Tarihe Tanıklık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihe Tanıklık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Şubat 2014 Cumartesi
5 Şubat 2014 Çarşamba
26 Aralık 2013 Perşembe
Sadrazam Rüstem Paşa'nın Mal Varlığı
Her biri imzalı ve imzasız kıymetli bir hattat elinden çıkmış 8000 mushafı şerif; her biri en namlı hattatların imzasını taşıyan cildleri pırlantalı 130 mushafı şerif, el yazması 5000 kitab ihtiva eden bir kütüphane; 179 nefer köle, 2900 baş cins at; 1160 baş katır; 80000 sarıklık tülbend; 780000 altın; kıymetli kumaşlardan yapılmış 5000 hil’at; 1100 adet altın üsküf; 2000 zırh; 600 gümüş eğer; 500 elmaslı altın eğer; 130 çift altın üzengi; 860 adet kabzaları elmaslı kılıç; 1500 gümüş tuğulga (miğre); 1000 gümüş şeşber; 33 parça gayet kıymetli elmas; 1000 yük külçe gümüş; Anadolu’da ve Rumeli’de 1000 çiftlik; Anadolu ve Rumeli’de 467 çark değirmen ve ve ve dahası….
(Özdemir İnce'nin Tersi Düzü köşesinden alınmıştır.)
(Özdemir İnce'nin Tersi Düzü köşesinden alınmıştır.)
16 Ağustos 2013 Cuma
Origin Of The World Trade Organization
They needed a god of trade. From his throne on Olympus, Zeus surveyed his family. He did not have to ponder long. Hermes was the god for the job.
Zeus gave him sandals with little gold wings and put him in charge of promoting the exchange of goods, the signing of treaties, and the safeguarding of free trade.
Hermes, who would become Mercury in rome, was chosen because he was the best liar.
(Mirrors - Eduardo Mendoza)
Zeus gave him sandals with little gold wings and put him in charge of promoting the exchange of goods, the signing of treaties, and the safeguarding of free trade.
Hermes, who would become Mercury in rome, was chosen because he was the best liar.
(Mirrors - Eduardo Mendoza)
17 Ocak 2013 Perşembe
25 Eylül 2012 Salı
21 Ağustos 2012 Salı
20 Mayıs 2012 Pazar
8 Şubat 2012 Çarşamba
16 Ağustos 2011 Salı
Tarihe Tanıklık - İslam Dünyası Neyi Nasıl Kaçırdı
Altın Çağ
8’inci ve 12’inci yüzyıllar arasında Müslüman düşünürlerin, Yunan bilim ve felsefesinin etkisinde olduğu görülüyor. O nedenle, İslam dünyasında bilgi üretimi ve eğitim kilise etkisindeki Hıristiyan dünyasından farklı bir gelişim çizgisi izledi. Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarından miras kalan çok zengin bir kültüre sahip olan Ortadoğu, ayrıca, Yunan ve Bizans’tan gelen eğitim görenekleri yanında İran ve Hint eğitim görenekleriyle de tanıştı; onları harmanladı. Bunun sonucu olarak Ortadoğu’da çok verimli bir bilim ortamı oluşmaya başladı. İslam bilimi bu zengin kültürün üzerinde yeşerebilirdi.
Abbasiler döneminde (750-1258) bilginlerin önü açılmıştı. Bağdat dünyanın bilim merkezi olmuş, bilginler bu merkezde toplanmaya başlamıştı. Beytü’l Hikme (Abbasi halifesi Me’mun tarafından 830’da Bağdat’ta kurulan kütüphane), Yunan, Latin, İran kültürü gibi farklı kültürlerin arapça çevirilerini içeren büyük bir kütüphane oldu. MÖ 300’lü yıllarda var olan İskenderiye Kütüphanesi’nin rolünü oynayabilecek hale geldi. Yazık ki bu kütüphane, Moğolların istilasıyla, 1258’ de Hülagû Han tarafından yakılmıştır.
Beytü’l Hikme dışında başka bir bilim merkezi olmadığı için, İslam dünyası o tarihten sonra bilgin ve filozof yetiştiren ortamdan yoksun kaldı. Bunun sonucu olarak, İslamın Altın Çağı (İslam Rönesansı) diye adlandırılan bu parlak dönem, meyvelerini veremeden kapanmış oldu. Bu olgu, kuşkusuz, yalnız İslam kültürü için değil, dünya kültürü için de büyük bir kayıptır. Ama İslamın Altın Çağı’nı kapatan başka nedenler de vardır.
Gerçekte, daha 1250’lere gelmeden, İslam dünyası bilimde ve eğitimde Ortaçağ katolik kilisesinin düşünce sisteminin etkisine girmeye başlamıştı. Bu yönelişte, akli ilimler yerine vahyi ilimleri öne çıkaran İmam Gazzâlî’nin etkisi büyüktür. Gazzali’nin Müslümanlıkta ağırlık kazanan görüşleri, Selçuklulara ve Osnanlılara da geçmiştir.
Zaman zaman İran, Moğol, Selçuklu ve Haçlı ordularının tehdidi altında kalan Emeviler ve Abbasiler Müslümanlığın yayıldığı geniş topraklarda merkezi bir otorite kuramadılar. Merkezi otoritenin olmadığı yerlerde yetişen Fârâbî (879-950), İbn Sînâ (980-1037) ve İbn Rüşd (1126-1198) gibi filozoflar İslami öğretiyi bilim ve felsefenin akılcı öğretisiyle birleştirmeye uğraşıyordu. Bilginin tevhidi diye adlandırılan bu akımın düşünürleri, böyle dar bir çerçeveye sıkışıp kaldığı için, ilham aldıkları Yunan düşünürlerini geçemediler.
Öte yandan, Beytü’l Hikme yakıldıktan sonra, İslam dünyası onun yerini alabilecek bir bilim merkezi kuramadı. Merkezi yönetimden uzak coğrafyalarda önemli filizlenmeler başladı; ama çabuk kurudular. Rasathaneler iyi almanaklar (zîc) düzenlediler. Almanaklar, yıldızların gök haritasındaki yerlerini, kıbleyi, namaz vakitlerini belirlemek gibi önemli sayılacak bilimsel bilgiler üretti.
Ancak daha öteye gidip İskenderiyeli Batlamyüs’ü aşamadılar. El-Harezmi (770-840), El-Battani (858-929), Ebul Vefa (940-998), Beyruni (973-1051) gibi adlar matematik, trigonometri ve astronomi alanlarında önemli pratik bilgiler ürettiler. Bunlar da büyük teoremlere dönüşemedi. Biyolojik bilimler, pratik tıp ve eczacılığın sınırlarını aşıp doğa araştırmasına dönüşemedi. Henüz kimya ile simya ayrımı yokken Câbir ibn Hayyân, İbnü’l Heysem gibi bilginler doğa bilimlerinde (fizik, kimya) deneye başvurdu.
Bütün bu çabalar, dünyada bilimsel bilgi üretimine atılan ilk adımlardan sayılırlar. Ancak sürekliliği olan devlet desteği alamadıkları için kurumlaşamadılar. Bilgi üretimi kuşaktan kuşağa geçmek yerine, hevesli kişilerin çabaları ve yaşamlarıyla sonlandı. Dolayısıyla, ortaya çıkan pratik bilgiler bilimsel teorilere dönüşemedi.
MARIFETULLAH (ALLAH’IN BİLGİSİ)
İslam dünyası 12’inci ve 18’inci yüzyıllar arasında, sanki kilisenin Avrupa’da yaptıklarını taklit etmiştir. Yunan felsefesi ve bilimi terkedilmiştir. Artık, ilim Halik’e ulaşmak için yapılacaktır.
Bunun sonucu ağır olmuş, İslamın altın çağı, giderek İslamın Ortaçağı ’na dönüşmüştür. Bu dönemde, önce Selçuklu Türkleri, sonra Osmanlılar merkezi İslam devletinin (en büyük) sahibidirler. Her büyük imparatorlukta olduğu gibi, devletin güvenliği ve devamı her şeyin üstündedir. İnanç (mezhep) tartışmalarına son vermek, İslam hukuku oluşturmak, amaca uygun eğitim kurumları kurmak öncelikli hedefler arasındadır.
Sünni öğretisi bu işe çok uygundur. “Akli bilimler” geriye itilmiş, “nakli bilimler” öne konmuştur. Halik ’e ulaşmayan mahlukat’ın bilgisi değersizdir. Medreseler, dergâhlar, tarikatlar din merkezli eğitim verirler. Bu dönemin mükellimleri “vahyi” bilgiyi “akli” bilgi ile bağdaştırmaya uğraşırken mutasavvıflar “vahyi” bilgiyi insanın duyu ve sezilerine dayandırmaya uğraşıyordu. Bilim ve bilgi üretimi ancak kelam, tefsir, hadis, fıkıh gibi İslami ilimlerden ibarettir. Bu çerçevede, “akli” bilgiler, ancak “vahyi” bilgileri açıklamak için vardır. Devlet desteği ile yaygınlaşan ve kurumlaşan medreselerde yapılan iş bilim değil, Ehlü’l- İlm adı verilen İslam bilginlerinin islami bilgiler öğretimidir.
Bazı medreselerde matematik ve astronomi derslerine yer verildiği görülse de bu alanlarda bilgi üretimi yoktur. Üstelik, altın çağ döneminde, Ehlü’l- İlm geçimini başka uğraşlarla kazanıyor, bilgi üretiminde bağımsız kalabiliyordu. Bu dönemde ise medresede öğretim yapan müderrisler, geçimlerini yaptıkları öğretim faaliyetinden kazanıyorlardı. Dolayısıyla, medresenin ilkelerine uymak zorundaydılar; bilgi üretiminde, altın çağın alimleri kadar özgür değillerdi.
Medreselerde öğretim dilinin Arapça oluşu ister istemez, Türk dilinin gelişip bilim ve kültür dili olmasını engellemiştir. Bilimsel kitapların Türkçe’ye çevrilmesine hiç gerek kalmaması, bilim terimlerinin Türkçe karşılıklarının üretilmesini gereksiz kılmıştır. Edebi eserlerde, Türkçe karşılığı olan kavramların Arapça terimlerle ifade edilmesi adeta eserin değerini arttıran bir modaya dönüştü. Sonuçta okumuş kesimin dili ve özellikle yazı dili halk dilinden tamamen koptu. Cumhuriyetin Türk dilini bilim ve kültür dili haline getirmek için harcadığı çabalar önemli başarılar sağlamıştır; ama dilde yaratılan sancıları toplum hâlâ çekiyor.
RÖNESANS
İslam dünyası kendi ortaçağına girmişken, Hıristiyan dünyası rönesansı yaşamaya başlar. 15’inci yüzyılda, Avrupa kentlerinde üniversiteler kurulmaya başlanmıştır. Bu üniversitelerin medreselerden önemli bir farkı vardır. Üniversiteleri kuran devlet değil, burjuva sınıfıdır. Dolayısyla, üniversiteler merkezi bir otoriteye bağlı değildir. Her biri kendi öğretim programını serbestçe düzenleyebilmektedir.
Rönesansın ortaya çıkış nedeni, kilise baskısını yoketmek, aklı özgürleştirmektir. Bu olgunun avrupa üniversitelerine büyük etkisi vardır. Her şeyden önce, üniversiteler laik eğitim yapıyor, profesörleri özgürce araştırma yapıyor ve düşüncelerini yayabiliyor. Orada bilim, medreselerde olduğu gibi “vahyi bilgi”nin nakli değil, “akli bilgi”nin üretilip yayılmasıdır.
İslam toplumu ile Hıristiyan toplumunu farklı biçimlendiren esas etmen budur. Beş yüzyıl “vahyi bilgi”nin nakli ile uğraşan islam toplumu bilgi üretimini unuttu. Hıristiyan toplumu ise, bu süre içinde, bağnazlıklardan sıyrılıp “akli bilgi” üretmeyi sürdürdü. Çok basit görünse de gerçek budur. Akdenizin güney sahilindeki toplumları kuzey sahilindeki toplumlardan farklı yapan neden, kaderleri değil, yüzyıllar boyunca onlara sunulan eğitim sistemidir. 12’inci yüzyıldan beri akıl melekelerini kullanmaktan alıkonulan toplumların bilgi üretmesi nasıl beklenebilir?
ZORUNLU UYANIŞ
18’inci yüzyıldan cumhuriyete kadar olan dönem, en büyük İslam devleti olan Osmanlı’nın varlığını sürdürme hamleleriyle doludur. Bilim ve teknoloji üreten Batı’nın askeri üstünlüğüne karşı koyabilmek için, Osmanlı, önce askeri okullarda “akli bilgi” öğretimini gerçekleştirmeyi istemiştir. 1772 yılında Topçu Mektebi, 1773 yılında Mühendishane-i Bahri-i Hümayun, 1775 yılında Hendese Odası, 1827 yılında Dar-ül Tıbb-ı Amire, 1839 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane, 1871 yılında Mühendishane açıldı. “Dünyevi” işlerle uğraşmayan medreselerden umudu kesen Osmanlı, sivil okullarda da “akli bilgi” öğretimine geçmeye başladı. 1839 yılında Rüştiye, 1845 yılında Mekteb-i Fünûn-i İdâdiye, 1848 yılında Darülmuallimin, 1859 yılında Kız Rüştiyesi, 1870 Darülfünun, 1870 Darülmuallimat, 1891 yılında Darülmuallimin-i Aliye kuruldu. Bu okulların açılışı ve açılanların ıslahı peş peşe geldi. Yazık ki çok geç kalınmıştı. Yeni okulların açılışı, Batı eğitim sistemi ile 7 yüzyılda oluşan uçurumu yok edemiyordu. Osmanlının yapmaya kalkıştığı her yenilik 7 yüzyılda “vahyi” bilgilerle dolan kafaların tepkisini çekiyordu. Gerçek olan şey, 7 yüzyılda “uhrevi” bilgilerle dolan kafalara “dünyevi” bilgileri sokmak mümkün olmuyordu. Osmanlı kaçınılmaz sona geldi.
TİMUR KARAÇAY
8’inci ve 12’inci yüzyıllar arasında Müslüman düşünürlerin, Yunan bilim ve felsefesinin etkisinde olduğu görülüyor. O nedenle, İslam dünyasında bilgi üretimi ve eğitim kilise etkisindeki Hıristiyan dünyasından farklı bir gelişim çizgisi izledi. Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarından miras kalan çok zengin bir kültüre sahip olan Ortadoğu, ayrıca, Yunan ve Bizans’tan gelen eğitim görenekleri yanında İran ve Hint eğitim görenekleriyle de tanıştı; onları harmanladı. Bunun sonucu olarak Ortadoğu’da çok verimli bir bilim ortamı oluşmaya başladı. İslam bilimi bu zengin kültürün üzerinde yeşerebilirdi.
Abbasiler döneminde (750-1258) bilginlerin önü açılmıştı. Bağdat dünyanın bilim merkezi olmuş, bilginler bu merkezde toplanmaya başlamıştı. Beytü’l Hikme (Abbasi halifesi Me’mun tarafından 830’da Bağdat’ta kurulan kütüphane), Yunan, Latin, İran kültürü gibi farklı kültürlerin arapça çevirilerini içeren büyük bir kütüphane oldu. MÖ 300’lü yıllarda var olan İskenderiye Kütüphanesi’nin rolünü oynayabilecek hale geldi. Yazık ki bu kütüphane, Moğolların istilasıyla, 1258’ de Hülagû Han tarafından yakılmıştır.
Beytü’l Hikme dışında başka bir bilim merkezi olmadığı için, İslam dünyası o tarihten sonra bilgin ve filozof yetiştiren ortamdan yoksun kaldı. Bunun sonucu olarak, İslamın Altın Çağı (İslam Rönesansı) diye adlandırılan bu parlak dönem, meyvelerini veremeden kapanmış oldu. Bu olgu, kuşkusuz, yalnız İslam kültürü için değil, dünya kültürü için de büyük bir kayıptır. Ama İslamın Altın Çağı’nı kapatan başka nedenler de vardır.
Gerçekte, daha 1250’lere gelmeden, İslam dünyası bilimde ve eğitimde Ortaçağ katolik kilisesinin düşünce sisteminin etkisine girmeye başlamıştı. Bu yönelişte, akli ilimler yerine vahyi ilimleri öne çıkaran İmam Gazzâlî’nin etkisi büyüktür. Gazzali’nin Müslümanlıkta ağırlık kazanan görüşleri, Selçuklulara ve Osnanlılara da geçmiştir.
Zaman zaman İran, Moğol, Selçuklu ve Haçlı ordularının tehdidi altında kalan Emeviler ve Abbasiler Müslümanlığın yayıldığı geniş topraklarda merkezi bir otorite kuramadılar. Merkezi otoritenin olmadığı yerlerde yetişen Fârâbî (879-950), İbn Sînâ (980-1037) ve İbn Rüşd (1126-1198) gibi filozoflar İslami öğretiyi bilim ve felsefenin akılcı öğretisiyle birleştirmeye uğraşıyordu. Bilginin tevhidi diye adlandırılan bu akımın düşünürleri, böyle dar bir çerçeveye sıkışıp kaldığı için, ilham aldıkları Yunan düşünürlerini geçemediler.
Öte yandan, Beytü’l Hikme yakıldıktan sonra, İslam dünyası onun yerini alabilecek bir bilim merkezi kuramadı. Merkezi yönetimden uzak coğrafyalarda önemli filizlenmeler başladı; ama çabuk kurudular. Rasathaneler iyi almanaklar (zîc) düzenlediler. Almanaklar, yıldızların gök haritasındaki yerlerini, kıbleyi, namaz vakitlerini belirlemek gibi önemli sayılacak bilimsel bilgiler üretti.
Ancak daha öteye gidip İskenderiyeli Batlamyüs’ü aşamadılar. El-Harezmi (770-840), El-Battani (858-929), Ebul Vefa (940-998), Beyruni (973-1051) gibi adlar matematik, trigonometri ve astronomi alanlarında önemli pratik bilgiler ürettiler. Bunlar da büyük teoremlere dönüşemedi. Biyolojik bilimler, pratik tıp ve eczacılığın sınırlarını aşıp doğa araştırmasına dönüşemedi. Henüz kimya ile simya ayrımı yokken Câbir ibn Hayyân, İbnü’l Heysem gibi bilginler doğa bilimlerinde (fizik, kimya) deneye başvurdu.
Bütün bu çabalar, dünyada bilimsel bilgi üretimine atılan ilk adımlardan sayılırlar. Ancak sürekliliği olan devlet desteği alamadıkları için kurumlaşamadılar. Bilgi üretimi kuşaktan kuşağa geçmek yerine, hevesli kişilerin çabaları ve yaşamlarıyla sonlandı. Dolayısıyla, ortaya çıkan pratik bilgiler bilimsel teorilere dönüşemedi.
MARIFETULLAH (ALLAH’IN BİLGİSİ)
İslam dünyası 12’inci ve 18’inci yüzyıllar arasında, sanki kilisenin Avrupa’da yaptıklarını taklit etmiştir. Yunan felsefesi ve bilimi terkedilmiştir. Artık, ilim Halik’e ulaşmak için yapılacaktır.
Bunun sonucu ağır olmuş, İslamın altın çağı, giderek İslamın Ortaçağı ’na dönüşmüştür. Bu dönemde, önce Selçuklu Türkleri, sonra Osmanlılar merkezi İslam devletinin (en büyük) sahibidirler. Her büyük imparatorlukta olduğu gibi, devletin güvenliği ve devamı her şeyin üstündedir. İnanç (mezhep) tartışmalarına son vermek, İslam hukuku oluşturmak, amaca uygun eğitim kurumları kurmak öncelikli hedefler arasındadır.
Sünni öğretisi bu işe çok uygundur. “Akli bilimler” geriye itilmiş, “nakli bilimler” öne konmuştur. Halik ’e ulaşmayan mahlukat’ın bilgisi değersizdir. Medreseler, dergâhlar, tarikatlar din merkezli eğitim verirler. Bu dönemin mükellimleri “vahyi” bilgiyi “akli” bilgi ile bağdaştırmaya uğraşırken mutasavvıflar “vahyi” bilgiyi insanın duyu ve sezilerine dayandırmaya uğraşıyordu. Bilim ve bilgi üretimi ancak kelam, tefsir, hadis, fıkıh gibi İslami ilimlerden ibarettir. Bu çerçevede, “akli” bilgiler, ancak “vahyi” bilgileri açıklamak için vardır. Devlet desteği ile yaygınlaşan ve kurumlaşan medreselerde yapılan iş bilim değil, Ehlü’l- İlm adı verilen İslam bilginlerinin islami bilgiler öğretimidir.
Bazı medreselerde matematik ve astronomi derslerine yer verildiği görülse de bu alanlarda bilgi üretimi yoktur. Üstelik, altın çağ döneminde, Ehlü’l- İlm geçimini başka uğraşlarla kazanıyor, bilgi üretiminde bağımsız kalabiliyordu. Bu dönemde ise medresede öğretim yapan müderrisler, geçimlerini yaptıkları öğretim faaliyetinden kazanıyorlardı. Dolayısıyla, medresenin ilkelerine uymak zorundaydılar; bilgi üretiminde, altın çağın alimleri kadar özgür değillerdi.
Medreselerde öğretim dilinin Arapça oluşu ister istemez, Türk dilinin gelişip bilim ve kültür dili olmasını engellemiştir. Bilimsel kitapların Türkçe’ye çevrilmesine hiç gerek kalmaması, bilim terimlerinin Türkçe karşılıklarının üretilmesini gereksiz kılmıştır. Edebi eserlerde, Türkçe karşılığı olan kavramların Arapça terimlerle ifade edilmesi adeta eserin değerini arttıran bir modaya dönüştü. Sonuçta okumuş kesimin dili ve özellikle yazı dili halk dilinden tamamen koptu. Cumhuriyetin Türk dilini bilim ve kültür dili haline getirmek için harcadığı çabalar önemli başarılar sağlamıştır; ama dilde yaratılan sancıları toplum hâlâ çekiyor.
RÖNESANS
İslam dünyası kendi ortaçağına girmişken, Hıristiyan dünyası rönesansı yaşamaya başlar. 15’inci yüzyılda, Avrupa kentlerinde üniversiteler kurulmaya başlanmıştır. Bu üniversitelerin medreselerden önemli bir farkı vardır. Üniversiteleri kuran devlet değil, burjuva sınıfıdır. Dolayısyla, üniversiteler merkezi bir otoriteye bağlı değildir. Her biri kendi öğretim programını serbestçe düzenleyebilmektedir.
Rönesansın ortaya çıkış nedeni, kilise baskısını yoketmek, aklı özgürleştirmektir. Bu olgunun avrupa üniversitelerine büyük etkisi vardır. Her şeyden önce, üniversiteler laik eğitim yapıyor, profesörleri özgürce araştırma yapıyor ve düşüncelerini yayabiliyor. Orada bilim, medreselerde olduğu gibi “vahyi bilgi”nin nakli değil, “akli bilgi”nin üretilip yayılmasıdır.
İslam toplumu ile Hıristiyan toplumunu farklı biçimlendiren esas etmen budur. Beş yüzyıl “vahyi bilgi”nin nakli ile uğraşan islam toplumu bilgi üretimini unuttu. Hıristiyan toplumu ise, bu süre içinde, bağnazlıklardan sıyrılıp “akli bilgi” üretmeyi sürdürdü. Çok basit görünse de gerçek budur. Akdenizin güney sahilindeki toplumları kuzey sahilindeki toplumlardan farklı yapan neden, kaderleri değil, yüzyıllar boyunca onlara sunulan eğitim sistemidir. 12’inci yüzyıldan beri akıl melekelerini kullanmaktan alıkonulan toplumların bilgi üretmesi nasıl beklenebilir?
ZORUNLU UYANIŞ
18’inci yüzyıldan cumhuriyete kadar olan dönem, en büyük İslam devleti olan Osmanlı’nın varlığını sürdürme hamleleriyle doludur. Bilim ve teknoloji üreten Batı’nın askeri üstünlüğüne karşı koyabilmek için, Osmanlı, önce askeri okullarda “akli bilgi” öğretimini gerçekleştirmeyi istemiştir. 1772 yılında Topçu Mektebi, 1773 yılında Mühendishane-i Bahri-i Hümayun, 1775 yılında Hendese Odası, 1827 yılında Dar-ül Tıbb-ı Amire, 1839 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane, 1871 yılında Mühendishane açıldı. “Dünyevi” işlerle uğraşmayan medreselerden umudu kesen Osmanlı, sivil okullarda da “akli bilgi” öğretimine geçmeye başladı. 1839 yılında Rüştiye, 1845 yılında Mekteb-i Fünûn-i İdâdiye, 1848 yılında Darülmuallimin, 1859 yılında Kız Rüştiyesi, 1870 Darülfünun, 1870 Darülmuallimat, 1891 yılında Darülmuallimin-i Aliye kuruldu. Bu okulların açılışı ve açılanların ıslahı peş peşe geldi. Yazık ki çok geç kalınmıştı. Yeni okulların açılışı, Batı eğitim sistemi ile 7 yüzyılda oluşan uçurumu yok edemiyordu. Osmanlının yapmaya kalkıştığı her yenilik 7 yüzyılda “vahyi” bilgilerle dolan kafaların tepkisini çekiyordu. Gerçek olan şey, 7 yüzyılda “uhrevi” bilgilerle dolan kafalara “dünyevi” bilgileri sokmak mümkün olmuyordu. Osmanlı kaçınılmaz sona geldi.
TİMUR KARAÇAY
Tarihe Tanıklık - Bellek Şampiyonları
Kasım 2005’te Çinli işadamı Chao Lu, pi sayısını 67 bin 890’ıncı ondalık basamağına dek ezberleyerek Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi. Lu’nun basamaklar dizisini ezberlemesi bir yılını, basamakları ezbere okuması da 24 saati aşkın bir süreyi aldı.
Lu bu süreçte bir dizi biçimsel bellek geliştirme (mnemonik) yönteminden yararlandı.
Örneğin, sayılardan oluşan uzun bir listeyi ezberlemek için bu yöntemlerden yararlanan bir kişi, bellek bilimde “sesçil sistem” olarak bilinen bir yöntemle, 0 ile 9 arasındaki her sayıya ünsüz bir harf vererek sayıları dört basamaklı öbeklere ayırabilir.
Daha sonra her bir öbeğe ünlü harfler ekleyerek onları sözcüklere dönüştürebilir. Ardından her sözcük için bir imge oluşturulup, bu imgeler zeki bir “bellek sarayı” içindeki odalara yerleştirilebilir.
Bellektekilerin yerleştirilmesi amacıyla bu tür öyküsel ya da zeki haritaların oluşturulmasına “yer yöntemi” adı verilir. Daha sonra bu odalarda gezinilmek suretiyle, imgeler bellekte yeniden canlanarak sayı dizilerine dönüştürülebilirler. Benzer bir yaklaşım, gelişigüzel sözcüklerden oluşan uzun bir listenin anımsanmasına da yardımcı olabilir.
Ne var ki, kimi bellek şampiyonları, çoğumuzun boy ölçüşemeyeceği yeteneklere sahip.
Yüz yıl önce Rus gazeteci Solomon Shereshevsky ,sözcük ve sayılardan oluşan uzun listeleri akılalmaz bir beceriyle anımsayabilmesinden ötürü, kapsamlı bir biçimde araştırıldı.
Bunu yaparken görünürde çok da büyük bir çaba harcamadığına tanık olundu: Shereshevsky yalnızca 3 dakikalık bir çalışmayla 50 sayıdan oluşan bir listeyi baştan sona ve sondan başa doğru ezbere okuyabilmekteydi.
Bulgular onun bu başarısında bellek bilimi yöntemlerinin katkısı dışında, sinestezi olarak da bilinen duyum ikiliğinin de yardımı olduğunu ortaya koymaktaydı. Shereshevsky için her sayının farklı bir kişiliği varken - 1 boylu poslu, gösterişli bir adam, 2 ateşli bir kadın vb. - öteki sözcüklerin sesleri canlı renkleri ve tatları çağrıştırıyor ve onları çok daha anımsanabilir duruma
Lu bu süreçte bir dizi biçimsel bellek geliştirme (mnemonik) yönteminden yararlandı.
Örneğin, sayılardan oluşan uzun bir listeyi ezberlemek için bu yöntemlerden yararlanan bir kişi, bellek bilimde “sesçil sistem” olarak bilinen bir yöntemle, 0 ile 9 arasındaki her sayıya ünsüz bir harf vererek sayıları dört basamaklı öbeklere ayırabilir.
Daha sonra her bir öbeğe ünlü harfler ekleyerek onları sözcüklere dönüştürebilir. Ardından her sözcük için bir imge oluşturulup, bu imgeler zeki bir “bellek sarayı” içindeki odalara yerleştirilebilir.
Bellektekilerin yerleştirilmesi amacıyla bu tür öyküsel ya da zeki haritaların oluşturulmasına “yer yöntemi” adı verilir. Daha sonra bu odalarda gezinilmek suretiyle, imgeler bellekte yeniden canlanarak sayı dizilerine dönüştürülebilirler. Benzer bir yaklaşım, gelişigüzel sözcüklerden oluşan uzun bir listenin anımsanmasına da yardımcı olabilir.
Ne var ki, kimi bellek şampiyonları, çoğumuzun boy ölçüşemeyeceği yeteneklere sahip.
Yüz yıl önce Rus gazeteci Solomon Shereshevsky ,sözcük ve sayılardan oluşan uzun listeleri akılalmaz bir beceriyle anımsayabilmesinden ötürü, kapsamlı bir biçimde araştırıldı.
Bunu yaparken görünürde çok da büyük bir çaba harcamadığına tanık olundu: Shereshevsky yalnızca 3 dakikalık bir çalışmayla 50 sayıdan oluşan bir listeyi baştan sona ve sondan başa doğru ezbere okuyabilmekteydi.
Bulgular onun bu başarısında bellek bilimi yöntemlerinin katkısı dışında, sinestezi olarak da bilinen duyum ikiliğinin de yardımı olduğunu ortaya koymaktaydı. Shereshevsky için her sayının farklı bir kişiliği varken - 1 boylu poslu, gösterişli bir adam, 2 ateşli bir kadın vb. - öteki sözcüklerin sesleri canlı renkleri ve tatları çağrıştırıyor ve onları çok daha anımsanabilir duruma
Savaş İçin Sebep Üreticileri
1898’de o esnalar İspanyol sömürgesi olan Küba limanına demirlemiş ABD’nin “Maine” zırhlısı gece vakti ani bir patlama ile batıverir. 260 denizci ölür. Olayı İspanyolların yaptığına dair en ufak bir kanıt olmadığı halde suç onların üzerine atılır. Bunun üzerine çok geçmeden ABD-İspanya savaşı başlar. ABD İspanyolları önce Küba’dan sonra Filipinler’den atar ve buralara el koyar. Bu olay ABD’nin “emperyal vizyonu”nun başladığı ilk olaydır.
Aynı olay medya açısından da ilginç “dersler”le doludur. Dönemin basın tröstü sahibi William Randolph Hearst doğrudan ve inanılmaz biçimlerde sahte haberlerle savaş kışkırtıcılığı yapmıştır. (Orson Welles ünlü filmi “Yurttaş Kane”nde aslında Hearst’ün hayatını anlatmıştır.) O kadar ki Küba’ya yolladığı ve ortalığın sakin olduğunu gördüğünde geri dönmek isteyen muhabirine “Kalmanı istiyorum. İşin savaş kısmını ben hazırlayacağım” diye telgraf çekerek basın tarihine geçmiştir.
İkinci örnek vakamız doğrudan bizi ilgilendirmektedir. 1915 yılında Avustralya’nın Broken Hill Kasabası’nda bir piknik trenine saldırı olur ve bunu Türklerin yaptığı ileri sürülür. Bunun üzerine Avustralya savaşa asker toplamakta zorlanırken binlerce kişi “gönüllü” olarak askere yazılır. İşte binlerce Anzak’ı Çanakkale’ye getiren olay budur. İşin komiği söz konusu olayın Türklerle hiçbir ilişkisi yoktur. (Saldırgan olduğu söylenenler iki Afgan’dı.) Hatta ortada Türk bile yoktur!
Diğer bir olay ise ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesine sebep olan “Lucitania Komplosu”dur. Amerikalıların Avrupa’da sürüp giden savaşa oldukça “isteksiz” olmalarının bir sonucudur. 1915 yılında Alman Genelkurmayı İngiltere’ye silah sevkiyatı yapan tüm gemileri batıracağını açıklaması üzerine tertiplenmiştir. İngiliz bandıralı bir Transatlantik olan Lucitania 1159 yolcusuyla Alman U-Boat’larının saldırısı sonucu batar. İçindeki 128 ABD vatandaşının ölmesi Amerikan kamuoyunu biranda Almanlar aleyhine çevirir. Almanlar böylesi bir gemiyi batıracaklarını önceden ilan ettikleri halde İngilizler hem gemiyi askeri amaçlı kullanmışlar hem de sivilleri yolcu olarak alarak çoğu kendi vatandaşı olan insanların hayatlarını da tehlikeye atmışlardır. Bunun tek nedeni ise İngilizlerin savaşta sıkışması ve kendilerini kurtaracak tek çareyi ABD’nin savaşa girmesinde görmeleridir. Bu amaçla kendi gemilerinin batırılmasına, vatandaşlarının ölümüne adeta çanak tutmuşlardır.
Devam edelim; 1 Eylül 1939 tarihi Polonya’nın işgali ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması da bir komplo neticesidir. Almanlar Polonya sınırında “mizansen” bir saldırı düzenlerler. Bunun için morglardan kimsesiz cesetler toplanır ve Alman askeri üniforması giydirilir. Sınırda senaryo dahilinde bir “çatışma” düzenlenir. Polonya üniforması giyen Almanlar ateş açmış ve Polonyalılar Almanları öldürmüş gibi gösterilir. Cesetlerin fotoğrafları hemen servis edilir. Artık savaşın “bahanesi” hazırdır. Zaten tetikte bekleyen Alman orduları Polonya’ya adeta dalarlar. Japonların 1931’de Mançurya’yı işgali de aynıdır. Bizzat Japon subayları tarafından demiryollarına sabotaj tertiplenmiş ve bu işgal gerekçesi sayılmıştır. Aynı şekilde ABD’nin İkinci Dünya Savaşına girmesine yol açan 7 Aralık 1941’deki Pearl Harbour saldırısının istihbaratı ve işaretleri önceden alındığı halde önlem alınmamış, çoğu artık işe yaramayan, eskimiş Pasifik deniz filosunun batırılmasına adeta göz yumulmuştur. Bunun nedeni ise Amerikan halkının savaşa girmedeki isteksizliğidir. Ertesi sabah Askerlik şubelerinin önü gönüllü kalabalıklarla doludur ve ABD resmen savaşa girmiştir!
ABD’nin Vietnam Savaşı’na dahil oluşu da “uyduruk” ve “olmayan” bir saldırı sonucudur. 1964 Ağustos’unda Tonkin Körfezi’nde devriye gezen Maddox destroyeri sözüm ona Vietkong hücumbotlarınca saldırıya uğramıştır. Gerçekte ise böyle bir saldırı yoktur. Amerikalılar boşluğa ateş açmışlar ve bunu herkese “saldırıya uğradık” diye yutturmuşlardır. O kadar ki Başkan Johnson’ın “Ulusa Sesleniş” konuşması bile çoktan hazırdır. Gerçekte ise bu hadise CİA’nın “34 Alpha Planı” dahilindeki bir olaydı. Aynı şekilde ABD’nin Küba’ya yönelik “Domuzlar Körfezi” bozgunundan sonra Genelkurmay Başkanı General Lemnitzer “Northwoods Planı”nı hazırlar. Söz konusu planda Guantanamo’daki ABD üssüne “sahte saldırılar”, bir ABD uçağının Küba MİG’i süsü verilmiş uçaklarca düşürülmesi gibi maddeleri vardır. Amaç Küba’ya saldırı gerekçesi hazırlamaktır. Ancak Başkan Kennedy’den onay alamazlar.
(Atilla Akar)
Aynı olay medya açısından da ilginç “dersler”le doludur. Dönemin basın tröstü sahibi William Randolph Hearst doğrudan ve inanılmaz biçimlerde sahte haberlerle savaş kışkırtıcılığı yapmıştır. (Orson Welles ünlü filmi “Yurttaş Kane”nde aslında Hearst’ün hayatını anlatmıştır.) O kadar ki Küba’ya yolladığı ve ortalığın sakin olduğunu gördüğünde geri dönmek isteyen muhabirine “Kalmanı istiyorum. İşin savaş kısmını ben hazırlayacağım” diye telgraf çekerek basın tarihine geçmiştir.
İkinci örnek vakamız doğrudan bizi ilgilendirmektedir. 1915 yılında Avustralya’nın Broken Hill Kasabası’nda bir piknik trenine saldırı olur ve bunu Türklerin yaptığı ileri sürülür. Bunun üzerine Avustralya savaşa asker toplamakta zorlanırken binlerce kişi “gönüllü” olarak askere yazılır. İşte binlerce Anzak’ı Çanakkale’ye getiren olay budur. İşin komiği söz konusu olayın Türklerle hiçbir ilişkisi yoktur. (Saldırgan olduğu söylenenler iki Afgan’dı.) Hatta ortada Türk bile yoktur!
Diğer bir olay ise ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesine sebep olan “Lucitania Komplosu”dur. Amerikalıların Avrupa’da sürüp giden savaşa oldukça “isteksiz” olmalarının bir sonucudur. 1915 yılında Alman Genelkurmayı İngiltere’ye silah sevkiyatı yapan tüm gemileri batıracağını açıklaması üzerine tertiplenmiştir. İngiliz bandıralı bir Transatlantik olan Lucitania 1159 yolcusuyla Alman U-Boat’larının saldırısı sonucu batar. İçindeki 128 ABD vatandaşının ölmesi Amerikan kamuoyunu biranda Almanlar aleyhine çevirir. Almanlar böylesi bir gemiyi batıracaklarını önceden ilan ettikleri halde İngilizler hem gemiyi askeri amaçlı kullanmışlar hem de sivilleri yolcu olarak alarak çoğu kendi vatandaşı olan insanların hayatlarını da tehlikeye atmışlardır. Bunun tek nedeni ise İngilizlerin savaşta sıkışması ve kendilerini kurtaracak tek çareyi ABD’nin savaşa girmesinde görmeleridir. Bu amaçla kendi gemilerinin batırılmasına, vatandaşlarının ölümüne adeta çanak tutmuşlardır.
Devam edelim; 1 Eylül 1939 tarihi Polonya’nın işgali ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması da bir komplo neticesidir. Almanlar Polonya sınırında “mizansen” bir saldırı düzenlerler. Bunun için morglardan kimsesiz cesetler toplanır ve Alman askeri üniforması giydirilir. Sınırda senaryo dahilinde bir “çatışma” düzenlenir. Polonya üniforması giyen Almanlar ateş açmış ve Polonyalılar Almanları öldürmüş gibi gösterilir. Cesetlerin fotoğrafları hemen servis edilir. Artık savaşın “bahanesi” hazırdır. Zaten tetikte bekleyen Alman orduları Polonya’ya adeta dalarlar. Japonların 1931’de Mançurya’yı işgali de aynıdır. Bizzat Japon subayları tarafından demiryollarına sabotaj tertiplenmiş ve bu işgal gerekçesi sayılmıştır. Aynı şekilde ABD’nin İkinci Dünya Savaşına girmesine yol açan 7 Aralık 1941’deki Pearl Harbour saldırısının istihbaratı ve işaretleri önceden alındığı halde önlem alınmamış, çoğu artık işe yaramayan, eskimiş Pasifik deniz filosunun batırılmasına adeta göz yumulmuştur. Bunun nedeni ise Amerikan halkının savaşa girmedeki isteksizliğidir. Ertesi sabah Askerlik şubelerinin önü gönüllü kalabalıklarla doludur ve ABD resmen savaşa girmiştir!
ABD’nin Vietnam Savaşı’na dahil oluşu da “uyduruk” ve “olmayan” bir saldırı sonucudur. 1964 Ağustos’unda Tonkin Körfezi’nde devriye gezen Maddox destroyeri sözüm ona Vietkong hücumbotlarınca saldırıya uğramıştır. Gerçekte ise böyle bir saldırı yoktur. Amerikalılar boşluğa ateş açmışlar ve bunu herkese “saldırıya uğradık” diye yutturmuşlardır. O kadar ki Başkan Johnson’ın “Ulusa Sesleniş” konuşması bile çoktan hazırdır. Gerçekte ise bu hadise CİA’nın “34 Alpha Planı” dahilindeki bir olaydı. Aynı şekilde ABD’nin Küba’ya yönelik “Domuzlar Körfezi” bozgunundan sonra Genelkurmay Başkanı General Lemnitzer “Northwoods Planı”nı hazırlar. Söz konusu planda Guantanamo’daki ABD üssüne “sahte saldırılar”, bir ABD uçağının Küba MİG’i süsü verilmiş uçaklarca düşürülmesi gibi maddeleri vardır. Amaç Küba’ya saldırı gerekçesi hazırlamaktır. Ancak Başkan Kennedy’den onay alamazlar.
(Atilla Akar)
8 Ağustos 2011 Pazartesi
3 Ağustos 2011 Çarşamba
Tabakhaneye Bok Yetiştirmek
Osmanlı döneminde deri tekeli Safranbolu'daydı. Tabaklanmayan deriyi satanlardan, o dönemin tüccarları alış veriş yapmazlardı. O dönem çok para kazanan Safranbolu'lu iş adamları Köşkler, konaklar ve 99 odalı evler yaptırmış, bazı evlerin içine çeşme dahi getirilmiştir. Safranbolu'da taze köpek dışkısı için tabakhanelerde yaygın olarak binlerce köpek beslenirmiş. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği "sama" safhasında, taze köpek dışkısı enzimlerine ihtiyaç duyulduğundan, tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, "sama" işlemi ancak dumanı tüten taze dışkı ile yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere
yetiştirirlermiş. Hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler köpek dışkısı için yanar tutuşurlarmış. Çünkü bir tek taze köpek bokunda bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen, yani kaliteli olabilirmiş. Bu nedenle köpek çiftlikleri kurulmuş. Binlerce köpek beslenmiş, üretilmiş ve hatta köpeğin dışkısını sıcak ve kurumadan yetiştirmek için sistemli bir iş örgütlenmesi kurulmuştur.
Bugün bu tür dericilik tamamen ölmüş olup, yapay olarak yani kimyasallarla da aynı sonuç elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, dışkı toplayıcıların da pabucu dama atılıvermiş. "Tabakhaneye bok yetiştirmek" de yeni kuşakların nereden geldiğini
bilmediği, merak ettiğini de sanmadığım bir deyiş olarak -belki de içinde bok kelimesi geçtiğinden- günümüze kadar gelebilmiş.
Safranbolu'da deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına;
"Dabbak mısın; it bokuna muhtaçsın" denirmiş...
(Haldun Aygun)
yetiştirirlermiş. Hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler köpek dışkısı için yanar tutuşurlarmış. Çünkü bir tek taze köpek bokunda bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen, yani kaliteli olabilirmiş. Bu nedenle köpek çiftlikleri kurulmuş. Binlerce köpek beslenmiş, üretilmiş ve hatta köpeğin dışkısını sıcak ve kurumadan yetiştirmek için sistemli bir iş örgütlenmesi kurulmuştur.
Bugün bu tür dericilik tamamen ölmüş olup, yapay olarak yani kimyasallarla da aynı sonuç elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, dışkı toplayıcıların da pabucu dama atılıvermiş. "Tabakhaneye bok yetiştirmek" de yeni kuşakların nereden geldiğini
bilmediği, merak ettiğini de sanmadığım bir deyiş olarak -belki de içinde bok kelimesi geçtiğinden- günümüze kadar gelebilmiş.
Safranbolu'da deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına;
"Dabbak mısın; it bokuna muhtaçsın" denirmiş...
(Haldun Aygun)
21 Mayıs 2011 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

































































