Camus'nün yarım kalmış son romanı İlk Adam'dan:
"... Taşta babasının doğum tarihini bu sırada okudu, bu tarihi bilmediğini de böylece ayrımsadı. Sonra iki tarihiokudu, 1885-1914 ve kendiliğinden bir hesap yaptı: Yirmi dokuz. Birden bir düşünce takıldı kafasına, bedeninde bile sarstı onu. Kırk yaşındaydı. Bu taşın altından yatan ve babası olmuş adam kendisinden daha gençti. Ve bir anda yüreğini dolduruveren sevgi ve acıma dalgası, oğlu ölmüş babanın anısına doğru götüren ruh devinimi değil; olgun bir adamın haksız olarak katledilmiş çocuk karşısında duyduğu çalkantılı acımaydı. Burada bir şeyler doğal düzene uymuyordu ve doğrusunu söylemek gerekirse, düzen diye bir şey yoktu, oğlun babadan daha yaşlı olduğu yerde çılgınlık ve kargaşa vardı yalnızca."
7 Ocak 2010 Perşembe
Camus ve Sartre
... 1944'te tanışmalarıyla yeşeren dostluk, Soğuk Savaş'ın ağırlığını hissettirdiği 1950'lerin başında tökezler. Asıl fırtına ise Camus'nün 1951'de yayınlanan "Başkaldıran İnsan" adlı yapıtıyla kopar. 1952'de Sartre'ın bu kitaba karşı eleştirilerini sertleştirmesi ve Camus'nün komünizm yergisi, dostluğu bozan en önemli gelişmelerdir. Camus, komünizmi eleştirir, onun yerine "devrimci sendikalizmi" önerir ve Sartre'ın "varoluşçuluğu Marksizmin kölesi haline getirdiğini" vurgularken temel dayanağı, varoluşçuluğun insanın özgürlüğü savıyla ortaya çıkmasıyla Marksizmin tarihsel gereklilik görüşünün çeliştiğini öne sürmesidir: Ona göre bir özgürlük felsefesi olan varoluşçuluk "gereklilikle bütünleşip Stalinizmin suç ortağı haline gelir."
Sartre ise bu eleştiriye "anti-komünizm, kişisel sorumluluklardan kaçma ve değişen dünyaya ayak uyduramamadır." diyerek yanıt verir. Sartre'a göre Sovyetler'deki kimi baskılara rağmen komünizm, Fransa'da işçilerin biricik umudu ve siyasi ifade tarzıdır.
(Ali Bulunmaz'ın Ölümünün 50. yılında Albert Camus yazısından alınmıştır.)
Sartre ise bu eleştiriye "anti-komünizm, kişisel sorumluluklardan kaçma ve değişen dünyaya ayak uyduramamadır." diyerek yanıt verir. Sartre'a göre Sovyetler'deki kimi baskılara rağmen komünizm, Fransa'da işçilerin biricik umudu ve siyasi ifade tarzıdır.
(Ali Bulunmaz'ın Ölümünün 50. yılında Albert Camus yazısından alınmıştır.)
Umutsuzluk Edebiyatı
İnsanda dikkate değer olan umutsuzluk içinde olması değil, umutsuzluğu aşması ya da unutmasıdır. Bir umutsuzluk edebiyatı hiçbir zaman evrensel olamayacak. Evrensel edebiyat umutsuzlukta duramaz.
-- Albert Camus --
(Ali Bulunmaz'ın Ölümünün 50. yılında Albert Camus yazısından alınmıştır.)
-- Albert Camus --
(Ali Bulunmaz'ın Ölümünün 50. yılında Albert Camus yazısından alınmıştır.)
İki Tür Yazar
Galiba iki tür yazar var; öykü yazarı ve yazı yazan... - Raymond Chandler
(Selçuk Altun'un Kitap İçin köşesinden alınmıştır.)
(Selçuk Altun'un Kitap İçin köşesinden alınmıştır.)
Edebiyat Eleştirmeni
Edebiyat eleştirmeninin neden en kötüsü olduğunu anlatayım; bir müzik parçasını eleştirirken bu konuda bir şarkı söylemeniz gerekmez, bir resim sergisi eleştirirken resim yapmanız gerekmez. Ama bir düzyazı eleştirirken düzyazı yazmanız gerekir. Ve sakın bana bu kişilerin eleştirmen olmaktan başka bir arzuları olmadığını söylemeyin. - Martin Amis
(Selçuk Altun'un Kitap İçin köşesinden alınmıştır.)
(Selçuk Altun'un Kitap İçin köşesinden alınmıştır.)
4 Ocak 2010 Pazartesi
sizyeteneksizsiniz
Yetenek Sizsiniz yarışmasında bana en komik gelen şey, Türkiye'de yetenekli insan olmadığını falan görmek değil, esas, üç tane aşırı kısıtlı yeteneğe sahip insanın yetenek konusunda bilirkişiliğe soyunmuş, insan seçmeye oturması.
Not: Yargımı şu gerekçelere dayandırıyorum.
Acun: İnsanlarla ilişki kurma becerisini yetenek sayarsak, Türkiye'nin yarıya yakını aşırı yetenekli çıkar. Çünkü tüm sistem bunun üstüne kurulu. Çok rahat olduğunu kabul etmek gerekir ama o da yetenek sayılmaz. Yetenek avcısı mı? Bugüne kadar öyle bir kişiliği piyasaya sürdüğüne de şahit olmadık.
Hülya Avşar: Her şeyi yapabileceğini sanan ama hepsinde çuvallayıp, o histerik kocakarı gülüşüyle durumu idare eden, kütük gibi dursa da yine en iyi yaptığı şey oyunculuk olup, onu da bir türlü yapmayan Hülya Avşar yüzde 90 yeteneksizdir. Teniste iddialı olması kendini bilmeme yeteneğini, oyuncu-medya ikonu olup balina gibi dolaşması da rahatlığını göstermektedir.
Ali Taran: Vicdan sömürüsüne dayalı, ağlamık reklamı araklayıp, Türk usulü reklam yaftası yapıştırarak sahiplenen, duygulu-ağdalı müzik + gözü yaşlı çocuk'a dayalı klişesiyle ve türk tipi imalarıyla yerinde sayan reklamcı sınırlı bir yeteneğe sahiptir. Aralarında en ciddi yeteneğe sahip kişi de odur.
Alternatif Jüri: Sergen Yalçın - Reha Erdem - Suat Atalık
Ayrıca arkadaşların yeteneğin ne olduğuna bir türlü karar veremediği de gözümden kaçmıyor. Sanki sadece yarışma günü, program başladığında görüşüyorlar. Bu organizasyon dans yarışması mı, şarkı yarışması mı yoksa eski sihirbazları popüler etme yarışması mı, bu konuda da bir fikir birliği yok. Ne biçim yarışma arkadaş bu? Otel animatörlerini karşı karşıya getiren bir konsept daha uygun olmaz mıydı? Nasıl olsa olay kendiliğinden buraya gelmiş durumda...
Not: Yargımı şu gerekçelere dayandırıyorum.
Acun: İnsanlarla ilişki kurma becerisini yetenek sayarsak, Türkiye'nin yarıya yakını aşırı yetenekli çıkar. Çünkü tüm sistem bunun üstüne kurulu. Çok rahat olduğunu kabul etmek gerekir ama o da yetenek sayılmaz. Yetenek avcısı mı? Bugüne kadar öyle bir kişiliği piyasaya sürdüğüne de şahit olmadık.
Hülya Avşar: Her şeyi yapabileceğini sanan ama hepsinde çuvallayıp, o histerik kocakarı gülüşüyle durumu idare eden, kütük gibi dursa da yine en iyi yaptığı şey oyunculuk olup, onu da bir türlü yapmayan Hülya Avşar yüzde 90 yeteneksizdir. Teniste iddialı olması kendini bilmeme yeteneğini, oyuncu-medya ikonu olup balina gibi dolaşması da rahatlığını göstermektedir.
Ali Taran: Vicdan sömürüsüne dayalı, ağlamık reklamı araklayıp, Türk usulü reklam yaftası yapıştırarak sahiplenen, duygulu-ağdalı müzik + gözü yaşlı çocuk'a dayalı klişesiyle ve türk tipi imalarıyla yerinde sayan reklamcı sınırlı bir yeteneğe sahiptir. Aralarında en ciddi yeteneğe sahip kişi de odur.
Alternatif Jüri: Sergen Yalçın - Reha Erdem - Suat Atalık
Ayrıca arkadaşların yeteneğin ne olduğuna bir türlü karar veremediği de gözümden kaçmıyor. Sanki sadece yarışma günü, program başladığında görüşüyorlar. Bu organizasyon dans yarışması mı, şarkı yarışması mı yoksa eski sihirbazları popüler etme yarışması mı, bu konuda da bir fikir birliği yok. Ne biçim yarışma arkadaş bu? Otel animatörlerini karşı karşıya getiren bir konsept daha uygun olmaz mıydı? Nasıl olsa olay kendiliğinden buraya gelmiş durumda...
Reklamcılara Öneriler
Başbakanın pantalon kıçına köpek maması reklamı yerleştirmek. (Dili dışarıda bir köpek oldukça büyük bir hedef kitleyi kapsayacak, gayet de etkili olacaktır.)
Fakir ailelerin doğum hastane masraflarını üstlenerek çocukların alınlarına marka dövmesi oturtmak.
Namaz öncesinde full, süresince altyazı reklam.
Pazarlamacı geleneği hortlatılarak ev ev dolaşıp gitarla ürün şarkıları söyleyen müzisyen reklamcılar.
Film-dizilerde sigara üstüne konulan buğunun üstüne reklam kondurmak.
Genetiğiyle oynayarak reklamlı meyve-sebze üretimine geçilmesi.
ÖSS'ye reklam soruları koydurulması için lobi faaliyeti...
İnsanların boğazlarına yerleştirilecek özel bir aparatla konuşma aralarına slogan koymak.
Mezarlıklara, merhum şu ürünü çok severdi tarzı reklamlar yerleştirmek.
Seri cinayetle, maktulün üstüne bıçakla marka kazımak.
Fakir ailelerin doğum hastane masraflarını üstlenerek çocukların alınlarına marka dövmesi oturtmak.
Namaz öncesinde full, süresince altyazı reklam.
Pazarlamacı geleneği hortlatılarak ev ev dolaşıp gitarla ürün şarkıları söyleyen müzisyen reklamcılar.
Film-dizilerde sigara üstüne konulan buğunun üstüne reklam kondurmak.
Genetiğiyle oynayarak reklamlı meyve-sebze üretimine geçilmesi.
ÖSS'ye reklam soruları koydurulması için lobi faaliyeti...
İnsanların boğazlarına yerleştirilecek özel bir aparatla konuşma aralarına slogan koymak.
Mezarlıklara, merhum şu ürünü çok severdi tarzı reklamlar yerleştirmek.
Seri cinayetle, maktulün üstüne bıçakla marka kazımak.
Reklamlı Su Altı
Forum'da Su Altı Dünyası'na gidiyorsunuz, giriş parası 25 kağıdı bastırıyorsunuz ve arkasında balıkların durduğu her akvaryumun ön camında koskoca bir LG ekranıyla karşılaşıyorsunuz. Balıkları, onun şeffaf penceresinden ya da kalabalıkta kenarlara kaçmayı başararak izlemek zorundasınız. Rezalete bakın. Giriş parasını benden alıyorsan bana niye reklam seyrettiriyorsun. Sponsor bulduysan benden niye eşek yüküyle para alıyorsun? Reklamcıların yaşam alanlarını halkın onayını almadan kirletmeye ne hakkı olduğu sorgulanmayacak mı? Dağlar, ormanlar, tek tek ağaçlar, Ayasofya, Kız Kulesi, deniz yüzeyleri reklamla kaplanana kadar beklenecek mi? Benlik kirlenmesi sigaradan daha mı az zararlı? Görsel denetleme sadece mimari anlamda olamaz. Görsel özgürlük yaşamsal bir öneme sahiptir ve sonuna kadar savunulmalıdır.
Albert Camus - Sözler
Çekicilik, açık seçik bir soru sormadan evet yanıtını almanın bir yoludur.
Kıyamet gününü beklemeyin. Her gün Kıyamet Günü.
Önümde yürüme, arkandan gelmeyebilirim. Arkamdan yürüme, yol gösteremeyebilirim. Yanımda yürü ve dostum ol.
Kışın ortasında, en sonunda öğrendim ki içimde yenilmez bir yaz var.
Bazı insanların, sırf normal olabilmek için olağanüstü bir güç harcadıklarını kimse fark etmez.
Deney yaparak deney edinemezsiniz. Deneyim yaratılmaz. Deneyim yaşayarak edinilir.
Başkaldıran insan nedir? Hayır diye insan.
Tek bir gerçek felsefi sorun vardır, o da intihardır.
Bir olay karşısında umutsuzluğa kapılan korkaktır, ama insanlığın durumu konusunda umut besleyen aptaldır.
Her katil öldürürken ölümlerin en fecisini göze alır, onu öldürenler ise terfiden başka hiçbir şeyi göze almaz.
Modern çağın tüm devrimleri devlet iktidarının daha da güçlenmesiyle son bulmuştur.
Entelektüel, zihni kendisini seyreden kişidir.
Mutluluk, insan ile sürdürdüğü yaşam arasındaki basit uyumdan başka nedir ki.
Hepimiz özel vakayız.
Kıyamet gününü beklemeyin. Her gün Kıyamet Günü.
Önümde yürüme, arkandan gelmeyebilirim. Arkamdan yürüme, yol gösteremeyebilirim. Yanımda yürü ve dostum ol.
Kışın ortasında, en sonunda öğrendim ki içimde yenilmez bir yaz var.
Bazı insanların, sırf normal olabilmek için olağanüstü bir güç harcadıklarını kimse fark etmez.
Deney yaparak deney edinemezsiniz. Deneyim yaratılmaz. Deneyim yaşayarak edinilir.
Başkaldıran insan nedir? Hayır diye insan.
Tek bir gerçek felsefi sorun vardır, o da intihardır.
Bir olay karşısında umutsuzluğa kapılan korkaktır, ama insanlığın durumu konusunda umut besleyen aptaldır.
Her katil öldürürken ölümlerin en fecisini göze alır, onu öldürenler ise terfiden başka hiçbir şeyi göze almaz.
Modern çağın tüm devrimleri devlet iktidarının daha da güçlenmesiyle son bulmuştur.
Entelektüel, zihni kendisini seyreden kişidir.
Mutluluk, insan ile sürdürdüğü yaşam arasındaki basit uyumdan başka nedir ki.
Hepimiz özel vakayız.
30 Aralık 2009 Çarşamba
Mutlu Yıllar
Herkese bol kavgalı, delice uğraşlı ve çok az kazançlı, gerçekçi bir yeni yıl diliyor, yine de mutlu olmalarını istiyorum.
18 Aralık 2009 Cuma
Gizli Mucize - Borges
O zaman, gerçeğin çoğunlukla bizim gerçek hakkındaki beklentimizle örtüşmediğini düşündü; kendine özgü bir mantıkla, belli bir duruma ilişkin bir ayrıntıyı önceden kestirmenin, onun gerçekleşmesini önlemek demek olduğu sonucuna vardı. Bu cılız büyüye dayanarak, sırf gerçekleşmesinler diye en korkunç ayrıntıları gözünün önüne getirdi. Sonuçta doğal olarak bunların doğru çıkacağından korkmaya başladı.
Tam Metin İçin
Tam Metin İçin
17 Aralık 2009 Perşembe
KANIT
Adıyla başladı her şey
Kum tanesiydi
Aradan sıyrıldı
Büyümedi ama bir milim bile
Birleşmedi binlercesiyle
Bir yere de gitmedi
Ağlamadı, gülmedi, yalvarmadı
Adını söyledi sadece
ve kanıtladı
yaşadığını
Kum tanesiydi
Aradan sıyrıldı
Büyümedi ama bir milim bile
Birleşmedi binlercesiyle
Bir yere de gitmedi
Ağlamadı, gülmedi, yalvarmadı
Adını söyledi sadece
ve kanıtladı
yaşadığını
2020 Yılından Şok Haber
Gurbette Töre adlı dizinin saati çakışınca, cemaat Diyanet'e başvurup akşam namazını perşembe günü için bir saat ileriye aldırmayı başardı.
Kızıl Kaplan
Yakın arkadaşlarımın oğlu şu anda otuz günlük. Bomba maaşallah!
Geçen gün arkadaşım, bana bunun nasıl bir eziyet olduğundan yakınıyor, bebeğin, tam yatıştı falan derken birden ağladığından bahsediyordu. Dedim ki: Reenkarnasyonun etkileri anca bir yaşına doğru geçiyor. Çocuğun halini düşün bir. Bu dönemde Türkiye'de uyanmış, bakıyor, anne baba solcu, bir de yayıncılıkla uğraşıyorlar. Dövüne dövüne ağlıyor tabi gariban. Ha ha ha. Kimbilir kimdi doğmadan önce.
Takmayın be dostum. Yakışıyor size Kaplan.
Geçen gün arkadaşım, bana bunun nasıl bir eziyet olduğundan yakınıyor, bebeğin, tam yatıştı falan derken birden ağladığından bahsediyordu. Dedim ki: Reenkarnasyonun etkileri anca bir yaşına doğru geçiyor. Çocuğun halini düşün bir. Bu dönemde Türkiye'de uyanmış, bakıyor, anne baba solcu, bir de yayıncılıkla uğraşıyorlar. Dövüne dövüne ağlıyor tabi gariban. Ha ha ha. Kimbilir kimdi doğmadan önce.
Takmayın be dostum. Yakışıyor size Kaplan.
Satranç ve Satranç
H.G Wells'ten satranca kara bakış:
"Hiçbir şey satranç kadar vicdan azabı vermez insana. Satranç insanoğluna yöneltilmiş bir lanettir. Satrançta mutluluk yoktur... Satranç oynamak dünyanın en olağanüstü tutkularından biridir... Uğraşların en esriticisidir... İnsanı yok eder. Diyelim, gittikçe ünlenen bir politikacı ya da sanatçıdan nefret ediyorsunuz. Bıçak ya da bomba gibi modası geçmiş silahlara gerek yok; ona satranç oynamayı öğretin ve satranç tutkusu aşılayın yeter."
Laszlo Polgar adında bir Macar ruhbilimci, 1960ların sonlarında, her sağlıklı bebeğin bir dahi olarak yetiştirilebileceğini ileri sürmekle kalmamış, bunu kendi çocuklarına uygulayarak kanıtlayabileceğini açıklamış.
Polgar'ların kızları Zsusza, Zsofia ve Judith çok küçük yaşlardan başalyaraak her gün sekiz-on saat satranç çalıştırıldılar. Ve hepsi yirmi bir yaşına geldiğinde büyük usta ünvanlarını almıştı.
Celal Üster'in Yeryüzü Kitaplığı'nda, David Shenk'in Ölümsüz Oyun adlı kitabının tanıtımından alınmıştır.
"Hiçbir şey satranç kadar vicdan azabı vermez insana. Satranç insanoğluna yöneltilmiş bir lanettir. Satrançta mutluluk yoktur... Satranç oynamak dünyanın en olağanüstü tutkularından biridir... Uğraşların en esriticisidir... İnsanı yok eder. Diyelim, gittikçe ünlenen bir politikacı ya da sanatçıdan nefret ediyorsunuz. Bıçak ya da bomba gibi modası geçmiş silahlara gerek yok; ona satranç oynamayı öğretin ve satranç tutkusu aşılayın yeter."
Laszlo Polgar adında bir Macar ruhbilimci, 1960ların sonlarında, her sağlıklı bebeğin bir dahi olarak yetiştirilebileceğini ileri sürmekle kalmamış, bunu kendi çocuklarına uygulayarak kanıtlayabileceğini açıklamış.
Polgar'ların kızları Zsusza, Zsofia ve Judith çok küçük yaşlardan başalyaraak her gün sekiz-on saat satranç çalıştırıldılar. Ve hepsi yirmi bir yaşına geldiğinde büyük usta ünvanlarını almıştı.
Celal Üster'in Yeryüzü Kitaplığı'nda, David Shenk'in Ölümsüz Oyun adlı kitabının tanıtımından alınmıştır.
Gündem
Bursa'da madencileri bile bile ölüme gönderdiler. Dinamitçiye ölçüm cihazı verilmedi. Göçüğün yaşandığı yerde bir gün önce de göçük olmuş, işçiler canlarını zor kurtarmıştı. 11 ay önce işletmeyi gezen denetçiler eksikleri belirlemiş bir yıl süre vermişlerdi düzeltilmesi için. Bir yıl! Ha ha! Bir ay kala facia yaşandı.
Ali Sirmen'in Dünyada Bugün köşesinden bir alıntı: DTP adına Ahmet Türk sine-i millete dönme kararını açıkladığında, nekre bir dostum kahkaha patlattı ve aynen şunları söyledi: - Aşiret reisi sine-i millete değil, olsa olsa sine-i aşirete dönebilir.
Hikmet Çetinkaya'nın Politika Günlüğü köşesinden bir alıntı: "Siz hiç duydunuz mu DTP'lilerin toprak reformu istediğini, işsizliğe ve yoksulluğa çözüm önerdiklerini?
Demiryolu, Tekel, İtfaiye emekçileri meydanlara çıkınca, demokratik AKEPE'nin faşist kolluklarından meydan dayağı yediler.
Geçen yıl yüzde 19.2 olan genç işsiz oranı yüzde 24.3'e çıktı. Medya başını boka gömmüş, rekor düzeyde daralmadan, işsizlikten sözeden uzaylıymış muamelesi görüyor.
PKK şehirlerde güvenliği ve huzuru sağladı. Ha ha!
Yani Türkiye'nin gündemi yine mükemmel. Bi de şu Ergenekoncular olmasa, her şey güllük gülistanlık olacak.
Ali Sirmen'in Dünyada Bugün köşesinden bir alıntı: DTP adına Ahmet Türk sine-i millete dönme kararını açıkladığında, nekre bir dostum kahkaha patlattı ve aynen şunları söyledi: - Aşiret reisi sine-i millete değil, olsa olsa sine-i aşirete dönebilir.
Hikmet Çetinkaya'nın Politika Günlüğü köşesinden bir alıntı: "Siz hiç duydunuz mu DTP'lilerin toprak reformu istediğini, işsizliğe ve yoksulluğa çözüm önerdiklerini?
Demiryolu, Tekel, İtfaiye emekçileri meydanlara çıkınca, demokratik AKEPE'nin faşist kolluklarından meydan dayağı yediler.
Geçen yıl yüzde 19.2 olan genç işsiz oranı yüzde 24.3'e çıktı. Medya başını boka gömmüş, rekor düzeyde daralmadan, işsizlikten sözeden uzaylıymış muamelesi görüyor.
PKK şehirlerde güvenliği ve huzuru sağladı. Ha ha!
Yani Türkiye'nin gündemi yine mükemmel. Bi de şu Ergenekoncular olmasa, her şey güllük gülistanlık olacak.
11 Aralık 2009 Cuma
Siyasi Porno Starları Büyük Ödülü
Afganistan'a 30 bin ek asker gönderip, Irak'ta işgale devam edip, Güney Amerika'da Kolombiya'yı kaşıyıp dururken Nobel Barış ödülü alan OBAMA bu yılın Siyasi Porno Starları Altın Kuka'nın da en birinci adaylarındandır. Tabi ki Açılamayan, Açık her şeyi çarşafa, ekonomiyi ağaca dolayan,Son Halife Muhteşem Fatih Sultan Kabadayıbaşkandan sonra.
Zamanında Rus rejim muhalifi yazarlara bol keseden dağıtılan Nobel Ödülleri mi nedir? Ödüllerin yüzde doksan dokuzu gibi birinci sınıf bir tuvalet kağıdıdır.
Zamanında Rus rejim muhalifi yazarlara bol keseden dağıtılan Nobel Ödülleri mi nedir? Ödüllerin yüzde doksan dokuzu gibi birinci sınıf bir tuvalet kağıdıdır.
Açılımlar ve Devletsizleştirme - Bülent Esinoğlu
"Küreselleşmeciler, daha açık bir ifade ile emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin dayatmaları sonucu özelleştirmeler yapılldı. Devleti küçülteceğiz diyenler; Cumhuriyet'in tüm devlet birikimlerini sattılar.
Dayatmalar ve propagandalar karşısında halkımızı devletin küçülmesine razı oldu. Halkımızannetti ki devletten arta kalanlardan, kendine de yar olacak bir şeyler olur. Belki iş ve aş olur. Ama olmadı! Olması da zaten söz konusu değildi.
Aslında Türkiye'nin devletsizleştirilmesi NATO ile başlamıştı. Emperyalist güçler, sıra ekonominin çökertilmesine gelince NATO'yu yeterli görmediler. İç ve dış tefeciler IMF, OECD, Dünya Bankası ile ulusal pazarlarımızı ele geçirdiler. Türkiye'yi sistemli bir şekilde üretimsizleştirdiler.
Bir yandan da AB'ye üye alacağız propagandası ile hukuk ve yargı sistemimize saldırdılar.
Şimdi de Amerikan açılımları başlatıldı; Kürt açılımı, Alevi açılımı, Kıbrıs açılımı, Ermenistan açılımı, laik/dindar açılımı gibi. Devletsizleştirme, üretimsizleştirme ve halkı etnik parçalara bölerrek milletsizleştirme. Gelinen son durumu budur.
(Deniz Som'un Vaziyet köşesinden alınmıştır.)
Dayatmalar ve propagandalar karşısında halkımızı devletin küçülmesine razı oldu. Halkımızannetti ki devletten arta kalanlardan, kendine de yar olacak bir şeyler olur. Belki iş ve aş olur. Ama olmadı! Olması da zaten söz konusu değildi.
Aslında Türkiye'nin devletsizleştirilmesi NATO ile başlamıştı. Emperyalist güçler, sıra ekonominin çökertilmesine gelince NATO'yu yeterli görmediler. İç ve dış tefeciler IMF, OECD, Dünya Bankası ile ulusal pazarlarımızı ele geçirdiler. Türkiye'yi sistemli bir şekilde üretimsizleştirdiler.
Bir yandan da AB'ye üye alacağız propagandası ile hukuk ve yargı sistemimize saldırdılar.
Şimdi de Amerikan açılımları başlatıldı; Kürt açılımı, Alevi açılımı, Kıbrıs açılımı, Ermenistan açılımı, laik/dindar açılımı gibi. Devletsizleştirme, üretimsizleştirme ve halkı etnik parçalara bölerrek milletsizleştirme. Gelinen son durumu budur.
(Deniz Som'un Vaziyet köşesinden alınmıştır.)
10 Aralık 2009 Perşembe
Jose Saramago - Not Defterimden
Editörler -
Voltaire'in edebiyat ajansı yoktu. (...) Edebiyat ajansı diye bir şey yoktu. İş, böyle ad vermek istersek, iki muhatap arasında işliyordu, yazar ve editör. Yazarın eseri vardı, editörün de bunu yayınlamak için araçları, ikisinin arasında başka hiçbir aracı yoktu. Masumiyet zamanıydı. (...) Genellikle kendilerini kolaylıkla çakal ya da köpekbalığı tipi edebiyat ajanlarının aldatmasına teslim edecek kadar saf olan yazarlar, kabarık ön ödeme ve dünya çapında promosyon vaatlerinin peşinde koşuyorlar, sanki yaşamları buna bağlıymış gibi...
Voltaire'in edebiyat ajansı yoktu. (...) Edebiyat ajansı diye bir şey yoktu. İş, böyle ad vermek istersek, iki muhatap arasında işliyordu, yazar ve editör. Yazarın eseri vardı, editörün de bunu yayınlamak için araçları, ikisinin arasında başka hiçbir aracı yoktu. Masumiyet zamanıydı. (...) Genellikle kendilerini kolaylıkla çakal ya da köpekbalığı tipi edebiyat ajanlarının aldatmasına teslim edecek kadar saf olan yazarlar, kabarık ön ödeme ve dünya çapında promosyon vaatlerinin peşinde koşuyorlar, sanki yaşamları buna bağlıymış gibi...
Zaman gelmiştir...
Çevrenizde gördüğünüz her şey "Bana ne be bundan!" dedirtiyorsa, kitap okumanın zamanı gelmiş demektir.
9 Aralık 2009 Çarşamba
Televizyonun Çöp Olduğunun Birinci Elden Kanıtlanması
1- Kullanma süresi geçmiştir. Hiçbir yenilik getirmemekte, aynı şeyleri, seyircinin dikkatini çekmek için bayağılaştırarak tekrar tekrar sunmaktadır.
2- Kokmaktadır. Haber programları çarpıtmayla, magazine dayalı yapımları yozluğuyla, dizileri düzey düşüklüğüyle pis bir koku yaymaktadır. Çürümüştür.
3- Kalıcı değildir. Yayınlanan hiçbir program tekrar izlenme duygusu yaratmamaktadır.
4- Konuşmacılar, bilim adamları, ekonomistler, spor yorumcuları, kaliteli hiçbir izleyicinin normalde önemsemeyeceği tiplerden seçilmektedir. Bu kişiler sadece orada oldukları için önemsenmektedir. Bu da içeriğin tamamen posadan oluştuğunu göstermektedir.
5- Tadı yoktur. Gerçeklerden kaçtığı için yapaydır.
İşte:
Bütün bu bilgiler ışığında televizyonun bir çöp olduğu kesindir.
2- Kokmaktadır. Haber programları çarpıtmayla, magazine dayalı yapımları yozluğuyla, dizileri düzey düşüklüğüyle pis bir koku yaymaktadır. Çürümüştür.
3- Kalıcı değildir. Yayınlanan hiçbir program tekrar izlenme duygusu yaratmamaktadır.
4- Konuşmacılar, bilim adamları, ekonomistler, spor yorumcuları, kaliteli hiçbir izleyicinin normalde önemsemeyeceği tiplerden seçilmektedir. Bu kişiler sadece orada oldukları için önemsenmektedir. Bu da içeriğin tamamen posadan oluştuğunu göstermektedir.
5- Tadı yoktur. Gerçeklerden kaçtığı için yapaydır.
İşte:
Bütün bu bilgiler ışığında televizyonun bir çöp olduğu kesindir.
Tanrının Çalışma Tarzı
"Çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim."
Al Capone
Al Capone
yaşamayı bilmediği için...
"İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için."
W. Shakespeare
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için."
W. Shakespeare
5 Aralık 2009 Cumartesi
Yansıma
Gece...
Balkonda gördüm babamı.
Bir yansımaydı önce
Sonra…
Yerime geçti ansızın
yansıyamayışımı izliyordu şimdi gülerek
kahkaha atamayışımı onun gibi
dimdik duramayışımı…
Tüylerim ayakta
soğuk rüzgarlara batmış
yapayalnız, düşkün bir kedi gibi miyavladım yüzlerce kere
Tüm oda benden tarafa geçip, şımarıklığıma sarılıncaya kadar da
susmadım.
Balkonda gördüm babamı.
Bir yansımaydı önce
Sonra…
Yerime geçti ansızın
yansıyamayışımı izliyordu şimdi gülerek
kahkaha atamayışımı onun gibi
dimdik duramayışımı…
Tüylerim ayakta
soğuk rüzgarlara batmış
yapayalnız, düşkün bir kedi gibi miyavladım yüzlerce kere
Tüm oda benden tarafa geçip, şımarıklığıma sarılıncaya kadar da
susmadım.
Küçücük
Kovaya şıp şıp vuran
su damlacıklarına sığışıyor çocuklar
Kapı zillerinin içinde zangırdarken
tükürükler saçarak gülüşüyorlar
Kibrit çöplerine oturmuş, yarışıyorlar oluklarda
Kilitlere doluşup geriye ittiriyorlar anahtarları
Umut da yanlarına sıkışıyor her seferinde
Kıkırdamaya çalışıyor edepsizce
Ne de olsa
O da çok küçük daha...
su damlacıklarına sığışıyor çocuklar
Kapı zillerinin içinde zangırdarken
tükürükler saçarak gülüşüyorlar
Kibrit çöplerine oturmuş, yarışıyorlar oluklarda
Kilitlere doluşup geriye ittiriyorlar anahtarları
Umut da yanlarına sıkışıyor her seferinde
Kıkırdamaya çalışıyor edepsizce
Ne de olsa
O da çok küçük daha...
3 Aralık 2009 Perşembe
Dikkat
Dikkat et!
Oy attığın sandık bir yazar kasa.
Sevdiğin kız bir silgi
Ailen bir bulut
Düşüncelerin filtre
Sen
küçük, buruş buruş bir kağıt parçası
Oy attığın sandık bir yazar kasa.
Sevdiğin kız bir silgi
Ailen bir bulut
Düşüncelerin filtre
Sen
küçük, buruş buruş bir kağıt parçası
2 Aralık 2009 Çarşamba
Yürü Be Sayko
Pireye kızıp danayı yakan sevgili arkadaşım Sayko'yu, yanlışından dönme büyüklüğünü gösterdiği için kutluyor, okurlarıma, kendisinin çılgın bloğuna girip bir göz atmalarını tavsiye ediyorum.
Saykonun Cinnet Evi
Saykonun Cinnet Evi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)