8 Kasım 2007 Perşembe

Anarşist Kitap Fuarı

Geçenlerde İngiltere’de Queen Mary Üniversitesi’nde 27. Anarşist Kitap Fuarı gerçekleştirilmiş. Kurulan standların içerikleri şöyle: Hayvan Hareketleri Hareketi, Anarşist Sendikacılar, Ekolojistler, Anarko Feministler, Radikal Antropologlar, Anarşist Sinema ve Video Topluluğu, Punlar, Alternatif Habercilik ve Medya, Sınıf Savaşı Anarşistleri, Cezaevlerindeki Tutuklularla Dayanışma...

Orayı gezen Süreyya Evren’e imrenmedim desem yalan olur.

Elalem neleri düşünüp tartışırken bizim; tarikatçıların muhteşem üretimi türban sorunsalına batıp kalmamız insana koyuyor.

Tabi bu arada Batı Emperyalizminin boş durmayıp aynı İngiltere’de Amerikalı Feto’yu konuk edip, Türkiye’yi nasıl ucuz işgücü cahilleri ülkesine, öhö, pardon, ılımlı islam cumhuriyetine çevireceğini dinlediklerini de bir anektod olarak araya sıkıştıralım...

Sonuç: Anarşizm üçüncü dünya ülkelerine yasak, birinci dünya ülkeleri için gençken oynamalarında sakınca görülmeyen bir oyuncak.


Dış Politikada Yöntem

Mustafa Balbay'a göre AKP'nin dış politika yolu şu: Ters yönde hız sınırını aşmış giderken, radara yakalanmamaya çalışan ehliyetsiz bir sürücü.

Sorunlu Ülkenin Soruları

Bir ülkenin kendi güvenlik sorununun çözümü için izin almak için bir başka ülkeyi beklemesi onur kırıcı değil midir?

Daha önce denenmiş üçlü güvenlik ağının ve zaten yapılması gereken istihbarat paylaşımının müthiş çözümler olarak ortaya konulması komik değil de nedir? Teröristin başındaki güçlerle işbirliği yapmak nasıl bir anlayıştır?

İzin verilecek tek şey olan nokta operasyonlarda, on beş gündür bekletilen bir ordunun, kolayca yer değiştirmesi sağlanan teröristlere karşı başarılı olması mümkün müdür? Öyleyse, yapılmak istenen bir kez daha orduyu yıpratmak mıdır?

Hamdolsun, Türkiye’nin eline üçün biri bile verilmemişken ve yabancı basın bile şaşkınken bunu büyük başarı olarak sunan holding gazetelerinin yüzsüzlüğü nasıl açıklanabilir?

Türkiye bir kedi bile vermeyecek insanlarla bir kez daha muhattap edilmiş ve Kuzey Irak’ta teröre yataklık yapan Kürt Devleti Kürdistan yolunda bir meşruiyet kazanmışsa bu nasıl bir başarıdır.

Sürekli fakir edebiyatı yapıp, mazlumun canına okuyan hükümet bunu tüm temel gıdalar ve temel harcamalara yaptığı zamlar, onların gerçek yapısını göstermemekte midir.

Orduya saldırmak için an kollarken, Mehmet Ali Şahin; teslim olan askerlerimizden utanç duyduğunu açıklamış ve ailelerinin yanına döndüklerine sevinemediği söylemiştir. Peki ya biz... Biz, hükümetin dış politikada düştüğü aczden, el kapılarında izin beklemesinden, her türlü üretimde sıfır çekip bağımsızlığını gün gün kaybetmesinden nasıl utanç duyuyoruz, bakanımız bunu bilmekte midir? Utanç duyulacak şeyleri karıştıranların, AB’nin direktifleriyle bir kuruma saldırmayı saplantı haline getirmişken böyle zaman zaman dam üstünde saksağan vur beline kazmayı türünden konuşması normal sayılmalı mıdır?

Emin Çölaşan – Kovulduk Ey Halkım, Unutma Bizi

Kovulduk Ey Halkım, Unutma Bizi kitabını okudum ve zaten bildiğim, gazete sayfalarına baktığım an üstüme çullanan hislerle farkında olduğum hayinlikler canlı kanlı bir tanıklıkla karşıma konulduğu için biraz şaşkınım yine de. Kitap aslında yinelemelerden oluşuyor, ancak tekrar eden tüm bu sahnelerin çok önemli bir özelliği var. Medya-Hükümet-Sermaye üçgeninde boğulmuş, yozlaşmış insanların davranış yapısını tüm çıplaklığıyla ortaya dökmeyi amaçlayan bu yapıt, Ertuğrul Özkök’ün çalışanlarla üst yönetim arasında dansözlüklerini, kıvırmalarını, cebini doldurmak için verdiği ödünleri; patronu Aydın Doğan’ın hükümetle kurduğu kirli ilişkiler sonucu ortaya çıkan basıncın, özgür olması gereken köşe yazarlarını nasıl maaşlı hık deyici memurları dönüştürdüğünü anlatıyor.

Hızlı yazılmış, detayları ve derin bir anlatımı özellikle üslup dışı bırakmış, akıcı ve etkileyici bir kitap.

Sonuçta E.Ö’nün bu kitap çıktıktan sonra her zaman olduğu gibi gündem değiştirme çakallığıyla birden celallenip Irak konusunda aslan kesilmesinin ipuçlarını da veriyor bize.

GÖLGE

Geçenlerde bir karikatür gördüm. Adam, bir elinde mektup, omuzları çökük, denizin kıyısında intihar etme amacıyla bekliyor ama gölgesi arkadaki ince ağaca sıkıca sarılmış, daha ölmeye niyeti yok. Şu geldi aklıma: Doyasıya yaşamaya çalışıyorum ama gölgem ölüme sıkıca sarılmış, bir türlü yanımda koşturmuyor özgürlüğe... Üstümüze bir baykuş gibi tünemiş ağırlığın açıklaması bu olmalı.

1 Kasım 2007 Perşembe

Çıkma Teklifi

Bir arkadaşım anlattı. Epey bir zamandır kafasını taktığı ama bir türlü yanaşamadığı bir kız varmış. O gün çekingenliğini, korkusunu, o mide kramplarını bir tarafa fırlatarak yanına gidip çıkma teklif etmiş. Kız bakmış ona. Ama demiş, rüyadayız şimdi. Çıksak ne olacak, nasıl olsa uyanacaksın biraz sonra. O zaman daha kötü hissedersin kendini. Uyanmam ben de, demiş arkadaşım. Ama demiş, kız. Ben uyanmak istiyorum, kusura bakma. Kaptığı gibi götürüp bir kuleye kapatmış arkadaşım onu. Bunları da bana rüyadayken anlattı. Şimdi bir hastanede bitkisel hayatta. Bir türlü uyanmıyor. Bekliyorum yine rüyama girsin diye, ikna etmeye çalışıcam. Kızın ailesi fişi çekmeyi düşünüyor da artık...

Ne İstiyorlar?

Behiç Ak ustanın Kim Kime Dum Duma köşesinde, apartmanlar ve gökdelenlerle kaplanmış şehir siluetinin önünde bir adam diğerine şöyle diyor: “Anlayamıyorum. Şehirdeki mahalle hayatını yok ettik. Ama bir türlü şu mahalle baskısını yok edemedik.”

Ben de bir şey diyeyim: “Anlayamıyorum. Beyni yok ettiler çoktan. Peki çuvala dönmüş şu zavallı vücutlardan ne istiyorlar?”

Sensör

Geçenlerde, bir yerde canım cola çekince büfeye daldım. Orada, gişenin yanında bir herif duruyordu. Soğutucunun hemen dibinde. Yaklaştım yavaşça. Paneli açabilmek için biraz daha ve birden bir şey ötmeye başladı. Korkup bakındım. Büfeci de dikildi. Döndü hemen herif. Arkasını kontrol etti hızla ve beni görünce yatıştı. Sonra yavaşça başka tarafa çevirdi kıçını ve sustu iğrenç ses... Meğerse arkasına sensör taktırmış hıyar. Kıçına bir insan fazla yaklaşınca ötmeye başlıyormuş...
Neler neler!

30 Ekim 2007 Salı

The Cult – Born Into This

The Cult’ın Born Into This’i sıkı melodilere eşlik eden sağlam bir altyapıyla kurulmuş, Ian Astbury’nin enfes sesiyle iyice tatlanan güzel bir albüm. Eski çalışmalarından daha oturmuş bir yapı çarptı kulağıma. Kendilerini iyice bulmuşlar gibi. Bakalım daha kaç yıl bizi böyle etkilemeye devam edecekler.

Antalya Altın Portakal Film Festivali

Türkiye’deki film festivallerinde, katılımcıları küstürmeyelim diye her sene büyük bir ustalıkla ödül paylaştırımı yapılması beni gıcık ediyor, ne yalan söyleyeyim... Şu film senaryoyu alsın, buna da ayıp olmasın, en iyi film ödülünü verelim gibi... Ödülsüz dönen yok neredeyse...

Işıl Özgentürk’ün, Türk Filmi nedir kıstasına dikkat etme, sinemalarda gösterime çıkalı bir sezonu geçmiş filmlerin aday kabul edilmesi, kim oldukları belirsiz bir ön jüriyle kendilerini çoktan kanıtlamış sinemacıların elenmesi gibi konulardaki çekincelerine de katılıyorum.

29 Ekim 2007 Pazartesi

FossurGama Sunar: Katkı Payı

Kapıyı açar Nadir bey. Pörtlek gözlü, seyrek bıyıklı kapıcı Selami “Öhöm,” deyip bakar bön bön. “Evet,” der Nadir bey bir çabuk cevap bekleyerek.

Eğilir Selami ve konuşur kısık sesle.

“Karınız bugün bakkal Ahmet’e, bir de yan apartmandan Turhan beye verdi.”

Bakar Nadir bey gözlerini kısarak. “Eee, kaç lira tuttu, yani?” diye sorar sonra.

“75 toplam.”

“İyi, beşini kendine al, on beşini karıma ayır, gerisini apartman gelir kutusuna at. Çatıyı yaptırmak için karılarımız biraz daha çalışmalı. Bu böyle olmayacak.”

“Evet Nadir bey, haklısınız yani...”

FossurGama Sunar: Kız İsteği

Dışardaki masaya çöreklenmiş dört kişilik bir abaza grubu, kız bulamamaktan dem vuruyorlar. Birisi diyor ki: “O değil, şişme karı bile bulamıycaz yakında... Size satmıyoruz arkadaş, diye cevap gelirse şaşırmayın ha.”

“Bir karı be arkadaş,” diyor diğeri. “Nasıl olursa olsun, bir karı işte...”

O sırada bir çığlık kopuyor tiz ve masalarının üstüne çotank, tokark ve gümbürdenek sesleriyle özetlenebilecek bir şekilde çırılçıplak bir kız düşüyor. Onlar kendilerini sandalyelerinden geriye atmış, dehşet içinde kızın morarmış sağ şakağına, kırılmış boynuyla aşağıya dönmüş kafasına ve çatlak masadan aşağıya akan kanlara bakıyorlar az sonra.

Sevtap bu. Depresyona girip, evin içinde iki saat kadar çırılçıplak volta attıktan ve iki şişe votkayı mideye indirdikten sonra kendisini aşağıya bırakmış zavallı bir kız sadece...

HarkTu Der Ki

Bir yaşlı gördüm mü hesap sorasım gelir

--------------------------------------------------------------------

Yavaş yürüyün

Her yol mezarlığa çıkar.

--------------------------------------------------------------------

Konuştuğum kadar susuyorum

kendimi dinlemek için.

--------------------------------------------------------------------

Ben yürüdükçe eriyor asfalt.

Batıyor peşimdeki ayaklar

taklide

--------------------------------------------------------------------

Popüler kültür anonim hayatlar yazar.

--------------------------------------------------------------------

Tanrı katında hesap vermeden kimse gelmesin yanıma

--------------------------------------------------------------------

Yumruğumda çiçek yetiştiriyorum

--------------------------------------------------------------------

Balici çocuktan al sistemin haberini

--------------------------------------------------------------------

Ölümü bir tek tuvalette düşünmem

--------------------------------------------------------------------

Bensiz yaşam aynı olacaksa

Mezarım kıçınıza girsin


(Yeni HarkTu'lar www.cagandikenelli.com sitesinde Edebiyat butonunun altında.)


Beklerken

Godot'yu Beklerken'den sonra yeni bir başyapıt: Rice'ı Beklerken. Absürd komedide doruk noktası. Avrupalı Amerikalı eleştirmenlerden tam not alan oyun, halkın yüzde kırkaltısı tarafından da ayakta alkışlandı.

Papağanım Tipor

Bir ay kadar önce karımla bir papağan aldık. Başta bir gariplik olduğunu anlamıştım. Bakışlarında bir bilmişlik bir meymenetsizlik vardı. O günden bu yana olan bitenlerin üstüne biraz düşününce şunu keşfettim. Bence bir rüya gezgini bu kuş. Karımın, benim, tanıdıklarımızın rüyalarına girip geceleri birbirimize laf ve mesaj taşıyor. Bu sabah Sayko aradı mesela. Oğlum dedi, papağanın rüyamdaydı, seninle Beşiktaş’ta buluşmamı söyledi. Hah, dedim hemen. Ben de seni arayacaktım, bugün Beşiktaş da... Böyle bir sürü örnek. Gece gece devamlı benim düşlerime damlayıp, karın su istiyor, falan gibisinden istekleri iletiyor. Ben de gidip getiriyorum içerden. Uyandırdığımda, aaa, ne iyi ettin diyor, tatlı karıcım. Ölen babamdan da bir mesaj taşıdı geçen gün. Bugün dışarı çıkmamanı istedi baban, dedi. Onu dinledim tabi tırsıp. Ve hiç bir bok olmadı benim gideceğim yerlerde falan... Ama eminim, çıksam olacaktı...

25 Ekim 2007 Perşembe

Büyük Gürültü

İstiklal caddesinde birden durdum. “Biiir!” diye haykırdım sonra. “İkiii!” Daha da güçlüydü şimdi sesim ve bayağı bir insan bana bakıyordu. “Üüüüç!” Ayağımı yere hırsla vurup “ŞİMDİ!” diye devam ettim büyük bir coşkuyla ve o anda, herkes osuruverdi hep birden.

Büyük bir gürültü çıkartmayı başarmıştık sonuçta.

22 Ekim 2007 Pazartesi

FossurGama Sunar: Uyumak ya da Uyumamak

Artık bir an önce uyuyabilmek için koyun saymaya başlamıştı Hüseyin. Ve uykuya ne zaman nasıl geçtiğini anlayamamıştı. Ama aslında teorik olarak değişen bir şey olmamış, orada biraz daha boyutlu da olsa, koyun saymaya devam etmişti. Zaman hızla akıp gitti ve koyunları ahıra göndermekten ter içinde kaldı bir süre sonra. Dönüp baktığında çitin ilerisinde birikmiş yüzlerce daha koyun görünce derin bir nefes aldı. Sıkıntıyla oraya yürüyüp zorunlu işine dönerken artık melemeler beynini yemeye başlamıştı. Binlerce sesin oluşturduğu koro sanki boğuyordu onu... Sanki sıkışıp kalmıştı. Uyandı bu sırada pat diye. Ve delice bir korkuyla ayağa attı kendini ama daha da fena oldu bu. Karanlığın içinde her yanda kıpraşan şeyler vardı. Bir şekilde yuvarlanıp ışığa ulaştı inleye bağıra ve dehşet içinde her yanın, salona uzanan koridor da dahil, artık üst üste binmiş koyunlarla dolduğunu gördü...

Gündem Üzerine Sorular

Aynı referandumda dört farklı maddeye tek bir evet ya da tek bir hayır basılması normal midir?

Saat üç buçuk civarı %42 olan katılım nasıl iki saatte % 67.5’a fırlamıştır? İnsanların son anda birden vahiy inmesi sonucu oy vermeye koşması ne biçim bir durumdur?

Bir ülke, güvenliği söz konusuyken nasıl başka bir ülkenin bakanını üç-dört gün beklemeyi kabul edebilir?

Askeri gerekçeler ortaya çıkarsa gereğini yaparız lafının, asker bize izin verin, her türlü gerekçe hazır diye aylardır bas bas bağırırken söylenmesi garip değil midir?

Kuzey Irak’ta ihale alan cancon Türk şirketlerinin bu müdahale kararsızlığında payı yüzde kaçtır?

Anayasa, türban, referandum gibi büyük sorunsallar can sıkarken terörün aynı aralıklarda devreye girmesi şüphe uyandırıcı değil midir?

21 Ekim 2007 Pazar

FossurGama Sunar: Canlandırma – Görev Aşkı

Şunu bir canlandırın gözünüzde: Kadın garip bir dürtüyle, salonda, annesinin yanından kalkıp odanın kapısına gelmiş ve şok içinde kalakalmıştır yerinde. Bir zamandır, altından koku geldiği anda, bebeklerini kaptığı gibi “Oğlumun altını değiştirmek bana düşer,” diye soluğu odada alan kocası, ufaklığın boklarını avuç avuç ağzına tıkmış, şimdide bezini yalamaktadır büyük bir iştahla...

İKİ UCU BOKLU DEĞNEK

Referanduma bakın. Gidip 4 maddeye tek bir evet ya da tek bir hayır oyu vermek zorundayız. Evet de Hayır da desek kendilerine yarayacak muhteşem bir formül bulmuşlar adamlar da.., bu dünyanın hangi demokratik ülkesinde söz konusu olabilir ve hangi ülkede muhalefet böyle süt dökülmüş kedi misali oturur yerinde... Diyelim ki Cumhurbaşkanı’nın değişmesini istiyorum (Başbakanımız da istiyor ya, o da onların lehine esasında.), evet oyunu basıyorum bu yüzden ve tak diye tuzağa düşüyorum 184 oyun mecliste oylamaya sunuma yetiş maddesine, yani hükümetin uzlaşma aramaksızın her türlü şallak mallak yasayı şak diye büyük noterin önüne götürmesine olumlu yanıt vererek. Demokrasi kumkuması 2. Cumhuriyetçiler’in bu arada sus pus yerinde oturması, demokrasi denen illeti nasıl bir kafayla anladıklarını açıkça gösteriyor. Sonuçta, bu durumda herkesin referandumu, ortaya konan şarlatanlığı protesto etmesinden başka bir yol yok.
Yasalarla hakkımızı arayamayacaksak da bu iş mutlaka AİHM'ne gitmeli.

20 Ekim 2007 Cumartesi

OTORÖPORTAJ - Müzik

(Duymadan Kafa Sallayan Musikişinas Sağırlar Derneği Dergisi Davulbaz için yapılmıştır.)

Ben: Müzik sizin için ne ifade ediyor?

Ben: Söyle şunlara müziği kıssınlar, seni duyamıyorum.

Ben: Efendim?

Ben: Ne?

Ben: Ha?

Ben: Ne dedin?

Ben: Hişt, duymuyo musun?..

(Müziği kapatırım kalkıp. Dernekteki sağırlar dansetmeyi bırakıp bize bakarlar. Kuşkuyla onları süzerek yerime otururum.)

Ben: Hah, duymuş muydun soruyu?

Ben: Söylesene şunlara, bize bakmasınlar.

Ben: Nasıl söyliycem be. Duymazlar ki.

Ben: Neyse boşver, ne demiştin?

(Birden birbirine girer sağırlar. Tekmeler tokatlar havada uçuşur. Patlayan gözler, kırılan burunlar. İçeriye bir görevli dalar ve alelacele müziği açar. Birden sakinleşip dansetmeye başlar herkes ayaklarını yere tokmak gibi vurarak. Ben avazım çıktığı kadar bağırarak sorarım.)

Ben: Nooldu be bunlara?

(Bir orangutan kadar tırstırıcı, hamle yapar adam üstümüze.)

Görevli: Siktirin lan burdan. Hadi!

Ben: Naapalım? Ciddi görünüyor.

Ben: Ha?

Ben: Diyorum ki... Öff, neyse, boşver.

Ben: Ne diyosun?

(Ayağa kalkarız sıkıntıyla. Birkaç adım atarız. Ve ben birden dönüp müziği kapatırım. Sonra topuklarız ikimiz de... Yolda kaçarken de ne konuşursak konuşuruz.)

Dandik Komplo Teorisi

Belki de ABD’nin başına çoktan uzaylılar geçti. Dünyayı ele geçirme planlarını; masum bir devleti, hamburger yemekten başka bir istekleri olmayan zavallı bir ulusu kullanarak gerçekleştiriyorlar. Bunu hiç düşünmüş müydünüz?
Keh keh. Beni de düşünmedi sayın en iyisi.

19 Ekim 2007 Cuma

FossurGama Sunar: Canlandırma: Mezar Başı

Bu kez gözümüzde canlandıracağımız sahne şöyle: Kalabalık bir grup mezarlıkta toplanmış. Ağlayanlar, sümkürenler. Tabut açılıyor. Kefen mezarlığa indirilecek. Ama iki ucundan tutan adamlar birden atıveriyorlar ellerinden. Kefen boş. O an içinden çıkıp havaya yükselen bir kelebek. Uçup merhumun karısının kafasına konuyor. Ve bir kişi bile “Yapma!” diyemeden sinek zannederek vurup eziyor onu kadın.

Gerçek Uyuşturucu Bu Herifler

Gazetede haber: "Uyuşturucu yaşının 12'ye düşmesi üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü üniversitelerde uyuşturucuya karşı kampanya başlattı."
Kardeşim madem yaş 12'ye düştü, ilkokullarda başlatsana kampanyayı. Kafayı mı yedirecek bunlar insana be!

İHSAN OKTAY ANAR

Dünya edebiyat camiasının İhsan Oktay Anar’ı ısrarla görmemesi sistemde bir saçmalık olduğunu ortaya koyuyor. Bu nevi şahsına münhasır, olağanüstü romancı Umberto Eco’ya ya da başka bir dev isme okutulsa, adam “Aman Tanrım, bu da ne?”diye bağırarak çalışma odasından dışarı atacaktır kendisini. Bundan eminim.
Peki ama... Sorun ne o halde?
Gelişmiş ülkelerin politik sınıflandırmasında aydınlardan beklediği cümleleri sarfetmeyen bir yazar kendisini duyaramayacak mı bundan böyle?
Ayrıca, ortada böylesine derin romanlar, film festivallerinde insanların ağzını açık bıraktıracak konular varken film sektörü ne iş yapıyor?
Amat; Jean Pierre Jeunet’nin Kayıp Çocuklar Şehri’nde yarattığı atmosferden daha başarılı sonuçlara gebeyken herkes kış uykusuna yatmış, medyatik isimlerin laklaklarıyla uğraşmayı seçiyor.
Ne acı.

Tantana

Tezkereyle meclisimiz Irak’a asker gönderme yetkisini hükümete devretmiş oldu. Eee! Zaten onlar değil mi, kuyruklarından bir yerlere bağlanıp bu işin üstüne gidemeyenler. Şimdi de mırın kırın ediyorlar. Bu neyin komedisi.

Hey Taksim

Bu akşam bütün Taksim'i bizim eve davet ediyorum. Ben biraz yorgunum da...

FossurGama Sunar: Bali Bali Bali

Balici burnunu torbaya iyice sokup dolu dolu bir nefes daha çekti beynine ve o anda uzun, ak sakallı, çipil gözlü bir ihtiyar beliriverdi karşısında. Gözlerini kısarak neler olduğunu anlamaya çalıştı balici. Elini kaldırdı ihtiyar bu çabayı ansızın bıçak gibi keserek ve şöyle dedi: “Ey oğul, şu yoldan aşağıya kırmızı kravatlı, bej takım elbiseli, kısa saçlı bir adam geliyor. Onu bıçakla. Bıçakla ki Allahın katında iyi bir yerin olsun. Bıçakla ki...” Birden ağzı burnu karışıp bir küfür sallayarak ileri atıldı balici. “Uleeen, siktir git amına kodumunun!..” Puf diye yokolup gitti ihtiyar ve yerine tiyatro perdesi gibi yolun görüntüsü indi. Tarif edilen adamın yanına varmasına üç metre kadar kalmıştı. Ayağa dikilip sallanarak durdu balici. Dibine kadar gelmesini bekledi. Birden elini uzatıp yakaladı ceketin omuz bölümünden ve “Abi be,” dedi korku içinde bakakalan adama. “İki milyonun var mı be abi, hadi bee.” Yakasını kurtarıp hızla uzaklaştı adam, hiç durmadan yalvaran baliciyi arkasında bırakarak.

Yayıncılık Sırları

Yayıncılarımız yeni yaratımlara karşı o kadar ilgisiz ve bir bomba patlatmak konusunda o kadar hırssız ki, onlara bir şey okutmak, yüzlerinde bir heyecan oluştuğunu görmek neredeyse imkansız.
Yıllardır düşündüğüm bir şey vardı. Bir deneme. Diyordum ki arkadaşlara, Bukowski’nin ya da Italo Calvino’nun ya da hadi Umberto Eco olsun, bunlardan birinin eserini Türkiye şartlarına uyarlayarak yayınevlerine götürsem kimse okumaz, okusa da yayınlamaz.

Komik olan bu deneyi bir yazar, David Lassman’ın burada değil İngiltere’de yapması ve başarılı olması. Jane Austin’in Aşk ve Gurur’un dan bazı bölümleri, başlıklarını ve karakterlerinin isimlerini değiştirerek 18 yayınevine yollamış. Ancak bu yayınevlerinden 17’si, ne romanın Austen’a ait olduğunu anlamış, ne de kitabı yayınlamayı kabul etmiş. Ancak bir tanesi, romanın “Aşk ve Gurur”a çok benzediğinden söz etmiş.

Şimdi bu bilgiler ışığında teorimi biraz değiştiriyorum. Şöyle. Buna benzer bir kitabı hazırlayıp götürsek yayınevleri bir yıl okumaz, bir yıl kadar da tereddüt yaşar ama sonunda basar onu

Ha ha haaa.

18 Ekim 2007 Perşembe

FossurGama Haberler:

Edirne’de keçiyle zina yaparken yakalanan E.Ö.’nün resmi nikahı olduğunu kanıtlayan belgeyi ortaya çıkarması mağdur hayvanın sahibi A. G. tarafından açılan davanın beraatle sonuçlanmasına yol açtı. Şimdi gözler bu belgeyi taraflara veren nikah memuru Y.D’ye çevrilmiş durumda. A.G, gözleri körlük derecesinde bozuk değilse savcı tarafından suçlanacak memur için “Gidip karısına da yem versin o zaman, aşağılık adam,” dedi. Memur Y. D ise A.G. denen adamın, karısının yem ile beslendiğini bilmesi üzerine hem karısını hem de A.G’yi zinayla suçlayarak dava açtı...

FGH – Edirne

Kastamonu Erpazarı beldesinde ziraat mühendisi Kerem Sebil çaprazlama genetik modülasyon sistemiyle 10 metre çapında domatesler üretince onları hale vermekten vazgeçip kaya oyma tekniğiyle oluşturduğu katları kiralamaya başladı. Çok geçmeden patlıcan ve kabak seçeneklerini de üreteceğini söyleyen Kerem Sebil, kiracılarının az paraya güzel bir tarlada oturma ve yıl boyunca bedava patlıcan falan yeme şansına kavuşacağını söyleyerek, kent yaşantısından sıkılmış insanları dağda tepede koskoca sebzelerin içinde yaşamaya çağırdı.

FGH – Kastamonu

Atatürk Havaalanında, kafatasında beyin yerine yarım kilo eroin taşıyan bir kurye yakalandı. Önce zombi zannedilen ve sorulan sorulara hep aynı cevapları veren Alaattin Şapır’ın eskiden satranç şampiyonu olduğu saptandı. Beyninin muhtemelen deney amaçlı İsrail’deki bilimadamlarına satıldığı düşünülen Alaattin Şapır’ın uyuşturucu mafyası tarafından belli bir amaca şartlandırıldığı ve kafatasında kurduğu cümlelere yetecek kadar bir beyin bırakıldığı sanılıyor.

FGH – İstanbul

Diyanet İşleri IQ testinin dinimizce yasak olduğunu açıkladı. Bu karara gerekçe oluşturacak verinin Kur’an’dan değil, Amerika’da yaşayan bir hocanın kitabından alındığı söyleniyor.

FGH – Ankara

Yeni bir teknoloji daha raflarda yerini aldı. Zikir kaskı. Ayinlerde kafa sallarken ortaya çıkan kafa kırılmaları, kaş patlamaları artık tarihe karışacak. Zikir kaskları özel aerodinamik ve kakafonik dizaynı sayesinde hızı arttırdığı gibi inlemelerin içe yönelişini de bir kat daha fazla hissettiriyor.

FGH – Ankara