29 Mart 2018 Perşembe

Nihat Genç'in 'Güncelleme Dediğinizi Biz Bin Yıl Önce Yaptık’ Yazısına Cevap


Bu yazı, Nihat Genç’in Oda Tv’deki ‘GüncellemeDediğinizi Biz Bin Yıl Önce Yaptık’ makalesinde Mevlana Celaleddin Rumi hakkında ileri sürdüğü yanlış söylemlere cevap niteliği taşımakta, yılmaz hak arayışını, ödün vermez gazeteciliğini yıllardır saygıyla takip ettiğim Nihat Genç’in, bu kadar hassas bir konuda, araya numunelik serpiştirdiği Hallacı Mansur gibi velilerin dahi özlerini ve hakikatlerini idrak etmekten çok uzak, neden böyle bir karşılaştırmaya girdiğini anlayamayıp, Mevlevilik cenahından bakışımla bilgilendirme amacı gütmektedir.
Mevlana, tarihin gördüğü en büyük devrimcilerden biridir. Hayatı; Muhammedileşememiş din alimlerinin, mevkiye esir benlik satıcılarının, malla mülkle varlık bulan maddeperestlerin, cüzi akla esir olmuş okumuşlar taifesinin, sorgulamadan biat eden cahil kesimin putlarını kırmakla geçmiştir. Mesnevi  Kur’ân’ın aşkla tevil ve tefsiridir. Kendisine tasavvuf ehli tarafından bu yüzden Aşk Peygamberi payesi verilmiştir. Ama ona verilen ilk paye, kırka yakın alimi her türlü ilimde alt ettikten sonra ‘alimlerin alimi’ anlamına gelen Mevlana ismidir. Hiç uyurken görülmeyen, her gün ayrı bir camide vaaz veren, iki yüze yakın müftü yetiştiren, her anını toplumu eğitmeye harcayan, Rum kiliselerinde Rumca rubailer okuyup onları da irşad eden, cenazesinde hristiyan, musevi, müslüman bütün toplumu birleştirmeyi başaran Hazreti Mevlana, hiç durmamış, çalışkanlığın üstün bir örneği olmuştur. Peygamberimizin bir ismi de Cabbar’dır. Hazreti Muhammed’e  bende olmuş Mevlana da hiç durmadan, bir deri bir kemik kalana dek çalışmış, ömrü riyazadla geçmiş, iki günde bir, bir iki lokma yemekle yaşamış, evine gelip iki tencere yemek piştiğini görür görmez karısına, ‘Evimiz Firavun evine dönmüş,’ diyerek tencerenin birini ihtiyacı olan komşulara göndertmiştir. ‘Ben yaşadıkça Hazreti Muhammed Muhtar’ın ayağının tozuyum. Eseri Kur’an-ı Kerim’in kölesiyim. Beni bunun dışında kim görürse, ben o kişilerden de, onların sözlerinden de bizarım,’ diyen Hüdâvendigâr Mevlana, Peygamberimiz gibi fakr’da yaşamış, fakirlik benim övüncümdür sözlerini kendisine şiar edinmiştir. Mürid olarak yanına genelde esnaftan kimseleri aldığı için kendisini, ilim irfan sahiplerini bırakıp avamı yüceltmekle suçlayan ulemalara, Attar ve Hallac da meslek erbablarıydılar da bunun ne eksikliğini gördüler, diyerek azarlamıştır.
“Tanrı’nın verdiği kudrete şükretmek kudretini artırır. Cebir (batıl) ise nimeti elinden çıkarır. Senin cebriliğin yolda uyumaktır, uyuma; o kapıyı, o dergahı görmedikçe uykuya dalma! Ey dikkatsiz Cebri! Sakın o meyvalı ağacın altından gayrı bir yerde uyuma. Ki rüzgar her anda dalları silkip başına çerez ve azık döksün. Cebre inanmakla yol kesen haydutlar arasında uyumak aynı şeydir. Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et; kazan da sonra Allah’a dayan!” (Mesnevi, I/939) sözleriyle halkı çalışmaya itmiş, Muhammedi tekamülü idrak etmeyip kaderciliğe saplanan toplumu çağdaşlığa yöneltmiştir.
Bütün Pirler vahdet okyanusunda ikamet ederler. Onların amelleri, niyetleri Hak’tan ayrı değildir. Piran Efendilerimiz belki kalabalık görünürler ama hakikatte hepsi birdirler. Şems Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Üzümler gibi hepimiz bağda kalabalık görünürüz ama tavada hepimiz biriz. Sayı ortadan kalkar, pekmez oluruz.” Tasavvufun ‘Birlik’ kavramını birazcık anlayan birisi, onları birbirleriyle kıyaslamak gibi büyük bir hataya düşmez. Özellikle de çağlar boyunca tüm bilgelik yolcularını derinden etkilemiş, etkisini her geçen gün daha da arttıran ölümsüz bir veliyi...
Hazreti Mevlana, zamanın hükümdarı Alaaddin’i, nefsini kırmak için bir gün boyunca kapıda bekletip, içeri almayan, otoriteye hiçbir zaman ödün vermemiş, “Ben o Padişah değilim, tahttan inip tabuta gireyim. Ben o Padişahım ki, tahttan inip gönüllerde yer alayım,” diyerek hiçlikte kalan bir Veli’nin bağımsız ve özgür ruhunu ortaya koymuştur. Üstelik sultan Alaaddin ve vali Pervane’nin Hazreti Mevlana’nın müridi oldukları unutulmamalıdır. Dilenmek gibi çirkin bir söylemi bir yana koyalım, Sultanlar, emirler; fakr içinde yaşayan, dünyaya zerre metelik vermeyen bu yüce veliden hikmet alabilmek için kapısında çırpınmışlardır. Ayrıca, Hazreti Mevlana’nın, dilenciliği hoş görmediği, müridlerine kesinlikle yasakladığı da bilinmektedir. Bu anlayış yüzyıllar boyu tüm Mevleviye’de devam etmiş, dervişler Hak’tan başkasına el açmamışlardır.
Moğollar bahsine gelirsek, yayılmaları süresince toplam beş milyon civarı insanı katleden bu acımasız savaşçıların Kayseri’yi ve çevresini nasıl yakıp yıkıp yağmaladıkları, rivayete göre Anadolu’da beş yüz bine yakın insanı katlettikleri ortadadır. Peygamberler ve Veliler cemaatlerinin çobanıdır. Veli Hak’la Hak olmuş kişidir, hata yapmaz, insanlarını kazanamayacakları savaşlara sokup helak olmalarına izin vermez. Hazreti Mevlâna Moğollar’ı Konya’ya sokmamış ve daha sonra şartlı olarak girmelerine izin vermiştir, kimsenin namusuna, malına, kılına zarar gelmeyecektir, şart budur ve öyle de olmuştur. Ve bu,  Moğollar’ın ele geçirdiği yerler içinde bir ilktir. Savaşlar bazen diplomasiyle kazanılır ama bu öyle bir diplomasidir ki, şartlar tek taraflı kabul edilmiş, karşı taraf hiçbir şey alamamıştır.
Yazıda bahsedilen büyük derviş Yunus Emre, Hazreti Mevlâna’nın aşığıdır, 21 yaşına kadar onun yanında kalmış, Türbe-i Saadet’in yapımında çalışmış, Hüdavendigâr’ın vefatından sonra Sultan Veled’den izin isteyerek yollara düşmüştür.
Burada sema ile Ahi Evran’ın işle zikrini karşılaştırma komikliğine detaylı girmek istemiyorum. İlk olarak Peygamberimiz tarafından, Cafer-i Tayyar, Zeyd ve Hazreti Ali ile bir coşku anında gerçekleştirilen Sema, her zerrenin sürekli döndüğü bu alemde vecd haline geçmek için kullanılan dünyanın en etkili zikri ve Mevlevilerin baş ibadetidir. Fakat hakikatte, bir Mevlevi dervişi, çalışırken, bahçeyle uğraşırken, müzik yaparken ve her an Allah’la beraber ve zikir halinde olmalıdır. Hazreti Mevlana, ezan sesini duyunca namaza kalkmaya davranan müridlerini bu yüzden durdurup, nereye gittiklerini sormuş, huzura çıkacağız sözünü duyunca da, Siz burada Allah muhabbeti yaparken Hak’tan ayrı mıydınız, diyerek onları edebe davet etmiştir.
‘Ruh karanlık içindeyse yolunu bulması için aklın aydınlığına ihtiyaç duyar, fakat ruh aydınlanmışsa kimse aklın kandilini aramaz,’ diyen Hazreti Mevlana, Hak’la Hak olana dek türlü ilmi hatmetmiş, bilginler bilgini sıfatını almıştır. Akıl, akılların aklını bulana dek usturlab işlevine sahiptir. Ondan sonra aşk gelir, akıl da yanar gider kül olur.
Hazreti Mevlana bilimin kendisidir. Yunus Emre’nin ‘İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır?’ dediği gibi Hazreti Mevlana, nefsini bilmiş, kendini bilmiş, kendinde tüm alemi ve kimyanın özünü görmüştür. Hazreti Ali’nin ‘İlim bir nokta idi cahiller onu çoğalttı,’sözlerinden yola çıkarak,  tarikatın bir yol, hakikatin nokta olduğunu, o noktanın bizim gözümüz, elifin ise vücudumuz olduğunu söylemiş, elifi bırakıp noktada, yani yoklukta kalmış ve tüm ilimlerin kaynadığı yerden hakikati seyretmiştir.
Daha önce de ispatladığımız gibi Hazreti Mevlana’nın seçkinci ve havas olduğu iddiası kesinlikle yanlış olsa da bu izlenim; aklı, bilimi, evrimsel gelişimi ve estetiği şiar edinen Mevlevilerin, coğrafya, matematik, astronom gibi alanlarda bir çok büyük bilim adamı ve Osmanlı kültürünün temellerini atan sayısız besteci, şair yetiştirmelerinden, saraylarda ve medreselerde çocukların eğitimlerine yön vermelerinden doğmaktadır.
Hazreti Mevlana bir put kırıcıdır. Bir devrimcidir. Dedeliği oğlu Sultan Veled’e değil hak eden Hüsameddin Çelebi’ye vererek,  Evladiyeyi kaldırmış, Mevlevilik bu yüzdendir ki bozulmayan tek tarikat olarak kalmış, o kırmızı post mâna yoluyla her zaman gerçek ‘Efendisi’ne gitmiş ve hiç kirlenmemiştir.
Devrimcidir, Kur’ân’ı aşkla tefsir ederek, bir kanun adamına dönüştürülmek istenen Hazreti Peygamber’in miraca hangi sırla yükseldiğini ortaya koymuş, tüm dinleri ve insanları sevgi yolunda birlemiştir.
Devrimcidir. İslam’ı yüzlerce yıldır ele geçirmiş çıkarcı kötülüğe, örgütlü sömürüye isyan etmiş; sofuların, cahillerin karşısına Muhammedi İslam’ın çağdaş yüzüyle çıkmış, yobazların suratlarına bugün bile din alimlerinin dile getirmekten korktuğu hakikatleri söylemekten çekinmemiştir.
Devrimcidir. Sofu taifesinin nefret ettiği müziği baş tacı etmiş, dansı bir ibadet biçimine dönüştürmüş, baskının, zorlamanın karşısına hep güzelliklerle ve sanatla çıkmıştır.
Devrimcidir. ‘Kadın bir nurdur, sevgili değil; kadın yaratıcıdır, yaratılmış değil...’ diyerek kadını en yüce yere koymuş, her Perşembe kadınlarla bir arada sema meydanı açmıştır. 16. Yüzyılda ise torunu Divane Mehmet Hazretleri kadın erkek beraber sema meydanı açmış, kızı Güneş Bacı da posta oturmuştur.
Devrimcidir. Bir çok dini tabuyu yıkmış, şekilciliğe büyük bir savaş açıp namazda, oruçta, hacda niyete, imana ve Hazreti Muhammed’in insanlık sünnetine bakıldığını ortaya koyup, bunlar olmadan, yani kamil insan mayası olmadan tüm dini ritüellerin içinin boş olduğunu açıkça ifade etmiş,
Devrimcidir. O, elest aleminden uzakta, sahipsiz kalmış ‘insana’ zahiri dünyada müthiş bir korkaklık, siniklik, boyun eğme güdüsü veren  ‘ölüm korkusunu’ yok etmiş, cenazesini bir düğün gecesine çevirerek imanın gücünü herkese göstermiştir. Bu aynı zamanda, sadece Allah’a dayanmanın sınırsız gücü, devrimciye sunulan bir çeşit “Direnme” anahtarıdır.
Devrimcidir. “Din, dil, ırk, ayırdetmeden, kimsenin suçunu gözetmeden, bütün insanlık alemine sevgiyle, saygıyla bakmaya, hepsini kucaklamaya geldim,” diyerek İnsan Hakları Beyannamesi’nin temelini 1200’lü yıllarda atmış, tüm dünyada dinci düşmanlık ve nefreti elinin tersiyle itivermiştir.
Devrimcidir. 48 bin beyit yazmış, şu an yazılmışçasına çağdaşlık kokan eserlerinde günümüzün çok ötesinde bir edebi yorumla ve muhteşem alegorilerle süslediği hikayeleriyle, neredeyse her türlü stili deneyerek dünyanın en büyük yazarlarını birer taklitçi durumuna düşürecek denli ustaca bir yapıt ortaya koymuştur. Kırk kat derine inen kırk kat göğe yücelen mânâ içinde mânâ bir eserdir.
Örgütçüdür. Tüm dünyayı sevgi felsefesinde ve aşkta birlemiş, her sene dört bir yandan sevenleri Konya’da ziyaretine gelmekte, Mesnevi ve Rubaileri her dile çevrilerek ilim arayışındaki insanları birlik yolunda beraberliğe ulaştırmaktadır.  Mevlevi anlayışı idrak eden her ırktan insan her gün şefkat ve merhamette güneş gibi, cömertlikte akarsu gibi, başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi, hiddet ve asabiyette ölü gibi, tevazu ve muhafiyette toprak gibi, hoşgörüde deniz gibi, davranmaya çalışarak, tevhid anlayışını duruşlarıyla topluma yaymaktadır.
Devrimci ideolojinin kalıcılığı ve yeniliklere açık olması da önemlidir. Yüzlerce tasavvufi kol, çağa ayak uyduramayıp tarih sahnesinden silinmiş ya da manevi işlevlerini yitirip ticarethaneye dönüşmüşken, Mevlevilik pırıl pırıl ve yepyeni parlamakta, bilgelik arayışındaki insanlara mütevazi bir dergahtan ışık olmaktadır.

Evet. İslam’ın Anadolu topraklarında sekiz yüz yıl önce güncellendiği ve Ehl-i beyt zamanlarındaki rahmet dolu ruhuna  geri döndüğü doğrudur. Bunun mimarları da Horasan velileri Ahmet Yesevi, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve insan olabilme sanatını en yüksek mertebeye eriştiren Hazreti Mevlana’dır. Selam olsun üzerlerine!

Hiç yorum yok: