18 Eylül 2012 Salı

İnsanlığa Öğüt

İlk bilge ne dediyse onu yapın. O kirlenmemişti.

Counsel For Humanity
 Do what he said, the first wise. He's the one that hadn’t been soiled.
Faites ce qu’il a dit, le premier sage. Il n’avait pas été souillé.

Sarolta Ban




Dangerous Illusion of Reality






Emerson, lake & Palmer - Knife Edge



Bazılarına göre kötülerin cehenneme ayak attığında göreceği manzara, dişleri ve tırnakları ısırmaktan, tırmalamaktan yer yer kırılmış, her yanları çizik içinde öfkeli küçük çocuklarla tıklım tıklım doldurulmuş bir alan...

For some, the panorama that you’ll see, stepping inside the hell will be a never-ending meadow chock full of berserk kids, some of their nails and teeth broken while biting and scratching...
Pour certains, une fois franchi le seuil, le panorama qu’on va voir á l’enfer sera les herbes infini fourmillé par des enfants fou furieux dont ses dents et ongles s’etaient cassé en mordant et égratignant...

17 Eylül 2012 Pazartesi

Libya'da Demokrasi - Ergin Yıldızoğlu


Libyada kurulmakta olduğu iddia edilen bu demokrasiyi de hemen orijinal sahte şeyler listesine ekleyebiliriz.
Bu demokrasi “orijinal”, çünkü benzeri yok. Eğer NATO güçleri müdahale etmeseydi, Selefi akımların gelmesine olanak sağlanmasaydı, El Kaide kadroları bizzat NATO gemileriyle Libya’ya taşınmasaydı, Bingazi’deki isyancılarınKaddafi rejimi karşısında bir iki haftadan fazla dayanma şansı yoktu. Havadan koruma sunacağız diye başlayan NATO operasyonu kısa sürede Kaddafi güçlerini imha operasyonuna dönüştü. Rejim sonunda dağıldı, Kaddafi yakalandığında tutuklanmak, yargılanmak yerine, hunharca tecavüz edilerek öldürüldü, üstelik bu olayın klibi Youtube da kondu. Bu sırada, Madam Clinton kameraların önünde sevinçle “geldik, gördük, öldü” diyordu. Yine bu sırada silahlı yerel çeteler, Selefi grupları, bugün hâlâ azalmadan sürmekte olan ganimet paylaşma savaşına girişiyorlardı. Libya’da demokrasi, işte böyle, hiçbir demokratik aktör, güç, ideoloji, kültür, bu kültürü yaratacak, sürdürecek kurumlar olmadan, kısacası “hiç yoktan” kuruluyordu. Kaddafi döneminde kurulmuş eğitim, sağlık, sosyal sigortalar, temel mallar üreten devlet işletmelerini yıkarak, ekonomiyi üzerinde yaşayanlara aldırmadan hoyratça piyasaya açarak...
Geçenlerde, bu havaya kapılıp bir Libya bankasına birkaç yüz milyon dolar akreditif açmış bir banka müdürü parasını alamamaktan, almak için başvuracak yasal merci bulamamaktan yakınıyordu. Belli ki piyasa da çalışmıyordu.
Bu “demokrasi” çok orijinaldi ama kaçınılmaz olarak da sahteydi. Libya’nın yeni yasaları sivil haklara, vatandaşlık ilkesine değil dini ilkelere dayanıyor. Kadınlar aniden Kaddafi döneminde zaten sınırlı olan haklarını da kaybetmenin travmasını yaşıyor. Televizyonda, bir mühendis kadın, şimdilerde para kazanmak için evlere temizliğe gittiğini söylüyordu. Kamusal alanlar hızla kadınlara kapanıyordu. Siyasi partiler de “orijinal sahte şeyler”. Birey oyunu aşiretine göre veriyor, ama genel seçimler oldu diye Libya’ya “demokrasi” geldi deniyor.
ABD ve Batı, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da başlayan devrimci patlamaya, işte bu “orijinal sahte/kopya demokrasiyi” kurmak için elini soktu. Bu müdahalenin, aniden hızlanan “orijinal sahte belge” üretme çabalarının arkasında “ya gerçekten demokratik işler olmaya, halk devlete ulaşmaya başlarsa” korkusu yatıyordu.
Nereye doğru gideceği belli olmayan devrimci demokratik gelişmeler yerine, “ılımlı İslam” olsundu,
Müslüman Kardeşler olsundu, ekonomiyi açık tuttukları sürece ne sorun var ki? Evet, Müslüman Kardeşler, belki IMF zoruyla filan “serbest piyasa” disiplinini kabul etmeye hazır olabilirlerdi, ama arkadan Selefi akımlar geliyordu, piyasa umurlarında değildi bunların. Mursi gibi siyasetçiler hep arkalarını kollamak durumundaydı artık, kafalarını koruyabilmek için.

Prag Mezarlığı - Ergin Yıldızoğlu


Bingazide ABD Başkonsolosunun ve üç konsolosluk görevlisinin ölümüne yol açtıktan sonra hızla Kuzey Afrika ve Ortadoğuyu etkisi altına alan öfke dalgasını izlerken, aklıma Umberto Econun romanı Prag Mezarlığı geldi. Romanda bir uzman, halkları kışkırtmak, siyasi kriz, savaş çıkarmak isteyen istihbarat örgütlerine, provokasyonlarda, siyah bayrak operasyonlarında kullanılmak üzere orijinal sahte/taklit belge üretiyordu. Bizim karşımızda daorijinal sahte şeyler var.
‘Orijinal sahte film’
Olaylar İslamın kutsalına hakaret eden bir filmin Youtube’daki klibine, “11 Eylül”ün yıldönümüne gelecek biçimde dikkat çekilmesiyle başladı. Öfkeli kalabalıklar, bu hakareti protesto etmek için sokaklara döküldüler. Protesto gösterileri ABD konsolosluklarına yöneldi, Libya’da, gelen haberlere göre, silahlı bir Selefi grubun inisiyatifiyle, başkonsolos dahil dört kişinin ölümüne yol açan bir silahlı saldırıya dönüştü.
Mısır’da da eylemlere Selefilerin Nur ve El Asala partilerinin önderlik ettiği görülüyordu. Yemen’de ABD konsolosluğu saldırıya uğradı. Tunus’tan Bangladeş’e konsolosluklar muhasara altındaydı. Öfkeden Alman ve İngiliz konsoloslukları da payını aldı.
Perşembe günü olaylara yol açan film klibine ilişkin ilk bilgiler gelmeye başlayınca, karşımızda bir “orijinal sahte film” manzarası oluştu.
Filmin, Sam Bacile/Basseley adındaki yapımcısına ulaşmak olanaklı olamıyordu. Associated Press’le konuşurken kendini, Kaliforniyalı bir Yahudi müteahhit olarak tanıtmıştı, ama içişleri bakanlığının kayıtlı müteahhitler listesinde adına rastlanmıyordu. “Bazı” İsrail kaynakları, hayır Yahudi değil, Mısırlı Kıpti Ortodoks Hıristiyan olabilir diyordu. Los Angeles Kıpti Başpiskoposu, cemaatinde böyle biri olmadığından emindi.
Bacile, AP’ye filmin 5 milyon dolara mal olduğunu, adı açıklanmayan 100 zengin Musevi (Eco’nun romanında, Prag Mezarlığı’nda toplanarak dünyayı ele geçirme planları yapan gizli örgüt üyeleri gibi) tarafından finanse edildiğini açıklamıştı. Ama film endüstrisinde bu adamın adını bilen yoktu. Filmde oynatılan aktörlerin konuşmalarının çok amatör bir dublajla değiştirildiği anlaşılıyordu. Aktörler, aldatıldıklarını iddia ediyorlardı; “Çöl Savaşçısı” başlıklı bir filmde oynayacakları söylenmiş. Film George adlı romantik ama acımasız bir despotun yaşamını konu edinecekti...
Filme danışmanlık yaptığını iddia eden Steve Klein adlı biri, “Filmin adını başlangıçta ‘Bin Ladin’in Masumiyeti’ koyacaktık, amaç El Kaide taraftarlarının filme gelmesini sağlamaktı, yalnızca Los Angeles’ta gösterecektik” diyormuş, kendini “sıradan bir James Bond” olarak tanımlıyormuş.
Derken İsrailli yetkililer Bacile adlı bir Musevi’ye kayıtlarında rastladıklarını açıkladılar, bir de telefon numarası vardı. Telefon kesikti, ama adreste Nakoula Basseley Nakoula adlı bir adam kayıtlıydı. Nakoula’yı da bulmak olanaklı olamıyordu. Eve bir kez daha giden gazetecilere, bu kez orada o isimde kimsenin olmadığı söyleniyordu. Associated Press muhabiri Los Angeles’ta bir adreste Nakoula’yı buluyordu. Adam, filmi yapan şirketi yönettiğini, Kıpti Hıristiyan olduğunu açıklıyor ama, kendisinin Sam Bacile olmadığını savunuyordu. Cumartesi günü tutuklandığını öğrendik.
Basın, klibin varlığını, Morris Sadık isimli birinin Kuran yakarak ün kazanan papaz Terry Jones’ın 11 Eylül vesilesiyle düzenlediği olayı haber veren mesajına eklenmiş Youtube linkinden öğrenmişti.
Özetle karşımızda, kimliği belirsiz bir yapımcının, olmayan bir filmine ait bir klip var. Bu “orijinal sahte klip”, ABD’nin Libya Konsolosu’nun ölümüyle, Mısır’daki ve genelde Ortadoğu’daki gelişmelerle, hatta Suriye olayıyla ne bağlamda ilişkili? Bu klibi kim ne amaçla üretti, kimler ne amaçla kullanıyorlar? Bu saldırı sırasında konsolosluktaki kimi, Libyalı ABD ajanlarının isimlerini, gizli evlerin adreslerini içeren hassas belgelerin kaybolması ne anlama geliyor? Olaylar, ABD’nin bölgeden çıkışını hızlandıracak mı? Yoksa yeni savaşlara mı yol açacak? Bu soruların cevapları istihbarat örgütlerinin “Prag Mezarlığı” romanında anlatılan karanlık dünyasına ait.

15 Eylül 2012 Cumartesi

Judas Priest - Love Bytes


3.36daki çığlık dövüş sanatçılarının ulaşmak için yıllarını harcadıkları "ki" gücünün müzikte kullanıldığı ender anlardan...

The scream at 3.36 is one of the rarely shown up power of “ki” that martial artists spend years and years to reach at.
Cri lancé á 3.36 est un sort de force de “Ki” apparaissant rarement et que les artists martiaux donnent leur vie pour y parvenir.

Arkadaşlık

Şu uçsuz bucaksız evrende ne kadar yalnız olduğumuzu çaresizce yadsıma evrelerinden biri.

Friendship - Amitié
One of the denying phases how we are alone in this endless universe.
L’un des phases de négation de notre solitude dans cette immense universe sans fin.

Yansımalar Serisi

Geçmişin tüm hayaletleri bana kendimi hatırlatıyor.

Cycle of Reflections
All ghosts from the past remind me myself.
Tous les phantoms de passé me rappele moi-même.

Kullanıma Açık Güçler

 El Kaide'yi kullanmak isteyen ülkeler parmak kaldırsın!

Ready to Use Forces
Countries! Raise your hands, if you want to use El Kaide!
Les pays qui veulent profiter d’El Kaide, levez les doigts!

13 Eylül 2012 Perşembe

Vivian Maier










Kazınmak

Bilinçaltına kazınmak şöyle bir şey olmalı. Yüzlerce yıl sonra sokakta herhangi biri beni birden karşısında gördüğü anda "Hiç değişmemişsin," diyebilmeli...

Burning in
Burnt in memory might be something like that I guess: Centuries passe, somebody see you on the street and says : “Shit, you didn’t change a bit.”
Enregistrer dans subconscient doit être quelque chose de ce sorte je crois: Des siécles passent, quelqu’un me voit au rue et dit: “Tu n’as pas changé du tout.”

Dünya Nedir?

Dünyayı işçilerin birbiriyle dövüşüp durduğu ama hiç grevin yaşanmadığı koskoca bir fabrika olarak düşünebilirsiniz.

Definition Of The World
You can imagine the world this way : An enormous usine in which the workers keep fighting each other and not at least a strike shows up.
Vous pouvez imaginer le monde comme ça: Un usine énormément vaste dans le quel les ouvriers ne cessent jamais se battre et on ne voit nullement un gréve.

Dava Fikri

Türk toplumunu yüzlerce yıldır suskun kaldığı itlikler yüzünden mahkemeye vermenin zamanı geldi.

Case Suggestion
Now it’s right the time to sue the turkish citizens due to their silence for centuries against the villainies.
C’est maintenant juste le temps de poursuivre les citoyens Turc en justice en raison de faire taire contre les infamies pendant des siécles.

O Yer

Bir saniyeyi genişletin, uzatın, çekiştirin, milyarlarla çarpın, işte hiç düşünmeden içine atlamanız gereken yer orası.

Here It Is

Take this one second, enlarge it, extend, pull out every direction, multiply by billions, here you are, it’s the hole you have to jump in off the top of your head.
C’est ça: une seconde. Agrandissez le, elargissez, tirez de tous les côtés, poussez, multipliez par les milliards, voilá, vous êtes devant le trou que vous devez plonger dedans sans refléchir.

11 Eylül 2012 Salı

Queen - Death On Two Legs


Kapıyı açtı ve hışımla içeri girdi. Bunu on sekiz yaşından beri hiç durmadan yaptığını düşünecek zamanı yoktu. Kapıyı açtı ve hışımla içeri girdi.

He opened the door and dashed into with a strange vibe. He had no time to reflect on the fact that he was doing the same thing since his 18’th age. He opened the door and dashed in with a strange vibe .
Il a ouvert la porte et s’est précipité dedans avec avec un étrange d'enthousiasme. Il n’avait pas temps de songer á quoi qu’il faisait ça dés son 18 ans. Il a ouvert la porte et s’est précipité dedans avec un étrange d'enthousiasme.

9 Eylül 2012 Pazar

Yeni Oluşumlar

O kadar düşündüm ki, sonunda patladım, içimde bir sürü dünya oluştu...

A Strange Evolution

I got blew up thinking so much. By this way the small planets have been formed inside my head.
En réflechissant autant j’ai explosé. C’est comme ça que les petits planétes á l’intérieur de ma tête ont été constituées.

FossurGama

Yeni FossurGamalar

Bu Neyin Simgesi?


James Guppy






Craig Davison
























World Press 2012

 Adam Pretty Shanghai 2e prix

 Ray McManus 2e prix

 Yuri Kozyrev Time 11 Octobre 1e prix

paolo-pellegrin-tsunami-aftermath-japan 2e prix

8 Eylül 2012 Cumartesi

Lets Dance


Bu şarkı can dostum Serdarım için. Ortaokuldaydık. Her sabah vapurla St Joseph'e geçerdik. Alt kat küçücük bir sürü herifle kaplanmış olurdu. Çımacı bile uğramak istemezdi o taraflara. Biz onunla şarkı çalışmaktaydık her zaman. Beatleslar bitmişti. Lets Dance onun parçasıydı. Abartısız her gün "Söylesene oğlum şunu," demeyi ihmal etmezdim, o da beni hiç kırmaz, hemen başlardı. Ben de zevkle sonuna kadar dinlerdim. Şimdi düşünüyorum da ne komik bir sahne! Şarkının aslını o kadar dikkatli dinlemezdim. Neredeyse Bowie kadar iyi söylediğini düşünürdüm ama. Neyi kötü yapardı ki zaten. Ulan Serdar...

Kerem Özbaş'ın Yıllık'ından Serdar'ın o zamanki hali:

7 Eylül 2012 Cuma

Serdar Erzeybek

Nefes almak için ağzımı açmaz olaydım. Küçük bir yalım kaçtı içine. Göğsümün böyle tıka basa çıra dolu olduğunu bilmezdim. Tutuştu yandı kül oldu küçükken yuttuğum o güzel bilmece.

Nur içinde yat biricik dostum. Yola beraber koyulduk. Her zaman yanımda olacaksın.

Stephen King Yazmaya Nasıl Başladığını Anlatıyor



Ağabeyim David okulda dördüncü sınıfa geçti ve beni okuldan aldılar. Annem ile okul, birinci sınıfta çok fazla devamsızlığım olduğuna karar vermişlerdi; eğer sağlığım düzelirse, ertesi yılın sonbaharında yeniden başlayabilirdim.
O yılın çoğunu ya yatakta geçirdim ya da hiç çıkmadan evde. Tom Swift ile Dave Dawson’dan başlayıp (irtifa kazanmak için daima çesitli uçakların “pervanelerini zorlayan” kahraman bir II. Dünya Savaşı pilotu) Jack London’un tüyler ürpertici hayvan hikayelerine geçtim.
Bir noktada kendi öykülerimi yazmaya başladım. Yaratıcılıktan önce taklitçilik vardı; bloknotuma Combat Casey öykülerini kelimesi kelimesine kopyalıyor, bazen uygun gördüğüm yerlere kendi tanımlarımı ekliyordum.
Bir zaman sonra bu kopya melezlerden bir tanesini anneme gösterdim ve annem sevindi; hafif şaşkın gülümseyişini hatırlıyorum; sanki kendi çocuklarından bir tanesinin bu kadar akıllı olduğuna, pratikte kahrolası bir harika çocuk yani Tanrı aşkına, inanmakta zorlanıyormuş gibiydi. Daha önce yüzünde bu bakışı hiç görmemiştim; en azından kendimle ilgili olarak ve bundan çok hoşlandım.
Öyküyü kendi kendime yazıp yazmadığımı sordu bana ve ona çoğunu bir çizgi roman dergisinden kopyaladığımı itiraf etmek zorunda kaldım. Hayal kırıklığına uğramış gibiydi ve bu da keyfimin bir kısmını tuketti. Sonunda bloknotumu bana geri verdi. “Bir tane de kendin yaz Stevie,” dedi. “O Combat Casey çizgi roman dergileri saçma sapan şeyler; her zaman birilerinin dişlerini döküyor adam. İddiaya girerim sen bundan iyisini yaparsın. Bir tane de kendin yaz.”
Bu fikir, güçlü bir olabilirlik duygusu yaratmıştı bende; sanki kapalı kapılarla dolu kocaman bir binaya buyur edilmişim de bu kapılardan istediğimi açma iznim varmış gibi. Bir insanın bir ömür boyu açamayacağı kadar çok kapı var, diye düşündüm (hala da böyle düşünüyorum).
Bir zaman sonra eski bir arabayla ortalıkta dolaşıp küçük çocuklara yardım eden dört büyülü hayvana dair bir öykü yazdım. Liderleri, adı Bay Tavşan Trick olan koca beyaz bir tavşandı. Öykü dört sayfa uzunluğundaydı, büyük bir emek sarf edilerek elle yazılmıştı. Hatırlayabildiğim kadarıyla o öyküdeki hiç kimse Graymore Oteli’nin damından atlamıyordu.
Bitirdiğimde, oturma odasında kitap okumakta olan anneme verdim öyküyü. Hemen elindeki kitabı bırakıp yazdığım öyküyü okumaya basladı. Beğendiğini söyleyebilirdim; bütün gerekli yerlerde gülmüştü; ne var ki, bunu beni sevdiği ve kendimi iyi hissetmemi istediği için mi yoksa gerçekten öyküyü sevdiği için mi yaptığını söyleyemezdim.
“Bunu bir yerden kopya etmedin değil mi?” diye sordu bitirdiğinde. Hayır dedim, kopya etmemiştim. Bir kitaba girecek kadar iyi olduğunu söyledi.
O gün bugündür, kimseden duyduğum hiçbir söz beni bundan daha mutlu etmedi.
Bay Tavşan Trick ile arkadaşları hakkında dört öykü daha yazdım. Annem her biri için bana çeyrek dolar verdi ve öyküleri, zannederim kendisine acımakta olan dört kız kardeşine yolladı. Ne de olsa onların dördü de hala evliydiler, erkekleri çekip gitmemişti. Fred Enişte’nin pek mizah duygusunun olmadığı ve açılır kapanır arabasının tepesini acık tuttuğu doğruydu, ayrıca Oren Enişte’nin epeyce içtiği ve dünyayı Yahudilerin yonettiğine dair karanlık kuramları olduğu da doğruydu, ne var ki ikisi de oradaydılar. Buna karşılık Don kaçıp gittiğinde annem Ruth, kucağında bebeğiyle kalmıştı. Hiç değilse bebeğin yetenekli olduğunu görmelerini istiyordu.
Dört öykü. Öykü başına bir Çeyrek. Bu işten kazandığım ilk dolar oydu.

6 Eylül 2012 Perşembe

Gerçekten Hissettiğimde


Rüzgarı gerçekten hissettiğimde ruhumun birden uçuvereceğinden eminim
Havada bir iki tur attıktan sonra tepemdeki dala konacağından
Mavi ışıltılar çakan gözlerini aşağıda şaşkın,
geleceğe bakmaya çalışan bedenime dikeceğinden
Suyu gerçekten hissettiğimde
duygularımın içinde bir yunus gibi neşeyle yüzeceğimden eminim
bilinçaltımın karanlık dalgalarında can çekişen küçük teknelerin yanından süzülüp
havaya sıçradığımda
yüzlerce yıl donup, tarihe güzel bir poz bırakacağımdan
Toprağı tamamen hissettiğimde
ilk defa gerçekten uyuyacağımdan eminim
rüyaların canlanacağı kadar derin
çırılçıplak tombalak atan o küstah çocuğu sonunda alkışlayabilecek periler
bir gülüş binlerce çiçeğe dönüşecek
kış eteklerini çekip uzaklaşırken dev uyanacak homurtularla
beni koca avucuna alıp havaya fırlatacak
gökyüzünün ötesine
bir daha hiç düşmeyeceğim yere...
Orada
mutlak yalnızlığımda
gerçekten hissedeceğim ateşi
Göğsümü kavuran
aklımı tutuşturan
kelimelerimi küle düşüncelerimi kurumlara, ihtirasımı yalımlara dönüştüren
bir nefesten ibaret olacak yazılmış kaderim...

5 Eylül 2012 Çarşamba