1- Duyguları düşünceleri ucuzlatarak-klişeleştirerek derinlikten yoksun sunmak.
2- Konu seçimlerini gündemin-çıkarın belirlemesine izin vermek
3- İçerikte hırsızlığa postmodern kılıflar uydurmak.
4- Muhalif bakışı kaybetmek, genelgeçerin ağzıyla konuşmak.
5- Pazarlama sanatıyla esere artı sanal değerler yüklemek.
6- Acılara, dertlere kayıtsız kalmak.
7- Dil oyunlarıyla okuru kandırmak, bütünsellik sorununun üstünü örtmek.
Seven Deadly Sins in Writing
1 – To present feelings and thoughts cheapened - cliché made, void of deepness
2 – To allow daily agenda based profit to determine the topics.
3 – To rationalize thievery in content, with postmodern talks.
4 – To loose opposing view, expressing himself as public de facto mouthpiece.
5 – To ascribe surplus value to a work, using the art of marketing.
6 – To remain indifferent to the sufferings and sorrows.
7 – To fool readers with stylistic language deceptions-hoaxes and cover the issue of integrality.
Kitap Eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Ekim 2012 Cumartesi
24 Ekim 2011 Pazartesi
21. Yüzyıl Yazar Adaylarına Kritik Öğütler
1- Sen bir projesin. İlk bunu kabullenmekle başla yazın hayatına. Bu projenin akışının sana bağlı olmadığını da... Yerinde bir başkası da olabilirdi. Tarihe kalacak hiçbir kitabın içinde yan karakter bile olamayacak bir tiplemenin bu projenin ulaşacağı son nokta olacağını düşünmezden gelmeye çalış. Herkesin bir şekilde bambaşka boktan projelerin yan ürünleri olduğu gerçeği yüreğine su serpebilir... Belki.
2- Mesleğe giriş önemlidir. Ülkemizde her iş gibi edebiyat sektörünün de çıraklık müessesine dayandığını unutma. Mümkünse liseyi bitirir bitirmez büyük bir yayınevinde alt seviyede bir işe gir ve yüzüne bir manken sırıtışı yerleştirerek en az beş yıl mutlu ve aşırı istekli görün. Edebiyat dergilerinde hikaye-şiir köşen hazır olacaktır. Gerisi ise senin saygı-yalakalık potansiyeline uygun olarak gelişir. En zorunun yetenekli, Allah kahretsin bir de idealist olup, hayatının temeline çalışmayı oturttuktan ve tüm zamanını eserine vakfettikten sonra yayınevlerinin karşısına yazar kişiliğinle çıkmak olduğunu aklına iyice yerleştir. Sadece yazar olmak bir yazarın yapabileceği en büyük hatadır. Dikkat! Bu maddenin temel kurallarını uygulamaya geçirmeden ödüllü edebiyat yarışmalarına başvurmaya kalkışma!
3- Yayınevlerinin görevinin yeni yazarları ortaya çıkartmak, dünya edebiyatına sunmak olduğuna dair aşırı yanlış inanışı beyninden sil at. İşleyiş şöyledir: Birinci sırada medya şöhretleri gelir. Editörler koşa koşa onların ayaklarına gider, hatalarla dolu metinleri büyük bir iştahla düzeltmekten gocunmaz, aferimi kaparlar. İkinci sırayı, televizyon simaları, mesela dizi oyuncuları kapar. Gazete veya televizyon köşelerinde tanıtımlarının hazır olması en büyük kozlarıdır. Üçüncü sırayı bir şekilde sisteme yanaşma olmayı başarmış eski yazarlar alır. Bunlar, politik gündemin ana konularını iktidar lehine biçimlendirmekte, tarihe ya da günümüze bu gözle bakmakta ustadırlar. İdeolojik çarpıtmacı biatçı gençlik birle dördüncü sıra arasında gidip gelebilir. Midesiz ısmarlama tür yazarlarının da şansı kuvvetlidir. Normal, genç, yaratıcı bir yazar sıralamada yoktur. İşi önce ailesinin tanıdıklarına sonra Allaha kalmıştır. Dosyasının okunup sağlıklı bir şekilde değerlendirilme olasılığı olasılıksızlık dahilindedir.
4- Yayınevleri dünyada tutan ve burada da zevkle okunan türleri Türk yazarlarının denemesine asla izin vermeyecektir, bunu aklından çıkarma. Klasikler, olay örgüsünü sade bir dille mi anlatıyor, Türk yazarın zorunluluğu her cümlesi şiir kokan abartılı bir dil kullanmaktır. Fantastik mi gözde, peynir ekmek gibi kapışılıyor mu, yazarımız aşk yazmalıdır. Genelde edebiyat sektörü çevresinin birbirini okuduğu bu dünyada en makbul tür, şair olamamış, romancı da olamamış, felsefeci hiç olamamış romancıların geliştirdiği entelektüel şiirsel bunalımdır. Mizah-komedi karikatür dergilerine sevk edilmiş, getireceği ağır politik-düşünsel yükümlülükten kurtulunmuştur. Yazarlarımızın yatkın olduğu yeni gerçekçi, büyülü devrimci, tarihi-macera, halkçı akımlar aforoz edilmiş, polisiye geleneğin yanından bile geçmeyen, bir tane akıllı cinayet işlendiği görülmeyen ülke zorla polisiye edebiyata, çoğunlukla da aşk-bunalım-polisiye melez sentezine boğulmaya çalışılmaktadır. Seni şaşırtan bir başka şey de yayınevlerinin bu minvalde oluşturduğu “tür-dizileri” ve o diziler çerçevesindeki şaşmaz kararlılıkları olacaktır. Kendilerine bir başyapıt dahi sunulsa, bir diziye ait değilse asla ilgilenmeyecek, kapağını bile açmayacak olmaları... Sonuçta, okurlara yüzde yetmişin üstünde çeviri edebiyat dayatan sektör, pompaladığı uluslararasısatarları kendi yazarlarının denemesine karşı çıkmakta, yazmış olanları da yok saymaktadır. O halde bir yazar adayı, öncelikli görevinin yapmasına izin verilen tarzı anlamak, benimsemek ve ortalama okuyucunun rahatça anlayacağı bir dilde yazmak olduğunu iyi bilmelidir.
5- Kendini bir menejerin güvenli kollarına bırakmak için gerekirse kapısında yat, yalvar. O, yayınevlerine gidip, medya büyüklerimizle konuşup, politi-magazinel gündemi koklayıp bu ülkede bir yazardan neler istendiğini iyice öğrenecek, seni de ona göre yoğuracaktır. Ismarlama işlere hazır ol. Menejerlerin en önemli işlevi bildiğin en yoz en gereksiz promosyonlara büyük bir iştah beslemeni, delice bir arzu duymanı sağlamak olacaktır. “Sonuçta bir yazar olamayabilirsin ama emin ol ki, okunacaksın,” paradoksuna ulaşmanın yolu bir menejer bulmaktan geçer. O, kapsamlı yazar yaratma projesinde, ilgili kişiyi kapitalist tüketim standartlarına indiren beyin yıkama makinesidir. Karşılığında seni uluslararası toplantıların beş kişilik torpilli gençleri arasına sıkıştırmayı, yabancı dile çevrilecek ahbap kalemlerin arasında özel bir kontenjan ayarlamayı başaracaktır. Az şey değil!
6- İlişki kurmanın, gece gündüz bağlantı düşünmenin, çıkarcı bir zihin yapısını entellektüel ve vurdumduymaz bir görünümle bağdaştırmanın yazmaktan çok daha önemli olduğu gerçeğini beyin dokularına iyice yedir. Bugünlerde kalitesi edebi çeteler ve medya haydutları tarafından tescillenmiş bir yazara ait günlük çalışma haddi iki saati aşarsa ortada bir sorun var demektir.
7- Yeteneğin, üretim ya da kalite gibi, bu topraklarda hiçbir zaman bir önemi, ağırlığı olmadı. Hedefe ulaşmada ilk ona bile girmeyecek bir özellik için canını sıkma, kendini projenin tüm gün mesaisinin hayhuyuna bırak. Beynini boşaltabildiğin kadar boşalt. Medya seni sahiplendiyse yeteneklisin, bunu unutma Herkes pür dikkat, roman konusunda en ufak bir fikri olmayan, ‘ağır toplukla!’ onurlandırılmış gazetecilerin yüksek müsaadesini bekliyor. Bu kesimle iyi geçinmeye çalış.
8- Unutma. Artık senin dostun yok. Okurun mantık bıyıkları kesildi, yozlaştı, tüketim insancığına dönüştü, düşünme-yargılama-eleştirebilme yetisini kaybetti, onay bekleyen bir otomattan farksız... Eskilerde kaldı, kitapçılarda mesai harcayan, eser keşfeden, beğendiğini paylaşan, fiskos gücüyle kıyıda köşede kalmaya mahkum yetenekleri dünyaya mal eden güzel insanlar. Eleştirmenlere gelirsek; yumuşadılar! Reklam aldıkları yayınevlerini arsızca kollayan kitap eklerinde, önlerine konulan eserler için, anlayışlı, nazik, halden anlar yazılar döşerken, tek görevlerini, bir yazarı-eseri keşfedip edebiyat dünyasına sunma sorumluluklarını unutayazdılar. Kafaları, yayınevlerinin kıçlarını kurtarmak için biner biner piyasaya saldığı sürüm bombardımanından karmakarışık. Yazarlar, dar burjuva çevrelerinin huzurlu sınırlarına tıkılmış, yem peşindeki tavuklardan farksız, para kazanamayacaklarını bilseler de, şöhrete aşık, önlerine konulan saçmalığı eşelemeye devam ediyor. Birleşme, paylaşma, örgütlenme duygularından yoksunlar. Eskinin onurlu yazarları mücadele için bir araya gelirlerdi, uyum sağlamak, cemaatlerinin saflarını sıkı tutmak için değil. Stok tutan, iyi yazarı kollayan, okuyucuyu kaliteye yönlendiren kitapçılar da kalmadı. Sana biçecekleri rafta kalma süresi anca iki gün. Bir kelebek kadar ömrün. Uzun sözün kısası, şunu iyice belle, sistemin çaresiz aktörleri var karşında, dost değil. İçeriye adım atmadıkça biri bile senin farkında olmayacak, karar senin...
9- Belki farketmişsindir, günümüzde yazarlar sadece yazar değil artık, bir “şovmen”. İyi bir yazar olmak için diksiyon dersleri almanda belki de estetik yaptırmanda fayda var. İş gerçekten ağır. Kültür sanat, magazin, kadın programlarında, sabah haberlerinde boy göstermeli, konferanslar, okuma günleri, üniversite sohbetleri, panellere katılmalı, ahkam kesmelisin. İlginç çıkışlar yapmalı, şık görünmelisin. İşi garantiye almak için televizyonda çalışmak, gazetelerde köşe kapmak da fena fikir değil. Gerçek olan, bugünlerde ortalıkta görünmeyeni, şarlamayanı, gündem yaratmayanı kimse sevmiyor. Alçakgönüllü olmayı aklından bile geçirme.
10- Lobilerin gücünü hafife alma. Ortalık güç odağı kaynıyor. Cemaatler, azınlıklar, vakıflar, gizli istihbarat örgütleri, biatçılar, bunalımlı eski solcular, masonlar, eşcinseller... Birisini seç, safını tut, gücün nerede olduğunu iyi belirle, sağlam yeri bul, sok kafanı. Topu topu bir iki ezberlenmiş açıklamadan, haksızlıklar karşısında dut yemiş bülbül taklidi yapmaktan, yeteneksiz de olsa lobidaşını kollamaktan fazla bir yük getirmeyecek, karşılığında photoshopla oynanmış bilboardların metro duvarlarını süsleyecektir. Şu kadarcık demagoji işi ağır geliyorsa, en iyi seçim liboşlara kaynamaktır. Bazı şeylerden memnuniyetsiz gibi görünüp, zararsız çıkışlarla günü kurtarırken, önünde secdeye geldiğin güç odağına çaktırmadan hizmet etmek de ummadık yararlar getirebilir.
11- Okumayı azalt. Kaliteli şeylerden uzak dur. Kendini kandırmanı engelleyecek derin, emek isteyen yayınları ortadan kaldır. Kazuo Ishiguro, Umberto Eco, Haruki Murakami, Stanislav Lem, Strugatski Kardeşler, Tolkien, Dashiel Hammett, Andrey Platonov, İhsan Oktay Anar, J. M Coetzee, James Joyce, Kurt Vonnegut gibi yazarları ya görmezden gel ya da sıkıcı olmakla suçla. Bol bol televizyon dizisi izle. Fantastiğin ucuzunu, polisiyenin cafcaflısını, tarihi romanın aşk soslusunu, edebiyatın gösterişçisini yücelt. Klişeyi sev, menejerinin sezgilerine güven.
Not: İdealist yayınevleri, kitapçılar, eleştirmenler yok mu, var tabii, ama bir elin parmaklarından az olmaları bir yana, bu maddeleri uygulamayan bir yazardan ne farkları var? Ablukaya alındılar.. Zayıflar. Eve ekmek götürmelerinin bile büyük bir şans olduğunu düşünüyorlar. Sistemi değiştirecek, hele ki bir başkasını kurtaracak güçleri kalmadı. Kamplara bölünmüş, kutuplara ayrılmış, düşmanlaşmış bu toplumda öfkeli ve yalnızlar. Sonuçta şunu bil küçük insan, küçük yazar. Tek başınasın. Deliysen şu dar, iki tarafı uçurum patikada ilerlemeye devam et. Güçsüz ve korkaksan diğer yola gir. Muhteşemliğe uzanan kocaman bir otoyol. Gözlerin öylesine kamaşacak ki geriye gittiğinin farkında olmayacaksın.
2- Mesleğe giriş önemlidir. Ülkemizde her iş gibi edebiyat sektörünün de çıraklık müessesine dayandığını unutma. Mümkünse liseyi bitirir bitirmez büyük bir yayınevinde alt seviyede bir işe gir ve yüzüne bir manken sırıtışı yerleştirerek en az beş yıl mutlu ve aşırı istekli görün. Edebiyat dergilerinde hikaye-şiir köşen hazır olacaktır. Gerisi ise senin saygı-yalakalık potansiyeline uygun olarak gelişir. En zorunun yetenekli, Allah kahretsin bir de idealist olup, hayatının temeline çalışmayı oturttuktan ve tüm zamanını eserine vakfettikten sonra yayınevlerinin karşısına yazar kişiliğinle çıkmak olduğunu aklına iyice yerleştir. Sadece yazar olmak bir yazarın yapabileceği en büyük hatadır. Dikkat! Bu maddenin temel kurallarını uygulamaya geçirmeden ödüllü edebiyat yarışmalarına başvurmaya kalkışma!
3- Yayınevlerinin görevinin yeni yazarları ortaya çıkartmak, dünya edebiyatına sunmak olduğuna dair aşırı yanlış inanışı beyninden sil at. İşleyiş şöyledir: Birinci sırada medya şöhretleri gelir. Editörler koşa koşa onların ayaklarına gider, hatalarla dolu metinleri büyük bir iştahla düzeltmekten gocunmaz, aferimi kaparlar. İkinci sırayı, televizyon simaları, mesela dizi oyuncuları kapar. Gazete veya televizyon köşelerinde tanıtımlarının hazır olması en büyük kozlarıdır. Üçüncü sırayı bir şekilde sisteme yanaşma olmayı başarmış eski yazarlar alır. Bunlar, politik gündemin ana konularını iktidar lehine biçimlendirmekte, tarihe ya da günümüze bu gözle bakmakta ustadırlar. İdeolojik çarpıtmacı biatçı gençlik birle dördüncü sıra arasında gidip gelebilir. Midesiz ısmarlama tür yazarlarının da şansı kuvvetlidir. Normal, genç, yaratıcı bir yazar sıralamada yoktur. İşi önce ailesinin tanıdıklarına sonra Allaha kalmıştır. Dosyasının okunup sağlıklı bir şekilde değerlendirilme olasılığı olasılıksızlık dahilindedir.
4- Yayınevleri dünyada tutan ve burada da zevkle okunan türleri Türk yazarlarının denemesine asla izin vermeyecektir, bunu aklından çıkarma. Klasikler, olay örgüsünü sade bir dille mi anlatıyor, Türk yazarın zorunluluğu her cümlesi şiir kokan abartılı bir dil kullanmaktır. Fantastik mi gözde, peynir ekmek gibi kapışılıyor mu, yazarımız aşk yazmalıdır. Genelde edebiyat sektörü çevresinin birbirini okuduğu bu dünyada en makbul tür, şair olamamış, romancı da olamamış, felsefeci hiç olamamış romancıların geliştirdiği entelektüel şiirsel bunalımdır. Mizah-komedi karikatür dergilerine sevk edilmiş, getireceği ağır politik-düşünsel yükümlülükten kurtulunmuştur. Yazarlarımızın yatkın olduğu yeni gerçekçi, büyülü devrimci, tarihi-macera, halkçı akımlar aforoz edilmiş, polisiye geleneğin yanından bile geçmeyen, bir tane akıllı cinayet işlendiği görülmeyen ülke zorla polisiye edebiyata, çoğunlukla da aşk-bunalım-polisiye melez sentezine boğulmaya çalışılmaktadır. Seni şaşırtan bir başka şey de yayınevlerinin bu minvalde oluşturduğu “tür-dizileri” ve o diziler çerçevesindeki şaşmaz kararlılıkları olacaktır. Kendilerine bir başyapıt dahi sunulsa, bir diziye ait değilse asla ilgilenmeyecek, kapağını bile açmayacak olmaları... Sonuçta, okurlara yüzde yetmişin üstünde çeviri edebiyat dayatan sektör, pompaladığı uluslararasısatarları kendi yazarlarının denemesine karşı çıkmakta, yazmış olanları da yok saymaktadır. O halde bir yazar adayı, öncelikli görevinin yapmasına izin verilen tarzı anlamak, benimsemek ve ortalama okuyucunun rahatça anlayacağı bir dilde yazmak olduğunu iyi bilmelidir.
5- Kendini bir menejerin güvenli kollarına bırakmak için gerekirse kapısında yat, yalvar. O, yayınevlerine gidip, medya büyüklerimizle konuşup, politi-magazinel gündemi koklayıp bu ülkede bir yazardan neler istendiğini iyice öğrenecek, seni de ona göre yoğuracaktır. Ismarlama işlere hazır ol. Menejerlerin en önemli işlevi bildiğin en yoz en gereksiz promosyonlara büyük bir iştah beslemeni, delice bir arzu duymanı sağlamak olacaktır. “Sonuçta bir yazar olamayabilirsin ama emin ol ki, okunacaksın,” paradoksuna ulaşmanın yolu bir menejer bulmaktan geçer. O, kapsamlı yazar yaratma projesinde, ilgili kişiyi kapitalist tüketim standartlarına indiren beyin yıkama makinesidir. Karşılığında seni uluslararası toplantıların beş kişilik torpilli gençleri arasına sıkıştırmayı, yabancı dile çevrilecek ahbap kalemlerin arasında özel bir kontenjan ayarlamayı başaracaktır. Az şey değil!
6- İlişki kurmanın, gece gündüz bağlantı düşünmenin, çıkarcı bir zihin yapısını entellektüel ve vurdumduymaz bir görünümle bağdaştırmanın yazmaktan çok daha önemli olduğu gerçeğini beyin dokularına iyice yedir. Bugünlerde kalitesi edebi çeteler ve medya haydutları tarafından tescillenmiş bir yazara ait günlük çalışma haddi iki saati aşarsa ortada bir sorun var demektir.
7- Yeteneğin, üretim ya da kalite gibi, bu topraklarda hiçbir zaman bir önemi, ağırlığı olmadı. Hedefe ulaşmada ilk ona bile girmeyecek bir özellik için canını sıkma, kendini projenin tüm gün mesaisinin hayhuyuna bırak. Beynini boşaltabildiğin kadar boşalt. Medya seni sahiplendiyse yeteneklisin, bunu unutma Herkes pür dikkat, roman konusunda en ufak bir fikri olmayan, ‘ağır toplukla!’ onurlandırılmış gazetecilerin yüksek müsaadesini bekliyor. Bu kesimle iyi geçinmeye çalış.
8- Unutma. Artık senin dostun yok. Okurun mantık bıyıkları kesildi, yozlaştı, tüketim insancığına dönüştü, düşünme-yargılama-eleştirebilme yetisini kaybetti, onay bekleyen bir otomattan farksız... Eskilerde kaldı, kitapçılarda mesai harcayan, eser keşfeden, beğendiğini paylaşan, fiskos gücüyle kıyıda köşede kalmaya mahkum yetenekleri dünyaya mal eden güzel insanlar. Eleştirmenlere gelirsek; yumuşadılar! Reklam aldıkları yayınevlerini arsızca kollayan kitap eklerinde, önlerine konulan eserler için, anlayışlı, nazik, halden anlar yazılar döşerken, tek görevlerini, bir yazarı-eseri keşfedip edebiyat dünyasına sunma sorumluluklarını unutayazdılar. Kafaları, yayınevlerinin kıçlarını kurtarmak için biner biner piyasaya saldığı sürüm bombardımanından karmakarışık. Yazarlar, dar burjuva çevrelerinin huzurlu sınırlarına tıkılmış, yem peşindeki tavuklardan farksız, para kazanamayacaklarını bilseler de, şöhrete aşık, önlerine konulan saçmalığı eşelemeye devam ediyor. Birleşme, paylaşma, örgütlenme duygularından yoksunlar. Eskinin onurlu yazarları mücadele için bir araya gelirlerdi, uyum sağlamak, cemaatlerinin saflarını sıkı tutmak için değil. Stok tutan, iyi yazarı kollayan, okuyucuyu kaliteye yönlendiren kitapçılar da kalmadı. Sana biçecekleri rafta kalma süresi anca iki gün. Bir kelebek kadar ömrün. Uzun sözün kısası, şunu iyice belle, sistemin çaresiz aktörleri var karşında, dost değil. İçeriye adım atmadıkça biri bile senin farkında olmayacak, karar senin...
9- Belki farketmişsindir, günümüzde yazarlar sadece yazar değil artık, bir “şovmen”. İyi bir yazar olmak için diksiyon dersleri almanda belki de estetik yaptırmanda fayda var. İş gerçekten ağır. Kültür sanat, magazin, kadın programlarında, sabah haberlerinde boy göstermeli, konferanslar, okuma günleri, üniversite sohbetleri, panellere katılmalı, ahkam kesmelisin. İlginç çıkışlar yapmalı, şık görünmelisin. İşi garantiye almak için televizyonda çalışmak, gazetelerde köşe kapmak da fena fikir değil. Gerçek olan, bugünlerde ortalıkta görünmeyeni, şarlamayanı, gündem yaratmayanı kimse sevmiyor. Alçakgönüllü olmayı aklından bile geçirme.
10- Lobilerin gücünü hafife alma. Ortalık güç odağı kaynıyor. Cemaatler, azınlıklar, vakıflar, gizli istihbarat örgütleri, biatçılar, bunalımlı eski solcular, masonlar, eşcinseller... Birisini seç, safını tut, gücün nerede olduğunu iyi belirle, sağlam yeri bul, sok kafanı. Topu topu bir iki ezberlenmiş açıklamadan, haksızlıklar karşısında dut yemiş bülbül taklidi yapmaktan, yeteneksiz de olsa lobidaşını kollamaktan fazla bir yük getirmeyecek, karşılığında photoshopla oynanmış bilboardların metro duvarlarını süsleyecektir. Şu kadarcık demagoji işi ağır geliyorsa, en iyi seçim liboşlara kaynamaktır. Bazı şeylerden memnuniyetsiz gibi görünüp, zararsız çıkışlarla günü kurtarırken, önünde secdeye geldiğin güç odağına çaktırmadan hizmet etmek de ummadık yararlar getirebilir.
11- Okumayı azalt. Kaliteli şeylerden uzak dur. Kendini kandırmanı engelleyecek derin, emek isteyen yayınları ortadan kaldır. Kazuo Ishiguro, Umberto Eco, Haruki Murakami, Stanislav Lem, Strugatski Kardeşler, Tolkien, Dashiel Hammett, Andrey Platonov, İhsan Oktay Anar, J. M Coetzee, James Joyce, Kurt Vonnegut gibi yazarları ya görmezden gel ya da sıkıcı olmakla suçla. Bol bol televizyon dizisi izle. Fantastiğin ucuzunu, polisiyenin cafcaflısını, tarihi romanın aşk soslusunu, edebiyatın gösterişçisini yücelt. Klişeyi sev, menejerinin sezgilerine güven.
Not: İdealist yayınevleri, kitapçılar, eleştirmenler yok mu, var tabii, ama bir elin parmaklarından az olmaları bir yana, bu maddeleri uygulamayan bir yazardan ne farkları var? Ablukaya alındılar.. Zayıflar. Eve ekmek götürmelerinin bile büyük bir şans olduğunu düşünüyorlar. Sistemi değiştirecek, hele ki bir başkasını kurtaracak güçleri kalmadı. Kamplara bölünmüş, kutuplara ayrılmış, düşmanlaşmış bu toplumda öfkeli ve yalnızlar. Sonuçta şunu bil küçük insan, küçük yazar. Tek başınasın. Deliysen şu dar, iki tarafı uçurum patikada ilerlemeye devam et. Güçsüz ve korkaksan diğer yola gir. Muhteşemliğe uzanan kocaman bir otoyol. Gözlerin öylesine kamaşacak ki geriye gittiğinin farkında olmayacaksın.
19 Haziran 2011 Pazar
Haruki Murakami – Sahilde Kafka
Kitap birbirine eklemlenmeyen, özellikle ana karakterler düşünüldüğünde bir noktada buluşma yaşamayan, ancak içlerinde kader ortaklıkları ve sürpriz rastlantılar barındıran üç ayrı bölüm halinde işlenmiş.
Birincisi, gizli devlet dokümanlarıyla ve tanıklıklarla, belgesel bir tavırda ortaya konulan mistik bir olay. Savaş zamanı, okul çocuklarını alıp tepede mantar toplamaya götüren genç bir öğretmen, çocukların bir anda yerlere yığıldığını görür, yanlarına koşar. Yarım saat kadar kendilerine gelmezler. Açık gözleri kıpırtılar içerisindedir. Sanki bambaşka bir boyutta bambaşka şeyler görüyormuş gibi. Sonra birden geri dönerler. Ortada sağlık sorunu görünmemektedir ve neler olduğuna dair hiçbir fikirleri yoktur. Sadece bir tanesi, Nakata adlı öğrencinin beyni tamamen sıfırlanmıştır.
Belgesel dokümanların ana kahramanı, öğretmen ve askerler tarafından olay yerine getirilen doktordur. Gizli tutmaları gereken bu olayla ilgili beyanları o yılla sınırlı değildir. Özellikle öğretmenin, o zaman utandığı için yıllar sonra açıkladığı sır okurun karşısına roman boyunca konulan kapılardan birini daha açar. Ancak bu kapılar beklentilerin tersine bir yere çıkmayacak, önemli bir yere bağlanmayacak, karakterle bütünleşen okurun ümitlerini boşa çıkaracaktır.
Romanın ana izleğine, ikinci bölüm olarak görebileceğimiz olay örgüsünde, karga anlamına gelen Kafka takma ismini kullanan Tamura karakteri şekil verir. Babasının lanetinden, o dehşetengiz kehanetten kurtulmak için on beş yaşında evden kaçar, o güne kadar bu kaçış için donanmış, tüm benliğiyle hazırlanmış olarak. Küçücükken evden çıkıp gittiklerini görmenin, bir daha da onlardan hiç haber alamamanın travmasını yaşarken babasının da bir gün annesi ve ablasıyla yatacağını ve kendisini öldüreceğini söylemesiyle iyice sarsılan, hayatı kararan bir çocuktur o. Kehanetin yıkımından kurtulmaktan ve kendine yeni bir hayat kurmaktan başka bir düşüncesi yoktur. Tokyo yakınlarında küçük bir kasabada, ucuz bir otele yerleşir, her günü aynı rutinle geçirmeye başlar. Erken kalkar, spor salonuna gider, yıkanıp temizlenir, yarım saat uzaklıkta bir kasabada zengin bir ailenin mirası küçük kütüphaneye atar kendini ve geri kalan zamanda kitapların dünyasında saklamaya çalışır.
Sıkıştığı anlarda fikirlerini paylaştığı sanal Karga kişiliği haricinde çevresinde birer birer ortaya çıkıp somutlaşan ve kaderini biçimlendiren karakterler sırasıyla şunlardır:
Oşima kütüphanenin tek görevlisidir. Yirmi üç yaşındadır. Başlangıçta yakışıklı, ilgili, dost sever normal bir adam gibi görünse de çok geçmeden aslında kadın organına sahip olduğu ortaya çıkar. Böylece roman boyunca karşılaştığı her kızın kendi ablası olabileceğini düşünen Kafka’nın kuşkulandığı insanlar listesine dahil olur. Ayrıca, Kafka kendini bir gün bilincini kaybetmiş, elleri kanlı bir halde bulduğunda ve sonradan babasının evinde ölü bulunduğu haberini aldığında da yardım etmekte bir an bile tereddüt etmez. Babası öldürüldüğünde Tokyo’ya gidip dönülecek bir mesafede olmadığı konusundaki telkinler, rüyalarında somutlaşmaktan korkan Kafka’yı rahatlatmamaktadır. Oşima’nın onu polislerden kaçırmak için götürdüğü dağ eviyle çevresindeki korkunç ormanın da kitabın karakterlerinin lanetli kaderiyle bire bir bağlantılı olması, tesadüfler, mistik neden-sonuç ilişkileri, psikanalitik aktörlerle sıkı sıkıya örülmüş Sahilde Kafka için normal sayılabilir.
Saeki Hanım kütüphanenin müdürüdür. On beş yaşında, kütüphanenin sahipleri olan zengin ailenin oğluyla destansı, büyük bir aşk yaşamışlardır. On yedi yaşına geldiklerinde aşklarını sınamak için birbirlerinden kopmuşlar, oğlan Tokyo’ya üniversite okumaya gitmiş, Saeki hanım ise sevgilisine duyduğu özlemle ortaya çıkardığı Sahilde Kafka şarkısı sayesinde bir anda ülke çapında büyük bir üne kavuşmuştur. Ancak sevgilisi bir gençlik protestosu sırasında öldürülünce hayatı bir anda alt üst olur. Ünü, parayı, yaşadığı yeri, geçmişini bırakıp ortadan yok olur. Uzun yıllar sonra geri dönecek, ailenin reisiyle özel bir görüşme yaparak, sevgilisiyle beraber yaşadığı bu kütüphanenin yöneticiliğini talep edecektir. Tabii ki onu geri çevirmezler. Kafka onu gördüğü anda hemen annesi olabileceğini düşünür. Oşima’yla yakınlaşması sayesinde kütüphanede işe başlayacaktır. Saeki hanımla sevgilisinin eskiden sevişmek için kullandığı odada kalır ve bu sayede her gece odaya gelip duvardaki tabloyu izleyen hayaletle karşılaşma fırsatını yakalar. Öylesine güzeldir ki, Kafka kendini ona aşık olmaktan alamaz. Ve aslında hayalet, Saeki hanımın on beş yaşındaki halinden başka bir şey değildir. Ve çok geçmeden genç hayaletle yaşlı kadın bütünleşmeye başlayacaktır. Lanet adım adım yaklaşmakta ve Kafka bunu engellemek için hiçbir şey yapamamaktadır.
Sakura ise evden kaçıp Takamatsu’ya gelirken yolda tanıştığı kızdır. Aralarında bir anda doğan dostluk, Kafka’nın kendini kanlar içinde, bilincini yitirmiş bulup içine düştüğü o zor durumdan kurtulmak için Sakura’yı aradığı gece raydan çıkacak gibi olsa da kız son anda onu sadece arkadaş olduklarına ikna etmeyi becerecektir. Ancak Kafka ileride, kafası iyice karıştığı ve denetimi elden yitirdiği sırada rüyalarını birleştirerek yanına geldiğinde yapacağı bir şey yoktur. O da bir nevi, romanın grift yapısının incecik yüzlerce sacayağının çökmesini önlemek üzere hikayeye yerleştirilmiş, ablası mı, beraber olacaklar mı şeklinde merak unsurlarından biri olmaktan öteye gitmez.
Üçüncü bölümün ana karakteri, savaş zamanı boyutlar arasında kalıp gölgesinin yarısını ve anılarını kaybeden Nakata beydir. Yani kitabın belgesel bölümünde kayıtlara geçmiş, beyni sıfırlanarak uyanan o tek şanssız çocuktan başkası değildir. Anısız ve akılsız bir yaşlı olarak hayatta hiçbir işe tutunamamış, okuma bile bilmeyen Nakata Bey, Vali beyden aldığı yardımla yaşarken, çok sevdiği yılan balığını yiyebilmek için ek geliri evden kaçan kedileri bularak sağlar. Çünkü o kedilerle konuşabilmektedir. Yıllardır sürgiden sıkıcı gündelik yaşamı bir gün iş peşindeyken, kedileri öldürüp kalplerini yiyen ve ruhlarından güç kavalları üreten iğrenç bir sapıkla, Johnnie Walker beyle karşı karşıya kalmasıyla değişiverir. Seçimini yapmasını ister Johnnie Walker. Nakata bey onu öldürene kadar, yakaladığı tüm kedileri tek tek öldürecektir. Yapar da söylediğini. Nakata bey iyi bir insandır, o güne kadar kimseyi incitmemiştir. Onu nasıl bıçakladığını anlayamaz. Kendini kaybetmiştir ve uyandığı anda bu elem olayın kaderde bir kırılma olduğunu da içten içe bilmektedir. İçindeki bir ses hemen yola koyulması gerektiğini söyler. Daha önce yaşadığı semtten dışarıya asla adım atmamış yaşlı adam neyin peşinde olduğunu sadece hislerini dinleyerek keşfe girişirken, aslında giriş taşının peşinde zorlu bir yolculuğa adım atar.
Laflarına “Bendeniz Nakata” diye başlayan Nakata Bey’in deyişiyle Hoşino bey, yolun yarısında yaşlı adamın karşısına çıkan genç bir tır şöförüdür. Çok sevdiği dedesini kaybetmenin acısıyla mı bilinmez, işten izin alıp, bu komik ve gizemli hikayede yaşlı Nakata Bey’in peşine takılır. Görenlerin dönüp arkalarından bir daha bakacağı garip bir ikili oluştururlar. Yolculuk boyunca, içinde yoğun bir iyilik barındıran gözüpek Hoşino sorunlu serseri kabuğunu atıp bambaşka bir insana dönüşecektir.
Kentucky Chicken’ın Albay Sanders adlı maskotunun görüntüsünü kullanan, kendi deyimiyle ne Tanrı ne Buda kişilik de, dünyanın dengesini tekrardan yoluna koymak için vesveseli, komik tarzıyla Hoşino ve Nakata Beylere yardıma girişmiştir.
Buraya kadar romanın konusunu ve kişiliklerini eleştiri yazılarında genelde görülenden biraz daha detaylı irdeledikten (ki bunun tek hedefi az sonra sıralayacağım tenkitlerin yeterince anlaşılması gayretidir) ve arada hafif sızlanmalarla bazı konularda memnuniyetsizliğimi paylaştıktan sonra fazla gecikmeden şunu itiraf etmem gerekiyor: Kitabı çok beğendim. Bir yerden sonra anlaşılması güç bir merakla soluksuz okudum. Yazarın yeteneğine saygı duydum, anlatım yetkinliğini takdir ettim. Ve bu mutlu anafora tam da romanı elimden atıp atmama konusunda tereddütler içerisindeyken kapıldım. Heyecanım soğumaya yüz tutarken de beni rahatsız eden şeyleri alt alta dökmenin okurlar ve yazar adaylarının bilgilendirilmesi açısından önemli bir görev olduğuna karar verdim. Tabii ki etkileyici unsurları da…
Bazen merak ediyorum, psikanalizi milattan önce ilk uzak doğu ülkeleri mi buldu. Ya bu şekilde toplumun genlerine kazınmış olmalı ya da çok geç keşfedilip önemi-anlamı abartılmış. Yoksa bildik bilmedik komplekslerin ve onların bilinçaltı türevlerinin sembolik bir şekilde eserlere bu derece hakim olmaları başka nasıl açıklanabilir. Sahilde Kafka’nın, on yaşındaki bir çocuğun babası tarafından kendisini öldürüp, annesi ve kızkardeşiyle yatacağı şeklinde lanetlendiği ana örgüsü de, zorlamayı aşan bir basitliğe sahip. Pasifik yazarlarını üstlerinden atamadıkları vicdani bastırılmışla baş başa bırakıp romanın teknik problemlerine geçersek, ilk ele almamız gereken olgu, merak duygusu uyandıran olay-yemlerde abartılı güç kullanımı olmalı. Kitaba atılan oltalar o kadar çok ki, bir süre sonra okurları bunları hatırlamayı bırakıp sadece üstlerine çöken boşluk duygusunu anlamlandırma savaşımına saplanıyor. Mistik kader zincirine dair bütün o sürprizlerin, bir kadının eski aşkına duyduğu özlem nedeniyle ortaya çıktığı öğrenildiğinde içine düşülecek hayal kırıklığı ise anca Nakata ile Hoşino Beylerin şovunun peşine takılarak yok edilebiliyor. Yunan tragedyalarından fırlamış kader yapıcı-yıkıcı karakterleri bir tarafa bıraksak bile basit bir manga çiziktirmesi olarak kurgulanmış Johnnie Walker’ı göz ardı etmemiz imkansız. Kafka Tamura’nın ciddi ve aşırı mutsuz babası ve Nakata Bey’in başına musallat Johnnie Walker’ın aynı kişi olması, iki bölüm arasındaki karakter-atmosfer farklarını aşan bir absürdlüğe sahip ve sanki kitaba bir de kötü adam olsun diye yerleştirilmiş, Nakata Bey’in fantastik yolculuğunu başlatması ve romanın sonuna içi boş bir gerilim kondurması için yazar beyin tanrısal eli tarafından ortalığa bırakılmış… Şu koca dünyada, tesadüflere teslim olmuş yapıyı sürdürebilmek adına hikayenin şehir-mahalle-kişi trafiğinin böylesine daraltılması, koskoca bir denizin havuza yerleştirilmesi de ayrı bir sorun.
Yine de Sahilde Kafka tüm bu negatif özelliklerin pabucunu dama atacak, elimizdeki romanı üst kalite bir eser olarak adlandırabileceğimiz verilerle donanmış. Önce belgesel bölümlerin en azından romanın üçte birine kadar insanın merak duygusunu kamçılayan ciddi kışkırtıcılığını ele alalım. Sonra aşk duygusunun muhteşeme yakın anlatımını belirtelim. Bunlara doğa üstü aktörlerin gerçeklikle kol kola ilerlemesindeki ustalığı da ekleyelim. Muziplik, diyaloglardaki yetkinlik, şaşırtıcı ironi, duygular arasında gezinebilme becerisi, iz bırakmış çocuk kitaplarında anca görülebilecek bir naifliğin esere yedirilebilmesi ve daha nicelerini de… Ancak ne olursa olsun, Nakata ve Hoşino Beylerin bölümünü çıkarttığınız anda, ki bu mümkün, roman bir anda çökmeye, sıradanlık kompartımanına yollanmaya mahkum. Çünkü günümüz edebiyat dünyası, (özellikle Amerikan) tüm mesaisini teknik açıdan ustalaşmaya, postmodern anlatım numaralarıyla okuyucusunu yerine mıhlamaya, cool bir tarzla merak duygusundan da bir dirhem serperek kendini beğendirmeye and içmiş yazarlarla dolu. Gel gelelim Nakata ve Hoşino Beyler, roman tarihini ciddi bir taramadan geçirsek bile ilk ona girebilecek enteresanlık ve cazibede bir ikili. Sadece onlar değil, Albay Sanders da müthiş bir karakter. Onların sahneleriyle canlanan, coşan, komikleşen, dolu dizgin giden esere damga vururken, inanılmaz bir dostluk hikayesi de koyuyorlar ortaya. Fantastikle, melodramın, kent öyküsüyle belgeselin birbirine geçtiği Sahilde Kafka sonuçta iyi bir kitap, yaratıcıların üretim güdüsünü gıdıklayıp kışkırtacak, okuru şaşırtıp duygular arasında bir pinpon izleyicisi konumuna düşürecek sıkı bir eser. Okunmalı mutlaka…
Birincisi, gizli devlet dokümanlarıyla ve tanıklıklarla, belgesel bir tavırda ortaya konulan mistik bir olay. Savaş zamanı, okul çocuklarını alıp tepede mantar toplamaya götüren genç bir öğretmen, çocukların bir anda yerlere yığıldığını görür, yanlarına koşar. Yarım saat kadar kendilerine gelmezler. Açık gözleri kıpırtılar içerisindedir. Sanki bambaşka bir boyutta bambaşka şeyler görüyormuş gibi. Sonra birden geri dönerler. Ortada sağlık sorunu görünmemektedir ve neler olduğuna dair hiçbir fikirleri yoktur. Sadece bir tanesi, Nakata adlı öğrencinin beyni tamamen sıfırlanmıştır.
Belgesel dokümanların ana kahramanı, öğretmen ve askerler tarafından olay yerine getirilen doktordur. Gizli tutmaları gereken bu olayla ilgili beyanları o yılla sınırlı değildir. Özellikle öğretmenin, o zaman utandığı için yıllar sonra açıkladığı sır okurun karşısına roman boyunca konulan kapılardan birini daha açar. Ancak bu kapılar beklentilerin tersine bir yere çıkmayacak, önemli bir yere bağlanmayacak, karakterle bütünleşen okurun ümitlerini boşa çıkaracaktır.
Romanın ana izleğine, ikinci bölüm olarak görebileceğimiz olay örgüsünde, karga anlamına gelen Kafka takma ismini kullanan Tamura karakteri şekil verir. Babasının lanetinden, o dehşetengiz kehanetten kurtulmak için on beş yaşında evden kaçar, o güne kadar bu kaçış için donanmış, tüm benliğiyle hazırlanmış olarak. Küçücükken evden çıkıp gittiklerini görmenin, bir daha da onlardan hiç haber alamamanın travmasını yaşarken babasının da bir gün annesi ve ablasıyla yatacağını ve kendisini öldüreceğini söylemesiyle iyice sarsılan, hayatı kararan bir çocuktur o. Kehanetin yıkımından kurtulmaktan ve kendine yeni bir hayat kurmaktan başka bir düşüncesi yoktur. Tokyo yakınlarında küçük bir kasabada, ucuz bir otele yerleşir, her günü aynı rutinle geçirmeye başlar. Erken kalkar, spor salonuna gider, yıkanıp temizlenir, yarım saat uzaklıkta bir kasabada zengin bir ailenin mirası küçük kütüphaneye atar kendini ve geri kalan zamanda kitapların dünyasında saklamaya çalışır.
Sıkıştığı anlarda fikirlerini paylaştığı sanal Karga kişiliği haricinde çevresinde birer birer ortaya çıkıp somutlaşan ve kaderini biçimlendiren karakterler sırasıyla şunlardır:
Oşima kütüphanenin tek görevlisidir. Yirmi üç yaşındadır. Başlangıçta yakışıklı, ilgili, dost sever normal bir adam gibi görünse de çok geçmeden aslında kadın organına sahip olduğu ortaya çıkar. Böylece roman boyunca karşılaştığı her kızın kendi ablası olabileceğini düşünen Kafka’nın kuşkulandığı insanlar listesine dahil olur. Ayrıca, Kafka kendini bir gün bilincini kaybetmiş, elleri kanlı bir halde bulduğunda ve sonradan babasının evinde ölü bulunduğu haberini aldığında da yardım etmekte bir an bile tereddüt etmez. Babası öldürüldüğünde Tokyo’ya gidip dönülecek bir mesafede olmadığı konusundaki telkinler, rüyalarında somutlaşmaktan korkan Kafka’yı rahatlatmamaktadır. Oşima’nın onu polislerden kaçırmak için götürdüğü dağ eviyle çevresindeki korkunç ormanın da kitabın karakterlerinin lanetli kaderiyle bire bir bağlantılı olması, tesadüfler, mistik neden-sonuç ilişkileri, psikanalitik aktörlerle sıkı sıkıya örülmüş Sahilde Kafka için normal sayılabilir.
Saeki Hanım kütüphanenin müdürüdür. On beş yaşında, kütüphanenin sahipleri olan zengin ailenin oğluyla destansı, büyük bir aşk yaşamışlardır. On yedi yaşına geldiklerinde aşklarını sınamak için birbirlerinden kopmuşlar, oğlan Tokyo’ya üniversite okumaya gitmiş, Saeki hanım ise sevgilisine duyduğu özlemle ortaya çıkardığı Sahilde Kafka şarkısı sayesinde bir anda ülke çapında büyük bir üne kavuşmuştur. Ancak sevgilisi bir gençlik protestosu sırasında öldürülünce hayatı bir anda alt üst olur. Ünü, parayı, yaşadığı yeri, geçmişini bırakıp ortadan yok olur. Uzun yıllar sonra geri dönecek, ailenin reisiyle özel bir görüşme yaparak, sevgilisiyle beraber yaşadığı bu kütüphanenin yöneticiliğini talep edecektir. Tabii ki onu geri çevirmezler. Kafka onu gördüğü anda hemen annesi olabileceğini düşünür. Oşima’yla yakınlaşması sayesinde kütüphanede işe başlayacaktır. Saeki hanımla sevgilisinin eskiden sevişmek için kullandığı odada kalır ve bu sayede her gece odaya gelip duvardaki tabloyu izleyen hayaletle karşılaşma fırsatını yakalar. Öylesine güzeldir ki, Kafka kendini ona aşık olmaktan alamaz. Ve aslında hayalet, Saeki hanımın on beş yaşındaki halinden başka bir şey değildir. Ve çok geçmeden genç hayaletle yaşlı kadın bütünleşmeye başlayacaktır. Lanet adım adım yaklaşmakta ve Kafka bunu engellemek için hiçbir şey yapamamaktadır.
Sakura ise evden kaçıp Takamatsu’ya gelirken yolda tanıştığı kızdır. Aralarında bir anda doğan dostluk, Kafka’nın kendini kanlar içinde, bilincini yitirmiş bulup içine düştüğü o zor durumdan kurtulmak için Sakura’yı aradığı gece raydan çıkacak gibi olsa da kız son anda onu sadece arkadaş olduklarına ikna etmeyi becerecektir. Ancak Kafka ileride, kafası iyice karıştığı ve denetimi elden yitirdiği sırada rüyalarını birleştirerek yanına geldiğinde yapacağı bir şey yoktur. O da bir nevi, romanın grift yapısının incecik yüzlerce sacayağının çökmesini önlemek üzere hikayeye yerleştirilmiş, ablası mı, beraber olacaklar mı şeklinde merak unsurlarından biri olmaktan öteye gitmez.
Üçüncü bölümün ana karakteri, savaş zamanı boyutlar arasında kalıp gölgesinin yarısını ve anılarını kaybeden Nakata beydir. Yani kitabın belgesel bölümünde kayıtlara geçmiş, beyni sıfırlanarak uyanan o tek şanssız çocuktan başkası değildir. Anısız ve akılsız bir yaşlı olarak hayatta hiçbir işe tutunamamış, okuma bile bilmeyen Nakata Bey, Vali beyden aldığı yardımla yaşarken, çok sevdiği yılan balığını yiyebilmek için ek geliri evden kaçan kedileri bularak sağlar. Çünkü o kedilerle konuşabilmektedir. Yıllardır sürgiden sıkıcı gündelik yaşamı bir gün iş peşindeyken, kedileri öldürüp kalplerini yiyen ve ruhlarından güç kavalları üreten iğrenç bir sapıkla, Johnnie Walker beyle karşı karşıya kalmasıyla değişiverir. Seçimini yapmasını ister Johnnie Walker. Nakata bey onu öldürene kadar, yakaladığı tüm kedileri tek tek öldürecektir. Yapar da söylediğini. Nakata bey iyi bir insandır, o güne kadar kimseyi incitmemiştir. Onu nasıl bıçakladığını anlayamaz. Kendini kaybetmiştir ve uyandığı anda bu elem olayın kaderde bir kırılma olduğunu da içten içe bilmektedir. İçindeki bir ses hemen yola koyulması gerektiğini söyler. Daha önce yaşadığı semtten dışarıya asla adım atmamış yaşlı adam neyin peşinde olduğunu sadece hislerini dinleyerek keşfe girişirken, aslında giriş taşının peşinde zorlu bir yolculuğa adım atar.
Laflarına “Bendeniz Nakata” diye başlayan Nakata Bey’in deyişiyle Hoşino bey, yolun yarısında yaşlı adamın karşısına çıkan genç bir tır şöförüdür. Çok sevdiği dedesini kaybetmenin acısıyla mı bilinmez, işten izin alıp, bu komik ve gizemli hikayede yaşlı Nakata Bey’in peşine takılır. Görenlerin dönüp arkalarından bir daha bakacağı garip bir ikili oluştururlar. Yolculuk boyunca, içinde yoğun bir iyilik barındıran gözüpek Hoşino sorunlu serseri kabuğunu atıp bambaşka bir insana dönüşecektir.
Kentucky Chicken’ın Albay Sanders adlı maskotunun görüntüsünü kullanan, kendi deyimiyle ne Tanrı ne Buda kişilik de, dünyanın dengesini tekrardan yoluna koymak için vesveseli, komik tarzıyla Hoşino ve Nakata Beylere yardıma girişmiştir.
Buraya kadar romanın konusunu ve kişiliklerini eleştiri yazılarında genelde görülenden biraz daha detaylı irdeledikten (ki bunun tek hedefi az sonra sıralayacağım tenkitlerin yeterince anlaşılması gayretidir) ve arada hafif sızlanmalarla bazı konularda memnuniyetsizliğimi paylaştıktan sonra fazla gecikmeden şunu itiraf etmem gerekiyor: Kitabı çok beğendim. Bir yerden sonra anlaşılması güç bir merakla soluksuz okudum. Yazarın yeteneğine saygı duydum, anlatım yetkinliğini takdir ettim. Ve bu mutlu anafora tam da romanı elimden atıp atmama konusunda tereddütler içerisindeyken kapıldım. Heyecanım soğumaya yüz tutarken de beni rahatsız eden şeyleri alt alta dökmenin okurlar ve yazar adaylarının bilgilendirilmesi açısından önemli bir görev olduğuna karar verdim. Tabii ki etkileyici unsurları da…
Bazen merak ediyorum, psikanalizi milattan önce ilk uzak doğu ülkeleri mi buldu. Ya bu şekilde toplumun genlerine kazınmış olmalı ya da çok geç keşfedilip önemi-anlamı abartılmış. Yoksa bildik bilmedik komplekslerin ve onların bilinçaltı türevlerinin sembolik bir şekilde eserlere bu derece hakim olmaları başka nasıl açıklanabilir. Sahilde Kafka’nın, on yaşındaki bir çocuğun babası tarafından kendisini öldürüp, annesi ve kızkardeşiyle yatacağı şeklinde lanetlendiği ana örgüsü de, zorlamayı aşan bir basitliğe sahip. Pasifik yazarlarını üstlerinden atamadıkları vicdani bastırılmışla baş başa bırakıp romanın teknik problemlerine geçersek, ilk ele almamız gereken olgu, merak duygusu uyandıran olay-yemlerde abartılı güç kullanımı olmalı. Kitaba atılan oltalar o kadar çok ki, bir süre sonra okurları bunları hatırlamayı bırakıp sadece üstlerine çöken boşluk duygusunu anlamlandırma savaşımına saplanıyor. Mistik kader zincirine dair bütün o sürprizlerin, bir kadının eski aşkına duyduğu özlem nedeniyle ortaya çıktığı öğrenildiğinde içine düşülecek hayal kırıklığı ise anca Nakata ile Hoşino Beylerin şovunun peşine takılarak yok edilebiliyor. Yunan tragedyalarından fırlamış kader yapıcı-yıkıcı karakterleri bir tarafa bıraksak bile basit bir manga çiziktirmesi olarak kurgulanmış Johnnie Walker’ı göz ardı etmemiz imkansız. Kafka Tamura’nın ciddi ve aşırı mutsuz babası ve Nakata Bey’in başına musallat Johnnie Walker’ın aynı kişi olması, iki bölüm arasındaki karakter-atmosfer farklarını aşan bir absürdlüğe sahip ve sanki kitaba bir de kötü adam olsun diye yerleştirilmiş, Nakata Bey’in fantastik yolculuğunu başlatması ve romanın sonuna içi boş bir gerilim kondurması için yazar beyin tanrısal eli tarafından ortalığa bırakılmış… Şu koca dünyada, tesadüflere teslim olmuş yapıyı sürdürebilmek adına hikayenin şehir-mahalle-kişi trafiğinin böylesine daraltılması, koskoca bir denizin havuza yerleştirilmesi de ayrı bir sorun.
Yine de Sahilde Kafka tüm bu negatif özelliklerin pabucunu dama atacak, elimizdeki romanı üst kalite bir eser olarak adlandırabileceğimiz verilerle donanmış. Önce belgesel bölümlerin en azından romanın üçte birine kadar insanın merak duygusunu kamçılayan ciddi kışkırtıcılığını ele alalım. Sonra aşk duygusunun muhteşeme yakın anlatımını belirtelim. Bunlara doğa üstü aktörlerin gerçeklikle kol kola ilerlemesindeki ustalığı da ekleyelim. Muziplik, diyaloglardaki yetkinlik, şaşırtıcı ironi, duygular arasında gezinebilme becerisi, iz bırakmış çocuk kitaplarında anca görülebilecek bir naifliğin esere yedirilebilmesi ve daha nicelerini de… Ancak ne olursa olsun, Nakata ve Hoşino Beylerin bölümünü çıkarttığınız anda, ki bu mümkün, roman bir anda çökmeye, sıradanlık kompartımanına yollanmaya mahkum. Çünkü günümüz edebiyat dünyası, (özellikle Amerikan) tüm mesaisini teknik açıdan ustalaşmaya, postmodern anlatım numaralarıyla okuyucusunu yerine mıhlamaya, cool bir tarzla merak duygusundan da bir dirhem serperek kendini beğendirmeye and içmiş yazarlarla dolu. Gel gelelim Nakata ve Hoşino Beyler, roman tarihini ciddi bir taramadan geçirsek bile ilk ona girebilecek enteresanlık ve cazibede bir ikili. Sadece onlar değil, Albay Sanders da müthiş bir karakter. Onların sahneleriyle canlanan, coşan, komikleşen, dolu dizgin giden esere damga vururken, inanılmaz bir dostluk hikayesi de koyuyorlar ortaya. Fantastikle, melodramın, kent öyküsüyle belgeselin birbirine geçtiği Sahilde Kafka sonuçta iyi bir kitap, yaratıcıların üretim güdüsünü gıdıklayıp kışkırtacak, okuru şaşırtıp duygular arasında bir pinpon izleyicisi konumuna düşürecek sıkı bir eser. Okunmalı mutlaka…
31 Ocak 2011 Pazartesi
Yeni Çağ Yeni Ekol
Notos Edebiyat dergisi, yeni sayısında, Çağdaş Türk edebiyatının 'En İyi 40 Şeyi' anketinin sonuçlarını yayımladı. Ankete 181 yazar katılmış. Seçimler şöyle: 1- Nobel Edebiyat Ödülü’nün Orhan Pamuk’a verilmesi. 2- Nâzım Hikmet. 3- İkinci Yeni. 4- Sait Faik ve Alemdağ’da Var Bir Yılan. 5- Oğuz Atay ve Tutunamayanlar. 6- Varlık Dergisi. 7- Hasan Âli Yücel ve MEB Tercüme Bürosu. 8- Yaşar Kemal. 9- Ahmet Hamdi Tanpınar. 10- 1950 Kuşağı Öykücüleri. 11- Garip Akımı. 12- Can Yayınları. 13- Orhan Pamuk. 14- Yapı Kredi Yayınları. 15- Bilge Karasu. 16- Yeni Dergi ve De Yayınları. 17- Türk Edebiyatını Dışa Açma (TEDA) Projesi. 18- Yusuf Atılgan ve Anayurt Oteli. 19- Edebiyat Dergilerinin Çeşitlilik Kazanması. 20- Enis Batur. 21- İletişim Yayınları. 22- Kitap Ekleri ve Radikal Kitap. 23- Varlık Yayınları. 24- İhsan Oktay Anar. 25- Hasan Ali Toptaş. 26- Metis Yayınları. 27- Memet Fuat. 28- AdamÖykü. 29- Sanal Ortamda Edebiyat. 30- İnce Memed. 31- Kitap Fuarları ve TÜYAP. 32- Orhan Veli Kanık. 33- Edip Cansever. 34- Fazıl Hüsnü Dağlarca. 35- Türkiye’nin Frankfurt Kitap Fuarı’nda Onur Konuğu Olması. 36- Memleketimden İnsan Manzaraları. 37- Murathan Mungan. 38- Nurullah Ataç. 39- Orhan Kemal. 40- Roman Patlaması.
Yazarlarımızın düşünsel alt metinlerini toplayıp, çarpıp böldüğümüzde ortaya çıkan bu demek. Çoğunluğun sesi için konuşursak, sağolsunlar,ortaya bayağı komik maddeler çıkartmaları bir yana, utanmadan sıkılmadan dışarıda bıraktıkları devlerin altında kalmaları da kaçınılmaz. Bu seçimler günümüzde açıkça sol edebiyatın dışlandığını, liberal bir bunalım edebiyatının yeğlendiğini gösteriyor. Halkın genlerine yavaştan işleyen korku günümüz yazarlarının da dillerini bağlamış gibi. Toplumcu yazım haliyle kıçına tekmeyi yemiş..Fakir Baykurt ve Köy Enstitülü yazarlar, Aziz Nesin ve zeka pırıltıları saçan toplumcu hiciv, şiiri bir kılıç gibi kullanan devrimci ruhlar çarpıyı yemişler. Latife Tekin gibi büyülü gerçekçilik yazarları da akıl, espri ve duyarlılık fazlalığıyla suçlanmış olmalılar. Geçmişin Halikarnas Balıkçıları gibi dilleri kadro dışı kalmış, Orhan Kemal gibi, dünya edebiyatında bile örneği çok az olan bir usta 39'uncu sıradan giriyor listeye. Aşırı gereksiz bulduğum yayınevi isimleri ve roman patlaması gibi boş maddeleri daha önemli bulan 181'lere ruhunu veren çoğunluğu tebrik etmemek elde değil. Edebiyatımızda da bir açılım sağlanmış. Artık yeni bir kuşağımız, ekolümüz, akımımız var. Adını da liboşlar koysun.
Yazarlarımızın düşünsel alt metinlerini toplayıp, çarpıp böldüğümüzde ortaya çıkan bu demek. Çoğunluğun sesi için konuşursak, sağolsunlar,ortaya bayağı komik maddeler çıkartmaları bir yana, utanmadan sıkılmadan dışarıda bıraktıkları devlerin altında kalmaları da kaçınılmaz. Bu seçimler günümüzde açıkça sol edebiyatın dışlandığını, liberal bir bunalım edebiyatının yeğlendiğini gösteriyor. Halkın genlerine yavaştan işleyen korku günümüz yazarlarının da dillerini bağlamış gibi. Toplumcu yazım haliyle kıçına tekmeyi yemiş..Fakir Baykurt ve Köy Enstitülü yazarlar, Aziz Nesin ve zeka pırıltıları saçan toplumcu hiciv, şiiri bir kılıç gibi kullanan devrimci ruhlar çarpıyı yemişler. Latife Tekin gibi büyülü gerçekçilik yazarları da akıl, espri ve duyarlılık fazlalığıyla suçlanmış olmalılar. Geçmişin Halikarnas Balıkçıları gibi dilleri kadro dışı kalmış, Orhan Kemal gibi, dünya edebiyatında bile örneği çok az olan bir usta 39'uncu sıradan giriyor listeye. Aşırı gereksiz bulduğum yayınevi isimleri ve roman patlaması gibi boş maddeleri daha önemli bulan 181'lere ruhunu veren çoğunluğu tebrik etmemek elde değil. Edebiyatımızda da bir açılım sağlanmış. Artık yeni bir kuşağımız, ekolümüz, akımımız var. Adını da liboşlar koysun.
23 Ocak 2011 Pazar
ÇEVENGUR – Andrey Platonov
Çevengur, bir ustanın engin yaşam deneyiminin çocuk boyama defterine aktarılmasına benziyor. Sabırlı fırça darbeleri ortaya izlenimci-dışavurumcu-kaderci bir üst tablo çıkarırken kendi çocukluğu oluşan işi göz yaşlarıyla izliyor ve ağzı üzgün kıpırtılara kapılmış, bir şeyler söylemeye çalışıyor gibi... Yaşamsal kederi, bireylerin aşırı bireyci toplumsal dönüşüm çabalarını, binlerce yıldan damıtılmış keskin folklorik alayı, çevresinde ağırdan sürüp giden ama ona raydan az sonra çıkacak bir trenin kompartımanından dehşetle yokoluşa bakıyorumuş hissini yaşatan o büyük dönüşümü anlamaya çalışan şaşkın bir anlatım yakalanmış bilinçli olarak. Her sayfa ayrı bir hikayeye, iç dinamizme, kendini yiyen fikirlere, insanı kıkırdatan bir felsefik altyapıya sahip. Her öykü yaşamdan süzülüp gelmiş bir ana fikir. Öyle ki sayfalar ayrı ayrı kitaplar olarak da değerlendirilebilir. Okur parmağını araya koyup gelişigüzel bir bölüm açsa oradan kitabın temel tadı damağına doğru akıp gider, ona anın keyfini doya doya yaşatabilir. Şimdiye kadar hiçbir yazarda görmediğim bu özellik Platonov’u ayrıksı bir noktaya taşırken, ona bir üst-yazar kimliği kazandırıyor. Zahar Pavloviç, Saşa Alexander, Dvanov ve Kopyontkin kurmaca kitap kişiliklerinin çok üstünde, üçüncü boyuta sahip ana karakterler. Yazar, rus halkının sallapati onurunu, devrimci ruhlarının kararsız bilinçaltını, yaşam kavgasında ilahi bir güç tarafından kendilerine sunulan basit kaderi yaşama çabalarındaki sarsaklığı yansıtırken, onların tek tek içine girmiş de, doludizgin bir hayatı bir zahmet okurları için yaşamış gibi yazıyor. Olaylardaki absürt yapının inandırıcı bir gerçeklikle sarmalanışı da takdire şayan. Her karakter bizim önümüzde tüm çıplaklağıyla yaşıyor delilerin onlara sunduğu şu garip hayatı. Belki de bu yüzden, en az Platonov kadar üzülüyoruz sunulan seçimlere, kaybedilenlerin derin acısına, sevginin gün be gün tükenişine. En az Platonov kadar şaşırıyoruz, şu yarım akıllı insanların boylarından büyük işlere kalkışıp boyunlarına kendi elleriyle beceriksizliğin ilmeğini geçirmelerine ve en az onun kadar biliyoruz artık: Her şey çok saçma, çok komik ve bir o kadar üzücü!17 Aralık 2010 Cuma
Çevengur
Andrey Platonov'un Çevengur'unu herkes okumalı. Sadece bize unutturulan saf edebiyatı hatırlamak, şöyle bir silkinip kendine gelmek için değil, her sayfadan ayrı ayrı zevk almanın, şöyle bir düşünüp gülümsemenin, kafa sallamanın, üstüne çullanan duyguyu paylaşmak için içeridekilerin yanına koşmanın nasıl bir mutluluk olduğunu da tekrar keşfetmek için.
20 Eylül 2010 Pazartesi
Kazuo Ishiguro – Avunamayanlar

Ünlü bir piyanist, konser vermek üzere bir orta Avrupa şehrine gelip oteldeki odasına yerleştiği andan itibaren beklenmedik bir şekilde kentin sayısız sorunu da birden omuzlarına yükleniverir. Üstelik bunlar aynı zamanda kendisini de yakından, üstelik oldukça yakından ilgilendiren, ailevi de sayılabilecek sorunlardır. Her yandan üstüne akan ilginç ricalardan zaman bulup konser salonunu denetleme, vakıf toplantılarına katılma, gazetecilerle görüşme gibi günlük rutin sorumluluklarını yerine getirmeye çalışır ama asla başarılı olamazken, geçmişinden fırlayan tiplerin yoğun baskısıyla afallar. Her şey sanki onu geçmişiyle ve kişiliğiyle yüzleştiren bir labirentin yapıtaşları olarak kurgulanmıştır. İçine girdiği daracık yollarda kariyerinin temel aktörlerinin önüne koyduğu seçeneklere karşı duramaması, onu hayatına anlam katabilecek sıcak birlikteliklerden, yaşamsal ögelerden her an biraz daha uzaklaştırır...
Avunamayanlar büyük bir roman. Kafkaesk, grift bir yapıya sahip. Kurgu da konunun içeriğine uygun bir şekilde anlamsız bir labirentin içine çekiyor okuru. Absürd olaylar zinciri birleşip anlamlı bir bütün oluşturuyor. Komedi, saçmalık ve hüzün ortaya çıkmak için an kollarken, okurun, kendi yaşamını eleştirel bir gözle irdeleyebileceği melankolik bir iskeleti de binanın çevresine çaktırmadan inşa ediyor. Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro’nun 1995’te yazdığı ve Cheltenham Edebiyat Ödülü’nü aldığı bu dördüncü eserinde sadece usta işi bir edebiyat değil, okurunu yaşama sanatının varoluşsal sorunlarıyla yüzleştiren etkili bir felsefi metin de edebiyat severleri bekiyor.
9 Ekim 2007 Salı
Hurin’in Çocukları – J.R.R. Tolkien
Hurin’in Çocukları’nı okumayı bitirmiş bulunuyorum. Kitapla ilgili düşüncelerim özetle şöyle: Tolkien eseri şiir olarak yazmaya başlamış ve belli nedenlerden ötürü bıraktığı nokta Turin’in Doriath’a varışına kadar. Bu kitapta açıkça belli oluyor. Bu kerteye kadar coşkulu bir anlatım sürerken, Hurin’in önce karısı Morwen sonraysa Morgoth’la konuşmasında doruğa çıkan destansı diyaloglar yine dahice. Ancak bu noktadan sonra Christopher Tolkien’ın derlediği kitap tamamen özet bir anlatıma dönüyor. Norgothrond’un ejderha Glaurung ve ork ordusu tarafından ele geçirildiği muhteşem savaşın yarım sayfada anlatılması pes dedirtecek bir noktaya vardırıyor olayı. Önce Silmarillion’da sonra da Kayıp Öyküler Kitabı’nda okuduğumuz öyküden bir farkı kalmayınca roman da anlamını kaybediyor. Bana göre oğul Tolkien’ın yapması gereken, saygı duyduğu bir fantastik yazarıyla anlaşması ve derlediği bölümleri onun eline bırakıp apayrı bir kitap çıkmasını izin vermesi olmalıydı. Ancak şunu da itiraf etmeliyim ki, ben Yüzüklerin Efendisi’nin katıksız bir hayranı olarak yine de zevk aldım Hurin’in Çocukları’ndan. İlk bölüm diyebileceğim destansı anlatımda, hayretle durup düşündüğüm de oldu. Nasıl böyle konuşturabiliyor kahramanlarını dedim kendi kendime. Nasıl kurabiliyor böylesine muhteşem bir savaşı anlaşılmaz detaylarla?
Sonuçta, Tolkien’ın özetinin özetinin bile birçok fantastik yazarının üstüne çıktığını görmek gerçekten hayranlık verici.
25 Eylül 2007 Salı
Yüzüklerin Efendisi’nin ve J.R.R Tolkien’ın Edebi Sırlarından Sadece Altısı
1 – J.R.R Tolkien yarattığı derin mitolojik altyapıyı kitabındaki karakterlerin ağzına öylesine bir dolar, onlar geçmişin destanlarına, büyük kahramanların kendilerinde yarattığı coşkuya öylesine bir inanırlar ki okurun da bu mistik huşuya kapılmamasının olanağı yoktur. Bu tarz, üç önemli edebi zorluk barındırmaktadır bünyesinde. Birincisi, dünyanın yaradılış macerasından daha kapsamlı ve daha heyecanlı bir mitolojik geçmiş yaratmak. İkincisi, bu mitolojiyi etkileyici bir şekilde sunmak. Üçüncüsü de karakterlerin ağzından coşkuyu ve inancı; büyük bir ustalıkla kurulmuş diyaloglar aracılığıyla okuyucuya geçirmek. Bu çaba, inanılmaza yakın olduğu için, Nietsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ünden sonra sadece bir kez tekrarlanmış ve belki de daha da etkili olmuştur.
2 – Diğer fantastik yazarların geneli; cabbar savaşçıları, süper yetenekli büyücüleri kullanıp bilinçaltlarındaki güç tutkusunu kusarken J.R.R Tolkien yaşam sevinci dolu, arkadaş canlısı, maceranın adını duyunca huzurları kaçan kendi halinde Hobbitleri almıştır baş kahraman olarak. Bu seçim edebi tarihi değiştirecek bir felsefik altyapının doğmasına neden olmuştur. Genelde hayattan zevk alan, küçük şeylerle mutlu olan bir karakter; gerektiğinde büyük sorumlulukların altına girip kendisini feda etmekten çekinmeyecek, idealist anlayış tümüyle geçirilecektir okura.
3 – Kitap baştan sona, hiçbir çağdaş guru kitabında yanına yaklaşılamayacak, gerçek yaşam felsefesiyle örülüdür. Çıkılan yolculuk her adımıyla; güç, huzur, sorumluluk, güven, ihtiras, aidiyet, kahramanlık, yaşam zevki gibi duygular arasındaki çatışma ve gerilimin ustaca verildiği bir hayat dersidir. En önemlisi de bu öğretinin yüzde yüz antikapitalist olmasıdır.
4 – J.R.R Tolkien gibi; yetim olarak yatılı protestan okulunda eğitimini tamamlamış ve güçlü dini duyguları olan bir adamın, yapıtında din propagandası tuzağına düşmemesi gerçekten takdire şayandır. Üstelik, Yüzüklerin Efendisi’ni okuyan bir insan onu rahatlıkla ateist de sanabilir. Okudukça görüyoruz ki, en yakın arkadaşı Lewis Carroll gibi, günümüz Fantastik yazarlarının da büyük çoğunluğu dinsel motifleri kitaplarının içine ustaca yerleştirip evangelist bakış açısının kültür emperyalizminde yerini almasına katkıda bulunmaktan çekinmemektedirler.
5 – J.R.R Tolkien Yüzüklerin Efendisi kitabında inanılmaz bir yetkinlikte kullanmıştır dili. Krallarla Gandalf arasındaki gerilim dolu diyaloglar Shakespeare’inkilerden daha güçlüdür. Savaş sahneleri coşkuyla ve daha önce savaşı yakından yaşamış birisinin gerçekçi gözüyle kanları donduracak kadar etkileyici sunulmuştur. Bunun yanında Tolkien okurunu bir durgunluk sürecinden başarıyla geçirerek o dehşetli patlamalara da hazırlamasını bilir. Doğa tasvirleri dünyayı gerçekten seven bir adamın içten duygularıyla yazılmıştır. Uzun değil, kendisini orada bulsa bir yabancının şaşkınlık ve hayranlıkla çevreyi süzeceği kadardır. Oluşan sanayi toplumunda doğayla ilişkisini yitirmeye başlayan bireyleri görüp de korku içinde vücut bulmuştur o lirik yaklaşım. Tolkien esprilidir. Karakterlerin zayıflıklarını ortaya çıkarıp, imalı diyaloglarla hem kitaptaki karakterlerini hem de okurlarını güldürmeyi başarır. Sonuçta mizah, lirik yaklaşım, epik anlatım ve macera öylesine bir dengeye oturur ki okur üstüne çullanan bu farklı duygularla gerçek bir sarsıntı yaşar. Hem can sıkıcı bir gerçekliğin, hem de büyülü bir dünyanın içinde müthiş bir serüven her yönüyle etkileyici bir anlatıma kavuşmuştur.
Kurguyu iki cepheden yürüterek de müthiş bir anlatım başarısına imza atar. Beklenti, merak, geride kalan karakterler için duyulan hakiki tedirginlik, o an ortaya konan macera dolu olayların altına bir halı gibi yayılıp okuma iştahını arttırır.
6- Açıkça toplum düşmanı olarak gösterdiği cephe; faşizm ve kapitalizmdir. Üçüncü dünya insanları olarak kompleks dolu bir serzenişle benzeştirilen diğer toplumlar yıkıcı gücün elinde, günlük çıkarlar peşinde oyuncak olmuşlardır. Bu da kesinlikle yanlış bir bakış açısı değildir.
2 – Diğer fantastik yazarların geneli; cabbar savaşçıları, süper yetenekli büyücüleri kullanıp bilinçaltlarındaki güç tutkusunu kusarken J.R.R Tolkien yaşam sevinci dolu, arkadaş canlısı, maceranın adını duyunca huzurları kaçan kendi halinde Hobbitleri almıştır baş kahraman olarak. Bu seçim edebi tarihi değiştirecek bir felsefik altyapının doğmasına neden olmuştur. Genelde hayattan zevk alan, küçük şeylerle mutlu olan bir karakter; gerektiğinde büyük sorumlulukların altına girip kendisini feda etmekten çekinmeyecek, idealist anlayış tümüyle geçirilecektir okura.
3 – Kitap baştan sona, hiçbir çağdaş guru kitabında yanına yaklaşılamayacak, gerçek yaşam felsefesiyle örülüdür. Çıkılan yolculuk her adımıyla; güç, huzur, sorumluluk, güven, ihtiras, aidiyet, kahramanlık, yaşam zevki gibi duygular arasındaki çatışma ve gerilimin ustaca verildiği bir hayat dersidir. En önemlisi de bu öğretinin yüzde yüz antikapitalist olmasıdır.
4 – J.R.R Tolkien gibi; yetim olarak yatılı protestan okulunda eğitimini tamamlamış ve güçlü dini duyguları olan bir adamın, yapıtında din propagandası tuzağına düşmemesi gerçekten takdire şayandır. Üstelik, Yüzüklerin Efendisi’ni okuyan bir insan onu rahatlıkla ateist de sanabilir. Okudukça görüyoruz ki, en yakın arkadaşı Lewis Carroll gibi, günümüz Fantastik yazarlarının da büyük çoğunluğu dinsel motifleri kitaplarının içine ustaca yerleştirip evangelist bakış açısının kültür emperyalizminde yerini almasına katkıda bulunmaktan çekinmemektedirler.
5 – J.R.R Tolkien Yüzüklerin Efendisi kitabında inanılmaz bir yetkinlikte kullanmıştır dili. Krallarla Gandalf arasındaki gerilim dolu diyaloglar Shakespeare’inkilerden daha güçlüdür. Savaş sahneleri coşkuyla ve daha önce savaşı yakından yaşamış birisinin gerçekçi gözüyle kanları donduracak kadar etkileyici sunulmuştur. Bunun yanında Tolkien okurunu bir durgunluk sürecinden başarıyla geçirerek o dehşetli patlamalara da hazırlamasını bilir. Doğa tasvirleri dünyayı gerçekten seven bir adamın içten duygularıyla yazılmıştır. Uzun değil, kendisini orada bulsa bir yabancının şaşkınlık ve hayranlıkla çevreyi süzeceği kadardır. Oluşan sanayi toplumunda doğayla ilişkisini yitirmeye başlayan bireyleri görüp de korku içinde vücut bulmuştur o lirik yaklaşım. Tolkien esprilidir. Karakterlerin zayıflıklarını ortaya çıkarıp, imalı diyaloglarla hem kitaptaki karakterlerini hem de okurlarını güldürmeyi başarır. Sonuçta mizah, lirik yaklaşım, epik anlatım ve macera öylesine bir dengeye oturur ki okur üstüne çullanan bu farklı duygularla gerçek bir sarsıntı yaşar. Hem can sıkıcı bir gerçekliğin, hem de büyülü bir dünyanın içinde müthiş bir serüven her yönüyle etkileyici bir anlatıma kavuşmuştur.
Kurguyu iki cepheden yürüterek de müthiş bir anlatım başarısına imza atar. Beklenti, merak, geride kalan karakterler için duyulan hakiki tedirginlik, o an ortaya konan macera dolu olayların altına bir halı gibi yayılıp okuma iştahını arttırır.
6- Açıkça toplum düşmanı olarak gösterdiği cephe; faşizm ve kapitalizmdir. Üçüncü dünya insanları olarak kompleks dolu bir serzenişle benzeştirilen diğer toplumlar yıkıcı gücün elinde, günlük çıkarlar peşinde oyuncak olmuşlardır. Bu da kesinlikle yanlış bir bakış açısı değildir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

