) - Rains On Me
Kilitli bir kapıdan anca bir şarlatan geçer. Alık alık gülerken ne tarafta olduğunu bilmez. Kilitli kapının kilidinde yatan beklenti, anahtarın üstüne tünemiş umutsuzluğu bekler bacaklarını açmış. Şarlatan bir kez daha diğer tarafa geçer. Güler alık alık, tuvaletin içinde donuna işemenin utancıyla.

17 Aralık 2010 Cuma

Çevengur

Andrey Platonov'un Çevengur'unu herkes okumalı. Sadece bize unutturulan saf edebiyatı hatırlamak, şöyle bir silkinip kendine gelmek için değil, her sayfadan ayrı ayrı zevk almanın, şöyle bir düşünüp gülümsemenin, kafa sallamanın, üstüne çullanan duyguyu paylaşmak için içeridekilerin yanına koşmanın nasıl bir mutluluk olduğunu da tekrar keşfetmek için.

İlginç Keşif

Tom Waits dinlerken yelkovan son hızla geriye gitmesine rağmen bir de bakıyorsun ki yaşlanmışsın...

9 Aralık 2010 Perşembe

Yanıt Vermenin Gereksizliği

Kilise duvarının önündeki papaz mezarlarını muzır otlar bürümüş, alçak haçlar sık otun içinde yok olmuştu. İşini kurtaran bekçi hâlâ kilisenin eşiğinde dikiliyor, yazın gelişimini izliyordu; çalar saati yıllar yılı çalıştıktan sonra hesabını şaşırmıştı artık, buna karşın yaşlanan bekçi zamanı gayet kesin ve dakik duyumsamaya başlamıştı, acı ve mutluluğu duyumsar gibi; ne yaparsa yapsın, hatta uyurken bile (gerçi yaşlılıkta hayat uykudan güçlüdür - gözü açıktır, dakika sektirmez), saat sonlarında bekçi bir tedirginlik ya da arzuya kapılıyor, kalkıp çanı çalıyor ve tekrar sessizleşiyordu.
"Hayatta mısın daha, dede?" dedi bekçiye Zahar Pavloviç. "Kimin için sayıyorsun günleri?"
Bekçi yanıt vermemek istiyordu; Yetmiş yıllık ömründe işlerinin yarısını boşuna yaptığına, sözlerinin dörtte üçünü ise boşuna söylediğine kani olmuştu: Kaygıları, çocuklarını ve karısını yaşatmaya yetmemiş, sözleri ise gereksiz bir gürültü gibi unutulmuştu. "Bu adama bir söz söylersem," diye sorguladı kendisini bekçi, "adam bir verst yol gider unutur, ebediyen tutmaz beni hafızasında: Kimiyim ki ben onun - ebeveyni değilim, yardımcısı değilim!"
"Boşuna çalışıyorsun!" diye sitem etti Zahar Pavloviç.
Bekçi bu aptalca sözü şöyle yanıtladı:
"Nasıl yani boşuna? Köylümüzün on kere göç ettiğini bilirim ben, her seferinde de gerisin geri dönmüştür. Yine dönecektir. Uzun süre insansız kalınmaz."

Çevengur - Andrey Platonov

Güvenli Alan

Geçmiş en azından güvenlidir.
Daniel Webster

Keder

Karalar bağladığında
mutlu bir anını anımsamak kadar
büyük bir keder yoktur.

Dante

2 Aralık 2010 Perşembe

Herkes Biliyor

herkes biliyor, zarların hileli oldugunu
herkes parmaklarını çapraz yapar yuvarlarken
herkes biliyor, savaşın bittiğini
herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini
herkes biliyor, dövüşün hileli oldugunu
fakirler fakir kalır, zenginler zenginleşir
hep böyle gider
herkes biliyor

herkes biliyor, geminin su aldıgını
herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini
herkeste bu buruk duygular
sanki babaları ya da köpekleri ölmüş gibi

Leonard Cohen

Ailecek İstemeye Geldik


Anti-Kien

On Dakika Sabredin.

Ressam Rene Moncado, sanatı çocuklara sevdirmek için Amerikan okullarında gönüllü çalışma yaparken, öğrencilerden en çok ilgilerini çeken bir kişi veya şeyin karakalem resmini yapmalarını ister.  Bir kız henüz kalemini eline almamış, önündeki kağıda bakarken sanki kendi kendine konuşmaktadır. Moncado "Sen neyin resmini yapacaksın?" diye sorar. Kız, "Tanrı'nın!" der. Moncado "Ama onu gören olmamıştır," deyince de "Sabredin, on dakika sonra herkes görecek," cevabını verir.

Selçuk Altun'un Kitap İçin köşesinden alıntılanmıştır.

Özürün Muhattabı Nerede?

Tanrı'nın kullarına çektirdiklerinin tek özrü onun var olmadığı gerçeğidir.
Stendhal

Günümüz Şizofren İnsanının Ev Halleri

Jim Kazanjian

Tarihe Tanıklık - Afyon Savaşı

Uluslararası Şirketler'in devlet yönetimlerini ele geçirip orduyu fiilen kullanmalarının, demokrasi parfümüyle iğrenç kokusu giderilmeye çalışılan modern çağdaki  ilk örneklerinden biri:

Mümtaz Arıkan yazıyor: 1843'te, Çin İmparatoru Hsuan-Tsung ülkede haşhaş içilmesini yasaklamıştı. 18. yüzyıldan beri birkaç kez yinelenen söz konusu yasak, bu kez önemli bir etki yaratmayacaktı. Çünkü, daha önceki yasaklama kararı, Afyon ticaretini yöneten İngiltere ile savaşa yol açmış (Afyon Savaşı 1839-1842) sonuçta yenilen Çin olmuştu. Büyük kâr getiren Afyon ticareti "The East India Company" adılı İngiliz şirketi tarafından yapılmaktaydı ve bundan vazgeçmek niyetinde değildi. İngiltere, milyonlarca insanı uyuşturucu tutkunu yapmak bahasına Çin'e isteklerini onaylatmıştı. İmzalanan anlaşmadan sonra yeni yasakların anlamı kalmamıştı.