7 Eylül 2012 Cuma

Stephen King Yazmaya Nasıl Başladığını Anlatıyor



Ağabeyim David okulda dördüncü sınıfa geçti ve beni okuldan aldılar. Annem ile okul, birinci sınıfta çok fazla devamsızlığım olduğuna karar vermişlerdi; eğer sağlığım düzelirse, ertesi yılın sonbaharında yeniden başlayabilirdim.
O yılın çoğunu ya yatakta geçirdim ya da hiç çıkmadan evde. Tom Swift ile Dave Dawson’dan başlayıp (irtifa kazanmak için daima çesitli uçakların “pervanelerini zorlayan” kahraman bir II. Dünya Savaşı pilotu) Jack London’un tüyler ürpertici hayvan hikayelerine geçtim.
Bir noktada kendi öykülerimi yazmaya başladım. Yaratıcılıktan önce taklitçilik vardı; bloknotuma Combat Casey öykülerini kelimesi kelimesine kopyalıyor, bazen uygun gördüğüm yerlere kendi tanımlarımı ekliyordum.
Bir zaman sonra bu kopya melezlerden bir tanesini anneme gösterdim ve annem sevindi; hafif şaşkın gülümseyişini hatırlıyorum; sanki kendi çocuklarından bir tanesinin bu kadar akıllı olduğuna, pratikte kahrolası bir harika çocuk yani Tanrı aşkına, inanmakta zorlanıyormuş gibiydi. Daha önce yüzünde bu bakışı hiç görmemiştim; en azından kendimle ilgili olarak ve bundan çok hoşlandım.
Öyküyü kendi kendime yazıp yazmadığımı sordu bana ve ona çoğunu bir çizgi roman dergisinden kopyaladığımı itiraf etmek zorunda kaldım. Hayal kırıklığına uğramış gibiydi ve bu da keyfimin bir kısmını tuketti. Sonunda bloknotumu bana geri verdi. “Bir tane de kendin yaz Stevie,” dedi. “O Combat Casey çizgi roman dergileri saçma sapan şeyler; her zaman birilerinin dişlerini döküyor adam. İddiaya girerim sen bundan iyisini yaparsın. Bir tane de kendin yaz.”
Bu fikir, güçlü bir olabilirlik duygusu yaratmıştı bende; sanki kapalı kapılarla dolu kocaman bir binaya buyur edilmişim de bu kapılardan istediğimi açma iznim varmış gibi. Bir insanın bir ömür boyu açamayacağı kadar çok kapı var, diye düşündüm (hala da böyle düşünüyorum).
Bir zaman sonra eski bir arabayla ortalıkta dolaşıp küçük çocuklara yardım eden dört büyülü hayvana dair bir öykü yazdım. Liderleri, adı Bay Tavşan Trick olan koca beyaz bir tavşandı. Öykü dört sayfa uzunluğundaydı, büyük bir emek sarf edilerek elle yazılmıştı. Hatırlayabildiğim kadarıyla o öyküdeki hiç kimse Graymore Oteli’nin damından atlamıyordu.
Bitirdiğimde, oturma odasında kitap okumakta olan anneme verdim öyküyü. Hemen elindeki kitabı bırakıp yazdığım öyküyü okumaya basladı. Beğendiğini söyleyebilirdim; bütün gerekli yerlerde gülmüştü; ne var ki, bunu beni sevdiği ve kendimi iyi hissetmemi istediği için mi yoksa gerçekten öyküyü sevdiği için mi yaptığını söyleyemezdim.
“Bunu bir yerden kopya etmedin değil mi?” diye sordu bitirdiğinde. Hayır dedim, kopya etmemiştim. Bir kitaba girecek kadar iyi olduğunu söyledi.
O gün bugündür, kimseden duyduğum hiçbir söz beni bundan daha mutlu etmedi.
Bay Tavşan Trick ile arkadaşları hakkında dört öykü daha yazdım. Annem her biri için bana çeyrek dolar verdi ve öyküleri, zannederim kendisine acımakta olan dört kız kardeşine yolladı. Ne de olsa onların dördü de hala evliydiler, erkekleri çekip gitmemişti. Fred Enişte’nin pek mizah duygusunun olmadığı ve açılır kapanır arabasının tepesini acık tuttuğu doğruydu, ayrıca Oren Enişte’nin epeyce içtiği ve dünyayı Yahudilerin yonettiğine dair karanlık kuramları olduğu da doğruydu, ne var ki ikisi de oradaydılar. Buna karşılık Don kaçıp gittiğinde annem Ruth, kucağında bebeğiyle kalmıştı. Hiç değilse bebeğin yetenekli olduğunu görmelerini istiyordu.
Dört öykü. Öykü başına bir Çeyrek. Bu işten kazandığım ilk dolar oydu.

Hiç yorum yok: