30 Nisan 2010 Cuma

Poesies 2

Pascal: “İnsan, doğuştan gelen ve bağışlama olmaksızın ortadan kalkması olanaksız yanılgıyla dolu bir özneden başka bir şey değildir. Hiçbir şey gerçeği göstermez ona. Her şey yanıltır onu. Gerçekliğin iki kaynağı olan us ve duyular, ikisinin de içtenlikten yoksun olmaları bir yana, aldatırlar birbirlerini…”

Vauvenargues: “Kendilerine övgüler yağdırmak, insanlara hakaret etmektir bazen, çünkü değerlerinin sınırlarını belirler bu övgüler; pek az insan kendisinin beğenilmesine üzlmeksizin katlanacak kadar alçakgönüllüdür.”

Vauvenargues:“Olağanüstü şeyler söylemeye çalıştığı zaman, pek az doğru şey söyler insan.”

Vauvenargues: “Başkalarının mutsuzluğunu hazırlayanların alışılmış bahaneleri, onların iyiliklerini istemeleridir.”

Vauvenargues: “Başkalarının mutsuzluklarından acı çeker gönül yüceliği, sanki onların sorumlusu kendisiymiş gibi.”

Vauvenargues: “Kötülüğe dönüşlerimizden ve mutsuzluklarımızın bile kusurlarımızı düzeltemediğini görmekten dolayı üzgünüz.”

Comte de Lautréamont, Maldoror’un Şarkıları kitabından seçkiler

Anagram

Kusur Hesaplaşması

“Kusurlarımız olmasaydı başkalarının kusurlarını görmekten bunca zevk almazdık.

La Rochefoucault

İlkede Tutarlılık

Bunlar benim ilkelerim. Beğenmiyorsanız elimde başkaları var.

Groucho Marx

29 Nisan 2010 Perşembe

Selam

Günün kaderini bir avuç kum gibi yumruklarının arasında taşıyanlara selam olsun.

Dış Kapının Sesi'nden bir replik...

Yergi Ustalarından Gazeteciliğe Bakış

Arnold Bennett (Romancı-eleştirmen)
"Gazeteciler doğru olmadığını bildikleri bir şeyi söylemekten asla çekinmezler, kırk kere söylersek doğru olur umuduyla."

Thomas Jefferson (ABD'nin ilk dışişleri bakanı ve üçüncü başkanı. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nin taslağında Benjamin Franklin ve John Adams'la birlikte üçüncü imzaya sahiptir.) .
"Bir gazetenin en yanlışsız sayfaları ilan sayfalarıdır."

Oscar Wilde (Romancı-oyun yazarı-eleştirmen)
"Eskiden işkence aletleri vardı, şimdi gazeteler var."

George Bernard Shaw (Yergi Yazarı=
"Görünen o ki, gazeteler bir bisiklet kazsıyla uygarlığın çöküşünü birbirinden ayırt edemiyor"

Joseph Pulitzer
"Ahlak ilkelerini bile bile çiğneyen, yalnızca kendi çıkarını gözeten, halk avcısı, fırsat düşkünü bir basın, önünde sonunda kendisi kadar alçak bir halk yaratır."


Celal Üster'in "Yeryüzü Kitaplığı" köşesinde Enrico Morresi'nin Haber Etiği kitabının tanıtımından seçilerek alıntılanmıştır.

Furio Scarpelli'nin Vedası



Agenore Incroci'yle birlikte 'İyi, Kötü ve Çirkin', 'Bilinmeyen Kişiler', 'Büyük Savaş, Dino Risi’nin "I Mostri" ve Ettore Scola’nın "La terrezza" (Teras) gibi filmlerinin senaryolarına imza atan usta senarist Furio Scarpelli hayata veda etti.

Bunun Adı Zaten Konuldu, Kıvırtmayın

"Kavram olarak "dünya ekonomisi", "emperyalist sistem" denilmesi daha doğru. Dünya zaten küresel. Küreselleşmiş bir hizmet yok! İdeolojik düzlemde sistemin adının saygınlaştırılması hastalıklı bir yaklaşımdır. En doğrusu emperyalist sistemdir...

Korkut Boratav

Kapitalizmin Altın Çağı Bitti 1

Şükran Soner'in Korkut Boratav'la Söyleşi'sinden Alıntılar

1970'ler... İşveren talepleri belirleyici rol oynadı, bölüşüm operasyonu gündeme taşındı. Sol saflaşma, askere yansıyan iç hesaplaşma, dünya gidişatına uymuyordu.

Milliyetçi Cephe aslında bir sınıf cephesidir. Şiddetin kaynağı faşist akımlar derin devlet ağırlıklıydı. sol sağa ayrı kefedeydiler. geleneksel CHP, artı sol solsyal demokrat işlev üstleniyor, kendi solunun gelişmesinin önünü açıyordu. Sağın koyduğu zorla sol izole ediliyordu...1980 egemen sınıfın solu tehdite olarak algılamasıdır. Sendikalar, halk kesimleri 24 Ocak'a razı değillerdi. Dünya ekonomisine uyum sağlanamaıyordu. Kriz ortamına girilmişti. Halk sınıflarına ağır maliyet yüklemeden krizden çıkmak olası değildi.
AB sosyal demokrasisinin dağılmata olduğu bir tarihle çakışma söz konusuydu. Krizi sol söylemle, aşırı sınıf işbirlikleriyle çözmeye çalışıyorlardı. Ecevit'e destek vermediler. Almanya sosyal demokrasisi, Türkiye'yi kendi camiası içinde görmüyordu. Sorumluluğu üstlenmedi. Yoksul 3. Dünya ülkesinin bu sınavında tarihi görev üstlenmek istemedi, el uzatarak destek vermediler.

Batı'da sosyal demokrasi emperyalizme yatkındır.

Askeri Rejim Modeli'ne duyulan gereksinim: Model içinde fiyat kontrolleri kalktı, faiz yükseldi, emek üceretleri, köylü gelirleri baskı altına alındı. Baskı altında olunmadan, sendikal, demokratik örgütlülüklerin dinamiklerinde sistem yürütülemezdi. Ana amaç ihracata dönmek, açık ekonomi yaratmak. Ücretleri uzun süreçli etkin, baskı altında tutmak.. 12 Eylül'ün baskısı lazım.. Sayısız belge sermaye sınıfı ile kurulmuş iletişimi ortaya koyuyor. 12 Mart'ın vitrin yaklaşımı 12 Eylül'de yok. Reformcu vitrine ihtiyaç yok.

Çürüme Bataklığından Çıkış - 1 Mayısa Doğru

1 Mayıs - Ergin Yıldızoğlu

....
Otuz yıl önce başlayan "restorasyon"un iflası, 2007'de patlak veren mali krizle birlikte, pratikte ve ideolojik olarak tamamlandı. En temell varsayımları bizzat bu restorasyonun özneleri, sermayenin sözcüleri tarafından sorgulandı, medyada günah çıkarma seansları yaşandı, yaşanıyor. Bundan sonrası artık yalnızca çürümedir!
Otuz yıl önce sermayenin "Başka seçenek yok!" sloganıyla başlayan saldırısının ideolojik ifadesi neo-liberalizm, küreselleşmecilik oldu. Bu restorasyon döneminde, emekçi sınıfların çoğu kazanımları ellerinden alındı. Gelişmekte olan ülkelerin, klasik sömürgecilikten çıkarken geliştirdikleri "ulusal projeleri" tasfiye edildi, ekonomileri uluslararası sermayenin serbest kullanımına açıldı. Sonra, Afganistan ve Irak'ta sömürgecilik geri geldi. Böylece kapitalist sınıfın özgürlükleri tümüyle restore edildi, egemenlikleri pekişti.
Bu dönemde siyasal eşitliğin yerini, piyasa eşitliği aldı. Demokrasi insanlığın eşitçe, özgür "konuşma", irade beyan etme, özyönetim hakkı olmaktan çıkarak genel seçimlere, özgürlük de tüketim özgürlüğüne indirgendi. Bu dönemde insanlığın ortak yaşam kaynakları sermaye tarafından acımasızca mülksüzleştirildi.
Kültürel yaşamımız ise bir taraftan, her türlü evrensel hakikat düşüncesini yadsıyan, haz odaklı, egoist postmodern öznelliklerle, bedenin hazlarını yadsıyan, intihar eğilimli (bedeninin kurban ederek yeni bir yaşama geçmeyi arzulayan) teolojik öznellikler arasındaki çatışmaya sıkıştı. Bu dönemde sermayenin dinin içini boşaltarak metalaştırdığını, kolonize ederek kendi özgün baskı araçları, beden kontrol mekanizmaları arasına kattığını gördük.
Bu dönemin nasıl acımasız bir sınıf saldırısı, mülksüzleştirme süreci olduğu, neo-liberalizmin devletin içindeki demokratik kalıntıları tasfiye ettiği artık açıkça gözler önüne serilmiştir. Restorasyon döneminde faiz/rant üzerinden büyük birikimleri gerçekleştiren mali sermaye, mali kriz patlak verince, ABD başta olmak üzere birçok ülkede devlete el koydu, kendi "yönetim komitesine" çevirdi. Çalışanlar işlerini, evlerini, ömür boyu biriktirdikleri güvenlik akçelerini kaybederken hükümetler bankalara devasa kaynaklar aktardılar. Böylece sermaye kurtarılırken oluşan devasa kamu borçları, gelecek kuşakların gelirlerini daha şimdiden sermayeye transfer etmiş oluyordu.
Şimdi, dönemin en gebe olgusu, "devletlerin sermayeyi kurtarırken üstlendikleri mali krizleri"dir. Devletler bu mali krizi aşabilmek için, emekçilerin gelirlerine ve haklarına yüklenecekler. Bu krize ilişkin, sermayenin porojesinden farklı tüm diğer olasılıkları, restorasyon döneminde ağızlarına almadıkları "toplumsal çıkar" adına bastıracak, farklı seçeneklerin gündeme gelemsini engellemeye çalışacaklar.
Emekçiler kriz süresinde yaşananları görmüş olmanın kızgınlığıyla yükün üzerlerine yıkılmasını kabul etmeeycekler; İspanya'dan Portekiz'e Yunanistan'a Kırgızistan'a, Çin'e kadar, hatta Fransa'da İngiltere'de direnecekler, direnmeye başladılar. Tekel işçileri, Tariş işçileri de bu yükselmekte olan dalganın bir parçası...
Şimdi, bir başka toplumsal yaşamın kurulabileceğine, "servet eşitsizliği"nin toplumdan ayrı, onun üzerinde bir baskı aracaı olarak yaşayan asalak bir devletin aşılabileceğine, tüm bunların bir gün gerçekleşeceğine ilişkin hiçbir güvence aramadan, inanma cesaretini gösteren öznelere büyük görevler düşüyor. Örneğin, restorasyon döneminin, bir önceki sermaye birikim modelinin, emekçi yaşamlarının ve öznelliklerinin tasfiye edilmesi sürecinde bizi sermayesinin saldırısına ortak eden sahte "değişim" gevezeliği teşhir edilmelidir. İkincisi, gözünü sermayenin ufkunun ötesine dikmiş gerçek bir değişim düşüncesinin konuşulmasının koşullarını yaratmak için mücadele edilmelidir. Üçüncüsü, herm emekçi sınıf eyleminin ülke içinde, hatta ulsulararası düzeyde evrenselleşmesine, "direniş ırmaklarının" birleşerek güçlü nehirler oluşturmasına çabalamak son derece önemli olacaktır...
....

28 Nisan 2010 Çarşamba

Nedir bu iyi vatanseverlik?

Nedir bu iyi vatanseverlik, kimse açıklamaz. İyi vatanseverlik, çoğunun dediği üzere, işgalci olmayabilir ama işgalci olmayanı bile, ister istemez alıkoymaya yöneliktir; yani insanlar zaptettiklerini alıkoymak isterler. İşgalsiz kurulan tek bir ulus yoktur ve işgal de sadece şiddet ve cinayetle becerilebilir.

Leo Tolstoy - Vatanseverliğe Karşı - 1896

Tolstoy'un 3 Günlüğü

Tolstoy'un üç günlüğü vardı, birini ortalıkta bırakıyordu, evdekiler okuyup feyz alsın diye. Bir de güya gizli günlüğü vardı ama aile efradı ona da ulaşabiliyordu. Ve bir de süper gizli bir günlük tutuyordu. Sofya onu bulduğunda dananın kuyruğu koptu...

Michael Hoffman - Tolstoy'u anlatan Son İstasyon filminin yönetmeni

26 Nisan 2010 Pazartesi

Kim bu John Lennon?

Jim Tarbuck (Komedyen, John Lennon'ın ilkokul arkadaşı ve ömür boyu dostu) : ...Sessiz sedasız biri değildi, bir münakaşa varsa mutlaka içindeydi. Yoko Ono'yla takılmaya başlayınca pasifist oldu, ama kabadayı bir tarafı vardı. Kavgaya girmekten çekinmezdi. Yaşı kemale erdiğinde âlemci oldu. Bir partide içkime gizlice speed hapı attı, dört gün boyunca tavşan gibi dolaştım. Kıyak oğlandı, tam bir takım oyuncusuydu.

Rod Davies (Lennon'ın 1956'da kurduğu grubu Quarrymen'in gitaristi. Gruba Paul Mc Cartney katılınca ona yol gözüktü.): Aramızdaki en iyi solist John'du, fakat hiçbirimiz ondaki müzikal kabiliyetin farkında değildik. O zamanlar göze çarpan kabiliyeti karikatüristliğiydi. "Daily Howl" adını verdiği karikatür defteri okulda elden ele dolaşırdı. Öğretmenler odasında bile kahkahalara sebep olurdu. Kural tanımaz bir öğrenciydi, sınırlara riayet etmezdi.

Bill Harry (Lennon'ın Liverpool Sanat Akademisi'ndeki yakın arkadaşı. Liverpool'un ilk rock'n roll dergisi Mersey Beat'in kurucusu, editörü.): O zamanlarki favorisi Just William serisinin yazarı Richmal Crompton'dı. Ama bir numaralı kitabı Alis Harikalar Diyarında'ydı. Bana Amerikalı sanatçı Steinberg'i hatırlatırdı, çizgisi çok kıvraktı. Ama çok asiydi. Bir keresinde hoca "bir tersane çizeceksiniz" dedi. O ödevde John sınıf sonuncusu oldu. Çünkü herkes vinçler, işçiler filan çimzişti, John ise sadece bir ayak çizmişti.

Sorun Çözme

Sigara içenler içmeyenlere vergi versin, sorun çözülsün

24 Nisan 2010 Cumartesi

Türkiye'den İnsan Manzaraları - Fatih Yonca

2009 yılının Aralık ayının başlarıydı...
Teröristler Tokat'ın Reşadiye ilçesinde bir askeri aracı pusuya düşürerek 7 askeri şehit ettiler.
Yüzsüz yalancılar salt orduyu yıpratmak için "Eylemi Ergenekoncular Yaptı" diyecek kadar ahlaksızlaştılar.
Oysa acı, salt 7 askerin şehadetinde değildi, o erlerin göğsünde sallanan künyenin öbür yüzü büyük dramlar saklıyordu!..
Şehit erlerden biri Hataylı Fatih Yonca'ydı... Onun dramı, yoksulluğun ölüm kadar acı olabileceğini de çok güzel anlatıyordu.
Subaylar şehitle ilgili haberi ailesine vermek için Hatay'ın İskenderun ilçesi kırsalında bir köye gittiler. Köüyün dağlık kesiminde iki odalı, briketten yapılma, kapısı naylonla kapatılmış, sıvasız derme çatma bir evle karşılaştılar!
Subayların acısı karşılaştıkları manzara karşısında daha da büyüdü. Anne Gülsüm Yonca subayları gördüğünde ağıt boğazına yapıştı ve yoksulluğunu her zerresinde hissettiği bedeni dermansız kaldı!..
Gülsüm, eşinin kendisini boşayarak dört çocuğuyla birlikte terk ettiğini, Fatih'in ise askere gitmeden önce hem okuyup hem de evin geçimini sağlamaya çalıştığını anlattı. Talihsiz kadının daha sonra söyledikleri ise kimilerinin yüzüne bir şamar olacaktı:
"Fatih askere gittikten sonra da 39 lira 14 kuruşluk onbaşı maaşını bana gönderiyordu. Kaymakamlığın verdiği gıda ve kömür yardımları ile komşuların desteği bizi ayakta tutuyordu...

(Mehmet Faraç'ın Terör ve Toplum köşesinden alınmıştır.)

Muhafazakarlık ve Sapıklık Arasında Düz Orantı

Siirt'te ikisi kardeş dört kız çocuğuna kraker ve gofret karşlığı aylarca tecavüz edildi. Şimdi yayın yasağı var. Kimbilir kimler saklanmaya çalışılıyor kamuoyundan. Siirt halkı susuyor.

Mardinli Katibe'nin 13 yaşındaki kızı Remziye evlenme vaadiyle kaçırılıp fuhuş mafyasının tuzağına düşürüldü. O kıza yatılı bölge okulu, nüfus müdürlüğü, belediye çalışanları, hatta Yeşil Kart alma uğruna gittiği Ömerli Hükümet Konağı'nın hizmetlisinin de aralarında bulunduğu 50'den fazla insan tecavüz etti.

Mehmet Faraç soruyor:
Niye bu rezaletler muhafazakarlığın, şıhlığın, tarikatçılığın, gericiliğin egemen olduğu, feodalitenin ve aşiretçiliğin tüm çarpıklığı ve acımasızlığıyla hüküm sürdüğü coğrafyalarda yaşanır?
Ve niçin namus ve töre uğruna silaha sarılmaktan çekinmeyenler bu ahlaksızlıklar karşısında sessiz kalıp başlarını kuma gömer?

23 Nisan 2010 Cuma

Kendi kendine

Bu dünyadaki en zor şey kendi kendine sadık kalmaktır.

Dostoyevski

Mark Holthussen



Yeni yeni yeni!!!


Elleriyle dokunarak okuyan körler için ilk korku kitabı çıktı.

Anti-Kien

Ölünün sandığı bahane, maksat rom

Robert Louis Stevenson'ın Define Adası romanında bir denizci şarkısı geçer:

Fifteen man on a dead man's chest
...Yo-ho-ho, and a bottle of rum!
Drink and the devil had done for the rest--
...Yo-ho-ho, and a bottle of rum!"

On beş tayfa tünemiş bir ölünün sandığına
Hey anam hey
Diktin mi romu kafaya olursun zilzurna
Hey anam hey


Önceleri "rumbillion" adı verilen, 1660'lardan sonra kısaca "rom" denmeye başlanan bu içki, Amerikan kolonilerinin köle ticaretinde de azımsanmayacak bir rol üstlenmiştir. Afrika'dan getirilen köleler Batı Hint Adaları'nda şekerkamışı melasıyla değiştirilir, alınan melas New England'da roma dönüştürülerek Afrika'dan yeni köle alımında kullanılırmış.

Besinlerle alınan C vitamininin yetersizliği yüzünden ortaya çıkan beslenme bozukluğu, iskorbüt, 15. yüzyılın sonlarına doğru uzun yolculuklara çıkan denizcilerde görülen ölüm ve güçsüzlüklerin başlıca nedeniydi. Gerek donanmadaki denizciler, gerek korsanlar, iskorbüte yakalanmamak için "grog" denen bir içki içerelrdi. Şekerli su, limon suyu ve romun karışımından oluşan bu ünlü denizci içkisi, tayfalara günlük tayın olarak verilirdi. İçilebilir su bitmek bilmeyen yolculuklarda kolaylıkla ve kısa zamanda kirlenebildiği için de, gemilere sudan çok şarap ve roma alınırdı nerdeyse...

(Celal Üster'in Yeryüzü Kitaplığı köşesinde, Bacardi kitabı tanıtımından alınmıştır.)

20 Nisan 2010 Salı

Sihirbaz Hakem

Bugün Kosovalı Serkan arkadaşımla rıhtımda geyik yaparken, sihirbaz bir hakemin olaya bayağı bir renk katabileceğini düşündük.Oyunun ortasında kaleleri yok etmesi mesela... Futbolcuların nasıl da şap gibi kalacağını tahayyül edin. Para atışında futbolcu eline parayı beklerken paranın kuşa dönüşerek uçup gitmesi, kötü tezahüratta şak diye tribünleri ortadan kaldırması, sarı kartı ağzından ya da futbolcunun kulak arkasından çıkarması, futbolcu penaltı noktasına konan topu teptiğinde bir tavşana vurduğunu anlaması. Ve falan filan...

18 Nisan 2010 Pazar

Soyuttan Somuta

Nasıl ki dünya soyutlamalar yoluyla felsefe haline gelmişse felsefe de somutlaşarak dünya haline gelecektir.

Marx

İstatistik Bilimi

İstatistikler mini etek gibidir; çok fazla şey gösterir ama esas gösterilmesi gereken şeyi göstermez.

Ferguson

17 Nisan 2010 Cumartesi

Ayakkabıcılar

"Ne ilginçtir ki, her zanaat onu uygulayan zanaatkârlarda kendine özgü bir karakter, belirli bir mizaç geliştir. Kasap genelde ciddi ve kendini beğenmiştir, boyacı pervasız ve gamsızdır, terzi cinsel hazza düşkün, bakkal aptal, hamal meraklı ve geveze, son olarak ayakkabı tamircisi de diline doladığı şarkı il neşeli, hatta yaşam doludur. Beğenilerinin sadeliğine karşın, yeni ayakkabı yapan, eskilerini tamir eden bu insanlar her zaman huzursuz, bazen de saldırgan bir ruh hali içindedirler. Çok konuşmaya duydukları büyük eğilimle diğerlerinden ayrılırlar. Bir isyan mı var? Kalabalıktan bir konuşmacı mı çıkıyor? Hiç şüphesiz, bu konuşma yapmaya gelmiş bir ayakkabı tamircisidir."

M. Sensfielder, Historie de la cordonnerie (Paris 1856)

16 Nisan 2010 Cuma

Köy Enstitülerinden Manzaralar

Halk Hasanoğlan Köy Enstitüsünü Açıyor



Bir Köy Enstitüsü Orkestrası


Arifiye Köy Enstitüsü'nde Açık Havada Ders