11 Ocak 2016 Pazartesi

David Bowie

O kadar ileriye gitti ki geriye döndüğünde hep genç kalmıştı.O kadar farklıydı ki dünya kötü bir taklide dönüşmüştü.

23 Ekim 2015 Cuma

Present


The Path and Jack Kerouac


(Letter To His ExWife)
I have lots of things to teach you now, in case we ever meet, concerning the message that was transmitted to me under a pine tree in North Carolina on a cold winter moonlit night. It said that Nothing Ever Happened, so don’t worry. It’s all like a dream. Everything is ecstasy, inside. We just don’t know it because of our thinking-minds. But in our true blissful essence of mind is known that everything is alright forever and forever and forever. Close your eyes, let your hands and nerve-ends drop, stop breathing for 3 seconds, listen to the silence inside the illusion of the world, and you will remember the lesson you forgot, which was taught in immense milky way soft cloud innumerable worlds long ago and not even at all. It is all one vast awakened thing. I call it the golden eternity. It is perfect.
We were never really born, we will never really die. It has nothing to do with the imaginary idea of a personal self, other selves, many selves everywhere: Self is only an idea, a mortal idea. That which passes into everything is one thing. It’s a dream already ended. There’s nothing to be afraid of and nothing to be glad about. I know this from staring at mountains months on end. They never show any expression, they are like empty space. Do you think the emptiness of space will ever crumble away? Mountains will crumble, but the emptiness of space, which is the one universal essence of mind, the vast awakenerhood, empty and awake, will never crumble away because it was never born.

Jack Kerouac

6 Ekim 2015 Salı

Yokluğa Yazılanlar - 1

Hem her insanın çok iyi bildiği hem de kendilerinden saklayabildikleri sır ne?

Bir çoban, sürüsünün başında, bir kayanın dibine çömelmiş, dudaklarında ıslık, aklı hülyalarda, oturuyormuş. Kaval sesini duyunca hemen kalkmış, çimenlikte toplaşan sürünün ortasına gidip durduğundaysa şunu düşünmüş:
“Demek daha önce kavalı ben çaldığım için başa geçiyordum.”

Ne ironik! Kalbe en geç ulaşan sestir, en gür, en öfkeli çıkan. En narin en letafetlisi ise akla bırakılan bir yumurta. Yumurtanın içinde de nice yumurtalar var. Sabır ve imanla dünyaya bir ejderha getirilebildiğini biliyoruz.
Dünyaya gerçekten gelmediğini, sadece bir gölge olduğunu bil de ona göre yaşa! Önce yumurta olma kararlılığını göster!

Peki. Doğumun sırrını söyleyecek var mı aranızda? Bu kaçıncı? Hadi git bir daha doğ. Ama bu sefer yüzünü yıka da öyle çık misafirlerin karşısına!
Bu soruyu sorduklarında düşünmeni istemiyorum artık, cevabın her zaman hazır olmalı.

İki kere doğmak şarttır. Biri anadan biri bedenden.*

Onlar seni seyrediyor sen onları. İyice baksan kendini görürsün. Senin içinde doğuyorlar, her an, her saniye… Kuluçkadan kalkıp hepsini suya götürme vakti gelmedi mi? Ama senin övündüğün iş doğmak. Bunun matah bir şey olduğunu sanıyor ve ölüme de bu yüzden canı gönülden koşuyorsun.
Hakikat şu ki, doğmayı layıkıyla biliyor olsan ölmezsin.

Bir yılan eğiticisi, eğittiği yılanın her geçen gün kendisine benzediğini farketmiş. İyice izlemiş bir süre. Bakmış ki yüzü, mimikleri oturuyor, ağzını açar açmaz arkasından çıkarttığı bıçağını savurup kesmiş kafasını.
“Kimbilir,” demiş, “benim hakkımda bilmediğim ne acı hakikatler söyleyecekti!”
Senin içinde de bir yılan var ve o da kendisini sen zannediyor.

Kahvenin birinde seksen yaşlarında bir ihtiyar lafa başlamış. “Hehey gidi günler hey, ben burada küçük bir çocukken şu vardı, bu vardı, şöyleydi böyleydi…”
“Hiçbir şey bildiğin yok,” demiş orada, masaların arasında oyuncağıyla oynayan altı yaşlarında bir çocuk. “O dediklerin yaşanırken ben de oradaydım, o olay şöyle cereyan etmişti…”
Duygulanmış ihtiyar pür dikkat onu dinlerken, “Hatırlıyorum seni,” demiş sonra parmağını uzatarak, “ben senin yaşlarında falandım, sen de benim yaşlarımdaydın, o gün aynen bu hikâyeyi anlatıyordun orada…”

Hatırlamak yaşamaktır, düşünmek yaşanacak olanı kurmaktır. Bir tohumdur hatırlamak. Ağacın bilgisini içinde taşır. 

Düşünmeden önce mi yaşadın sonra mı? İşte ilk önce bilinecek şey budur. Hem geleceği hem de geçmişi aynı anda görmek istiyorsan önce ikisinin aynı anda yaratıldığını bilmelisin.

Delinin biri heykelin karşısına oturmuş. Saatler müthiş bir sükûnetle geçmiş. Şöyle demiş sonunda: “İşte hayatın karşısında ben de böyle sabırlı olmalıydım.”

Dünya denen şu zindandaki tüm sohbetler, lakırdılar, bilmişlikleri toplasan tek bir kelimedir: İmdat çığlığı. Bazısı bunu bilir de ağlamaktan başka bir şey yapmaz. Bazı bilgelerse gülmeyi seçerler. Çünkü çirkinliğin çocuksu kibiri onlara komik gelir.

Deli ikinci gün yine geçmiş heykelin karşısına ve bu sefer başlamış alay etmeye. Ama ne alay! Her türlü şekilde iki saat boyunca aşağılamış onu. Sonunda birden durmuş ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya girişmiş. Yanına koşturan hastabakıcı neler olduğunu sorunca da şöyle cevap vermiş:
“Benimle çok kötü alay etti. Sonuçta ben de insanım, bir yere kadar dayanabildim.”

Cümle bir kuyu, içine taş atsan sesi seksen doksan yıl sonra gelir. Taşı attığını falan unutmuş olursun da o ses gaipten geldi sanırsın.
“O,” diye yankılanır beyninde.
“Hayır, ‘Ben’,” diyemezsin.
Cevap sen tam da gidecekken gelmiş ve geride kalanın ne olacağını bilmenin huzuru kaplamıştır içini…

Tam ölmeden önce yatağının çevresini sarmış ailesine öğüt vermek için bir hikâye anlatmaya girişmiş bir adam. Birisini örnek vererek laflarına devam edecekken o kişinin ismini unutunca duralamış. Ardından hem düşünmeye hem de oğullarına kızlarına sormaya başlamış. “Kimdi o yahu, tam da dilimin ucunda, söylesenize!”
Böyle kendini paralarken ve diğerleri de hep beraber cevabın ne olduğunu bulmaya çalışırken birden kafası yatağa düşüp, cansız kalakalmış adam.
Yanına koşturmuşlar. “İsimlerin ne önemi vardı baba!” diye bağırmış bir oğlu, “Hikâyeyi anlatsaydın ya!”
Bu sırada, babasının son nefesini vermediğinin farkında olan büyük oğul yatağın yanına varıp adamın ağzına yapışmış. Açar açmaz da irkilerek geri çekilmiş ve “Söyleyemediği onca şey işte bu nefeste gizliydi,” demiş. “Ama öyle kokuyordu ki konsantre olamadım.”

Kullanmaya kalkanın kullanıldığını sana söylememişler miydi? 

Her şey sana ders vermek için çırpınırken sen onları emrine verilmiş, kullanacağın nesneler olarak görüyorsun.
“Dinle,” sözünün anlamı üzerine düşün geceleri de çığlıkları duy. Her şey mütemadiyen aynı mutlak egoyu zikrediyor.
Patron rolüne soyunmakta ısrarlıysan fabrikaların nasıl yönetileceğini öğren bari. İşçilerinin, müdürlerinin arasında dolaş, neler konuştuklarını dinle, mutlu olup olmadıklarını, nelerden şikâyetçi olduklarını anla. Fabrikanın ruhunu bilmeyen işini nasıl büyütür?
Gerçek bir patron olunca aslında işçi olduğunu kavrayacaksın, o zaman da aslında kimin için çalıştığını...
Bu evrendeki her şeye tek tek dönüşmeden insan olabileceğini mi zannettin?
Dinle!

Şehrin birinde her şeye hâkim olduğunu, aklıyla her işi çözebileceğine inanan bir yargıç yaşıyormuş. Ailesini mum gibi tutar, günlük işlerini saniyesi saniyesine planlar, her şey de onun düzeninde tıkır tıkır işlermiş. Görmediği şey, çevresinde, onun için didinen güçlermiş. Bu kandırmaca içinde yaşaması, böbürlenmesi için koşuştururlarken bir yandan da kıkır kıkır gülmekteymişler. Amaçları ona, tam da dorukta olduğunu zannettiği gün müthiş bir ders vermek, yaşamını allak bullak etmekmiş.
Civarda yaşayan bir Kutup olan biteni görür, zavallıya acır da, yıllardır ağzını açıp bir tek laf etmezmiş. O gün artık daha fazla dayanamamış. Yanından geçerken “Nasılsın Yargıç efendi,” demiş. 
“İyiyim, sağol,” diye hafif ters bir şekilde cevap vermiş Yargıç. Ne kadar meşgul olduğunu gösterir şekildeymiş ses tonu.
“Gerçekten iyi misin Yargıç Efendi?” demiş Kutup.
Bu sefer durmuş Yargıç. “Tabii ki iyiyim, sen ne demek istiyorsun?”
“İyi öyleyse, ben de bunu merak etmiştim,” diyerek dönüp ilerlemiş Derviş.
Bir süre onun arkasından kuşkuyla bakmış yargıç, sonra kafasını sallayarak yoluna devam edecekken birden düşüp ölmüş.

Şimdi diyeceksiniz ki, bu hikâye ne anlatıyor? Çalışanın, didinenin her zaman koruyup kollanacağını, lütuf göreceğini olmasın! Bazen kibir de affedilir, ölümle mükâfatlandırılır. Yeter ki amellerinde içten ol.

Hz Mevlana, zenginin birine sormamış mıydı, “Günahını mı çok seviyorsun, malını mı?” diye? Ne cevap vermişti zengin. “Tabii ki malımı…” Dememiş miydi Hz Mevlana ona: “Ama günahın seninle gelecek, malın mülkün burada kalacak.”

Öyle bir kale inşa etmişsin ki anlatılmaz. Peki, onu yıkmak için düşmanlar yaratmaya uğraşman niye şimdi? Kendi sarayında tutsak olduğunu mu anladın? Gizli gizli, koca bir ordu gelse de beni çırılçıplak bıraksa, diye geçiriyorsun gönlünden, bütün gün gözlerin ufukları tarıyor ama baktığın yer yanlış. Düşman içeride, dostlarsa uzak diyarlarda… Kaleye gözleri gibi bakıyor, her yanını siliyor, çatlaklarını kapatıyorlar. Sanki her gün santim santim yükseliyor duvarlar.
Seni kurbanlık bir koyun gibi hazırlıyorlar kesime…

Kalenin burcunda düşmanı gözlemek için bekleyen muhafızın hikâyesini biliyor musunuz? Ortalık zifiri karanlıkmış, etrafta çıt çıkmıyormuş. Ağzında biraz balgam birikince muhafız aşağıya tükürmüş ve anında homurtular yükselmiş oradan:
“O da ne!” “Bu ne edepsizlik…” “Hangi kendini bilmez…”
Aşağısı düşman kaynıyormuş, iğne atsan yere düşmeyecek. Usul usul geri çekilmiş muhafız.
“En iyisi gidip güzel bir uyku çekmek,” diye mırıldanmış koğuşlara doğru ilerlerken.

Bugüne kadar hep egonu dinledin. Bir gün de, yokluk âlemini dinle. Belki orada kulakların söyler ağzın dinler, ne dersin?
Yokluk neyle konuşur? Senin hal’inle. Olup olabileceğin her şey, duyguların, bilişin, sezişin, sebeplerin, varoluşun birleşip bir sese dönüşür. İşte oraya sığar dünyanın her saniye yaratılışı.

Çok konuşan bir adam varmış. Aynı hikâyeleri bıkmadan, usanmadan anlatır durur, insanlar o masalarına gelmesin diye gözünün içine bakarlarmış.
Bir gün kasabaya yeni bir adam gelmiş. Her yerde arayıp onu bulduktan sonra yanına giderek şöyle demiş: “Senin methini çok duydum, söylediğin her şeyi merak ediyorum. Zamanım var, param da, istediğin kadar iç, ye ama bana hikâyelerini anlat.”
“Hepsini mi?” diye sormuş o.
“Evet,” demiş adam.
“Bilmem ki,” demiş o kafasını kaşıyıp yüzünü buruşturarak. “Sıkılmaz mısın?”

İki günü bir olan bizden değildir. * Bir cümleyi iki kez işitip ikisinde de aynı manayı algılayanlar bizden hiç değildir.

Ağlayarak annesinin yanına koşup, “Dünya beni kandırıyor anne! Hissediyorum, bir sürü güzellikle beni tuzağa düşürmeye çalışıyor,” diye bağıran bir çocuk gördünüz mü siz? Çocuklar büyüklerin işini gücünü anlayacak kapasitede değildir. Eğlence isterler, oyun isterler. Çelmeyle, düşer biraz ağlar, sonra gülerek koştururlar. Diğer çelmelerde de aynı şey tekrarlanır.
Peki, çelme takmak da nereden aklına geldi şimdi? Yaratıcıyı taklit etmeye utanıyor musun?
Çocukluk 12 yaşlarında, delikanlılık da 20 yaşlarında biter derler. Yalan! Çocukluk ölümle biter.
Şu ciddi ciddi, kelli felli adamların oyunlarına da bakın. Almışlar ellerine tahta kılıçları, at başlarını, daldan tüfekleri birbirlerini öldürüyor, ona buna plastik yemekler satıyorlar. Doyumsuzluk içinde bağırıyorlar durmadan. “İstiyorum, istiyorum, istiyorum…” Çelmeye takılıp düşüyor, ağlıyor ve tekrar gülerek kalkıyorlar ayağa. “İstiyorum.”
Peki, “İstiyorum,” demek nereden akıllarına geldi. Utanmıyorlar mı şeytanı taklit etmeye…

20 yıldır evli bir adam, evliliğinden sıkılmış, gözü hep dışarıdaymış. Sonunda kararını vermiş, ayrılmış karısından. Dört beş ay sonra övünerek koluna taktığı bir kadınla arkadaşlarının karşısına dikilmiş. Gözlerine inanamamışlar. Eski karısının neredeyse aynısı. Aynı yaşlarda, aynı boylarda, gözleri bile aynı renk. Ya konuşması, gülüşü!
“Bu ne perhiz ne lahana turşusu arkadaş,” demiş biri dayanamayıp.
“Ama,” diye diklenmiş hemen adam. “Bu o değil ki, ne alakası var!”

Küçük bir çocuğa, “Şu iki koyunu görüyorsun ya, onlar sence birbirinin aynı mı?” diye sordum. Baktı çocuk. Aynı renk, kılları aynı şekilde kırpılmış, aynı boyda, çimlerin üzerinde otluyorlardı. Kafasını salladı, hı hı, diyerek. Hâlbuki onların biri doldurmaydı.
Çocuk da diğer çocuklardan farklıydı ama benim için bir farkı yoktu. Hepsi de aynı cevabı verecekti bu soruya.
Birisi kalktı dedi ki: “Onlar aynı şekil konuşsun diye sen doldurdun bir koyunu!”
“Evet,” dedim gururla, “Bu da hem yaratmaya hem de gerçeği surata vurmaya delalet eder.”

Kim ki seninle laf yarıştırıyor, o aslında senden konuşuyor. Kendinle didişip durman ne komik! Sussan, hiçbir şey söylemesen o da keser sesini. Gözünü kapasan başlar yine dırdıra.

Yıllarca kör olduğunu bilmeden yaşayan, gözü açıldığı anda ise bir duvara toslayan kişiye ne demeli? Duvar hep oradaydı ama sen içinden geçip gidiyordun, dediler ona. Napayım, bari tekrar kapayayım gözlerimi, dedi o.

Kim ki gözlerini aç artık, diyorsa ona bir tokat at ki, göreceğin şeyin o olduğundan emin olasın.
Ne demişti Peygamber Efendimiz: “Beni görene ne mutlu. O ne mutlu kişidir ki beni göreni görmüştür.”
Gerçekse, somut bir şekilde orada seninleyse, gözlerini gönül ferahlığıyla kapayabilirsin. O seni gitmen gereken yere götürecektir.

Bir ihtiyar, evinin önüne sandalye atmayı, geleni geçeni izlemeyi pek seviyormuş. Karşısındaki oteldeymiş bir vakittir gözü: Giren hep bir sürü müşteri, çıkansa birkaç kişi oluyormuş. Otelin arkasına yanına falan bakıp başka bir kapı göremeyince dayanamamış, gidip sormuş otelin sahibine. 
“Onlar bizi biz de onları pek sevdik,” demiş adam. “Artık müşteri değiller, yanımızda yaşıyorlar.” 

Öyledir, gireni çıkanı izlemeye alıştırılmışlardır, kendi gönülleriyle hal’de kalanları görme yetileri yoktur.
Veliler de gönüllerindeki aynada görünmedikçe kimseye bakışlarını çevirmezler. Gir içeri de, o koca oteli gör, nasıl da tüm dünya orada ikâmet ediyor da her sabah evlerinde, yataklarında uyandıklarını zannediyorlar.

Bir yerde yalnız yaşayan çok yaşlı bir adam varmış, tam karşısındaki apartmanda da yine yakın yaşlarda bir kadın. O civara yeni taşınan bir iki aile durumu görünce kafalarında uyanması gereken fikir uyanmış, bir süre sonra ikisine de çıtlatmışlar, “İkiniz de yaşlısınız, bir araya gelsenize, birbirinize destek olursunuz.”
“Haklısınız, ne diyelim,” demiş ikisi de ve herkesi sevindirip nikâh kıymışlar.
İki gün sonra, aynı mahallede yaşayan bir adam apartmanda o ailelere sormuş: “Nasıl yaptınız bu işi?”
“Neyi,” demişler.
“Onlar boşanmıştı, kırk yıldır konuşmuyorlar, her gün kavga ediyor, birbirlerini ikide bir mahkemeye veriyorlardı.”
“Hadi ya!”
“Ya bunadılar,” diye devam etmiş adam… “Ya da…” İşte tam burada kafasını sallayıp gülerek kesmiş lafı. Ne diyeceğini siz bulun.

Tanrının meclisinde kurt ile kuzu yan yana oturur da kendilerinin "Bir" olduğunu sanırlar.

O mecliste aklın başındaysa, insana benzer kimseyi görmezsin, birbirinden nefret eden hayvanların ve hırıltıların arasında kalır da çıldıracak gibi olursun.
Sen kaçma! Varsın aklın kaçsın oradan.

 Üstadı bulmadan kim üstad olmuş. Tanrıyı bulmadan kim tanrı olmuş.

Okyanusa ulaşan damla okyanus olur
Ama dağın zirvesindeki bir kaya dağ değildir, sadece kayadır.

Sperm insandır
Gözyaşı insanlıktır.
Kan bedeldir
Ama cümlenin içindeki bir kelime, anlam değil, sadece kelimedir...

Kendine bir dağ bulmalısın. İçinde, uzanıp dinlenecek koskoca bir göğsü olmalı. Uykuda gergin sayıklamaların yankılarla çok uzaklardan geri döndüğünde sana bir an önce uyanman gerektiğini fısıldamalı. Gözlerini açtığında dağla birleştiğini, başına bulutların sürtündüğünü farketmelisin. Yüklendiğini mutlak olanı ve onunla gördüğünü dünyanın batışını… Senin güzelliğin ve saflığın olmasa hiçbir zaman hiçbir şeyin yükselemeyeceğini… Dağların sırrı budur işte. Yükselmişlerdir ve nasıl yükseldiklerini bilirler, böylece alçalmazlar…



 * Sultan Veled

1 Ekim 2015 Perşembe

Fur Traders Descending the Missouri Artist: George Caleb Bingham 1811–1879


Yaşamın Akışını Belirleyen

Kelimelerin uzuneşek oynayışını seyrettiniz mi hiç? Nasıl da mutlu görünürler havada uçup cümlelerin üstüne tüm güçleriyle indiklerinde. Bilgelikle uzağa, alçakgönüllükle yukarıya, neşeyle son hız aşağıya… Sayarlar hep beraber ondan geriye kahkahalar içinde. Paragrafı çökerten cümle grubudur işte yaşamın akışını belirleyen.

3 Nisan 2015 Cuma

Cevaplar

Yaşama ait alıkça soruların akışını kesecek ve oracıkta boğacak cevaplar selinin peşindeyiz.


We are after the flood of answers which would block the flow of dull questions about living and swallow them right there.

30 Mart 2015 Pazartesi

Kafesin Eriyişi

Adımı bir bavula koyup yüklüğe kaldırdım. Bir iki çelik anı, eski sevgililerin ağırlığından yapılmış kalın yorganlar, kışlık yalnızlık giysileri arasına özenle yerleştirdim onu… Annemin ağladığını duyabiliyordum. Bana seslenemediğini görünce içeri kaçmıştı dehşet içinde. Bundan böyle ismin “Sessizlik” olsun istersen, dedi duvarda kanatlarını temizleyen karasinek. Senin de ismin “Arkadaş” olsun, yanımdan hiç ayrılma bundan böyle, dedim, o duvarın içinden geçip ağacın üstünden havalanırken. Kibirini de bırakırsan, önünde eğilir herkes, derken kondu çayırlığa doğru uzamış omuzuma. “Belki peşinden bile gelirler.” O konuşurken temas ettiğim her şeyin bana dönüştüğünü hissedebiliyordum, benimse yokolup eridiğimi, kurtulduğumu tenimin kafesinden.


ArtWork: Alexander Mahov

Sen!

Sen kimsin biliyor musun? Geçmişten kalma pembe bir gölgesin. Bir saniye sonrasını tahmin edemezken binlerce yıl öncesinin hayalini kuran bir delisin. İntihar edenler yağmuru altında romantik bir gezi peşinde, kan derelerinde terli yüzünü silen, üstünü başını temizleyen garip bir insanoğlusun. Yaşamayı kendi seçmiş ve ikinci saniye sıkılmış bir kararsızsın. Asla varolmamış ve asla seninle kalmayacak şeylere tüm kalbinle bağlanmış bir salak âşıksın. Kendini kafeste tutmak için bahaneler üreten bir gardiyansın. Ölüsün sen. Ölümsün. Yaşamdan bahsettiğini sanan ama ölümden başka bir şey konuşamayan bir papağansın.


Artwork : Aleksander Danilova

7 Ocak 2015 Çarşamba

O halde?

Bulutum ben. O halde niye düşüp duruyorum kendi içimde? Akıl boşluğuna yenik düşer mi bulut?
Kayayım ben. O halde ne diye ufacık bir söz unufak ediyor zihnimi?
 Buğdayım ben. O halde niye doymuyor gözleri beni bilenlerin?
Rüzgârım ben. O halde neden benimle birlikte sürüklenmiyor kulağıma fısıldanmış o öğüt, uçurum kenarlarında yaylanmış, sofradaki kuru ekmeğe bakıp kalmışlara?
Toprağım ben. O halde ağaçlar büyüyor, çiçekler açıyor da bağrımda, ne diye bir ıhlamur ağacı gibi sarkmıyor yüreğim dünyanın üstüne?
Suyum ben. O halde… Okyanusa dökülmüş, koca bir buzdağına dönmüşüm de neden hâlâ derelerin peşinden koşuyorum?
Pervaneyim, aslanım, insanım ben. Peki kapı nerede şu bedende neden bilmiyorum? Tüm gün her yanda binlerce aynadan kendimi seyrediyorum da neden şöyle doyasıya bir sarılamıyorum?
Semayım, kâinatım, olmuş olmamış, yaşanmış yaşanmamış herşeyim ben. O halde neden durakta durmuş ikide bir saatime bakıyor, önümden yaşamın geçmesini bekliyorum?

İşte böyledir nefsin tüketim çılgınlığı!

"Kapitalizm böyledir. Mesela mahalleleri, sokağı yok eder ve mahalle konseptli siteler inşa eder. Küçük esnafı yok eder ama esnaf konseptli alışveriş merkezleri inşa eder. Boğaz’ı mahveder, sonra gider, yapay boğazlı, içinden su geçen siteler inşa eder. Tarihi mirası yok eder ama tarihi eserlerin kopya edildiği eğlence merkezleri yaratır. Ormanı yok eder, sonra orman konseptli siteler inşa eder. Özetle, insanın en doğal hakkını, yaşam alanını önce yok eder, sonra da bunları paralı hale getirir. Kapitalizm bir anlamda budur." Yetvart Danzikyan

22 Aralık 2014 Pazartesi

Harcanmak!

Bilgisiz, irfânsız kişilerin elinde harcanmak, kahr olmak için okuyan, kemâl sahibi olan kişi gerçekten bahtsız kişidir.
Şinasî
It’s great misfortune that a man, carries himself to perfection by study only for getting wasted under ignorant people who lacks insight.

3 Aralık 2014 Çarşamba

Deniz ve Dağ

İçinde bir denizsin, yüzemiyorsun.
Dışında bir dağsın, tırmanan yok.

23 Ekim 2014 Perşembe

SORU ŞU

Sen şu anda Elif'den Yâ'ya herhangi bir harfsin. Bunu bir kelimeye, mottoya, cümleye büyütmek elinde. Ama soru şu: "İçinde hazır kitabı niye açmıyorsun?"

15 Ekim 2014 Çarşamba

Ertekin Akpınar ile 2042 - Sıfır Yılı romanım üzerine söyleşi. - Passage Dergi

  
ÇAĞAN İÇİN BİR KAÇ SÖZ…
Çağan’la, okuldaşız. Aynı sıralarda pinekledik. Aynı hocalardan dersler aldık. Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü’nde dirseklerimizi çürüttük. Çağan, alt sınıflarından bir arkadaşımdı o yıllarda. O yıllar, 1991-92. Bu söyleşiyi yapmadan önce zihnimin arka odalarında, okul yıllarına dair Çağan’ın görüntüsünü aradım. Çoğunlukla suskun, çoğunlukla içli, çoğunlukla kendi halinde, çoğunlukla elindeki kitaplarla meşgul olan bir görüntüler toplamı geliyor aklıma. Üniversite hocalarımız, öğrenciler [yani bizler] için şöyle bir tespit yaparlardı o günlerde; “gelecek vaat ediyor mu?” Eğer gelecek vaat ediyorsa o öğrenciyle daha çok ilgilenirdi. Daha iyi olması için. Bir gün, Oktay Hocam’a [Kutluğ] sormuştum, “alt sınıflarda gelecek vaat eden kimler var” diye… İki kişinin adını söylemişti hiç unutmam: Çağan ve Raşit Çelikezer. Çağan bunu şimdi ilk defa duyuyor.
Okulu bitirdiğim günün ertesinde sinema setlerinde çalışmaya başladım. Öğrencilikte çok saçmalama şansım oldu. Ama sinema setlerinde saçmalama şansınız olmaz. Kapının önüne bırakılırsınız! Orası pratik hayattır. Faucault’nun deyişiyle; “Pratik hayat, zekânın düşmanıdır.” Neyse konuyu dağıtmayayım. Çağan’la, onun kitaplarını okumaya ayırdığım zaman kadar karşılıklı konuşmamız yoktur. En son, İzmir Kitap Fuarı’nda karşılaştık. Yeni kitabı, 2042 Sıfır Yılı için imza standında duruyordu. Orada karşılaştık. Aradan yıllar geçmiş. Kitabını imzalayıp verdi. Bir çırpıda okuyuverdim.
Peşinen söyleyeyim: Çağan, kelimeleri hoyratça kullanmayan nadir yazarlardan birisidir. Benim de, dostumdur. Biz onunla okuldaşız ve aynı sıralarda dirseklerimizi çürüttük. Sözü fazla uzatmadan, şimdi sizlere ‘kıymetli’, nevi şahsına münhasır ve müstesna dostumu tanıtayım. Buyurun. Ha unutmadan şöyle de bir kestirme yol var: http://cagandikenelli.blogspot.com.tr/    

ÇAĞAN DİKENELLİ: “BİR KONU AKLIMA DÜŞTÜĞÜNDE TÜRÜYLE HİÇ İLGİLENMEM. ONU GERİ ÇEVİRMEK OLMAZ, EN GÜZEL ŞEKİLDE AĞIRLAMAK İÇİN ELİMDEN GELENİ YAPARIM.”
-         Dokuz Eylül Üniversitesi Sinema-TV bölümünde öğrenim görüyorsun. Buradan başlayalım istiyorum. Sinema bölümünü tercih etmişsin kaldı ki dramatik yazarlık bölümünü de seçebilirdin. Bunun üzerine neler söylemek istersin?

İstersen önce bir büyü tarafından ele geçirilme hikâyemden başlayayım.
Seksenlerin ikinci yarısı; Ankara Bilkent Üniversitesi, Ekonomi Bölümü’nde okumaya çalıştığım iki senelik bir dönem var. Sinema tarafından enfekte olduğum, dünyaya film perdesinden baktığım yıllar. Disco gençliğiyle, ekonomi profesörleriyle, kahve muhabbetçileriyle aynı paydada buluşamadığım şu ‘gerçeklik bataklığı’nda sinema salonlarının yollarında hayali adımlarla zikzak dokuduğum o günlerde Alan Parker’ın Angel Heart’ı, Ken Russell’ın Gotik’i, John Carpenter’ın New York’tan Kaçış’ı, Ridley Scott’ın Blade Runner’ı ve ahh!, Tarkovski’nin Stalker’ıyla karşılaştığımda, küçücük beynimin kafatasımın içinde büyüyüp dışarı çıkmaya çalıştığını hatırlıyorum. Sonrasında dört ay kadar bir Paris maceram var.


“DERSLER, BİR EL HAREKETİYLE UZAKLAŞTIRDIĞIMIZ KARASİNEKLERDEN FARKLI BİR ANLAMA SAHİP DEĞİL.”

-         Orada neler yaptın?

Dişsiz zombiliğe devam. Neredeyse her gün bir filme gidip orada da zavallı Michael Cimino’yu iflas ettiren dört buçuk saatlik başyapıtı Heaven’s Gate’i, Wim Wenders’ın Paris-Texas’ını, Jim Jarmush’un Stranger than Paradise’ını ve daha bir sürü harika üretimi izleme şansına kavuştum. İşin doğrusu âşıktım, büyülenmiştim, aslında kendimi hiç bitmeyeceğini sandığım bir macera filminde oyuncu sanıyordum ve aklıma, küçüklüğümden beri romancı olmayı düşünmeme rağmen o sırada başka bir sanat dalının sızma şansı yoktu. Dersler, bir el hareketiyle uzaklaştırdığımız karasineklerden farklı bir anlama sahip değildi. En komiği de böylesine bir aşk yaşarken, sinema okumanın aklıma bile gelmiyor oluşuydu.

-         Peki, nasıl oldu da okudun?

Avarelikte mertebeler, çeşitlemeler, stiller var. Bir gün annem İzmir’den arayıp, “Çağan, gel sinema bölümü sınavları açılmış,” demese, bohem avareliğe geçemeyecek, “seyredicibaşı” diplomasını kendi kendime verecektim. Neyse böyle işte, analitik düşünme becerisi ayrı bir şey. Yaşamımda kendi başıma alabildiğim tek bir doğru kararım olmasa da yine bir şekilde buradayım. Büyü beni terk edince hayatım üstünde denetimim varmış yanılsamasına kapılıp ahkâm kesecek halim de yok. 
İlk sorunda “Dramatik yazarlık” mı demiştin? Yok, hiç aklıma gelmedi.

-         Daha sonra Montreal Üniversitesi’nde arşivcilik eğitimi görüyorsun. Bu eğitimi almak nereden aklına geldi?

Ailemle, Kanada’ya göç etmiştik. Üç yıl öncesinden bahsediyorum. Orada bir ‘sıfır’ olarak algılandığım gerçeğinin suratıma vurduğu yıkıcı bir uyanış hali var. Daha önce beslediğim, büyüttüğüm dile bağlı yeteneklerin, değerler borsasının kapısından bile sokulmayacağını fark ettiğimde panik içinde kendime herhangi bir sertifika programı aradım. İşte arşivcilik de böyle ortaya çıktı. Evimdeki dosyaları düzenleyebileceğim artık.

-         Sinema ve edebiyat ilişkisi çoğu zaman bir tartışma konusudur. Sinema okumuş olmanın senin yazarlık serüvenine nasıl bir katkısı oldu?

Katkısı büyük. Hız, farklı açılardan stilize yaklaşımlar, kurgu sisteminde serbestlik, kısa paragraflar-bölümlerle dağınık bir yapıyı kütleye eklemleme becerisi, belli bir stile bağlı kalmama, hareketin ve görüntülerdeki iç dinamiklerin betimlemelere kattığı zenginlik, hikâyenin içsel müziğini beyninde hissederek yazmanın atmosfere kattığı garip büyü ve daha bir sürü şey... Çabuk projelendirme ve hızlı çalışmayı da eklemeliyim tabii ki…

-         Kitaplarına -Bu Şehirde Herkes Akrabam Olur [2004-Şakir Kırkağaç adıyla], Taşıyıcı [+1 Kitap, 2005], Kaptan Teneke [Taksim&Taksim, 2006], Yürek Söken Cinayetleri-Bir Melek Teyze Polisiyesi [Oğlak Yay. 2006], Kör Fahişe Bıçağı-Bir Melek Teyze Polisiyesi [Oğlak Yay. 2006], Kuru Göldeki Ördek [Plan B, 2010], Ernest, Cervo ve Biz [Can Gençlik Dizisi, 2010], Kara Efe [Gürer Yay. 2010], Upirlerin Fısıltısı [Gürer Yay. 2011], Arakl [Çitlenbik Yay. 2013]- baktığımda farklı türler ve tarzlar arasında gidip geldiğini görüyorum. Korkudan, polisiyeye, tarihten, mizaha ve gençlik kitaplarına kadar… Hatta kendi bloğunda ücretsiz indirilen e-kitap Hayali Sohbetler Bürosu var. Sormak istediğim şu; bir yazar olarak farklı türlerde eser vermek Türk edebiyatında pek karşılaştığımız bir tarz değil. Sen bu durumu nasıl açıklıyorsun?

Bence bu tarz birebir sinema okumamla alakalı bir olgu. Uzun yıllar auteur sinemasına kafayı yormanın, Kubrick, Arthur Penn, Hitchcock, Truffaut, Kurosawa, Trier, Metin Erksan gibi büyük sinemacıların kendi özgün karakterlerini bir baharat gibi yapıtların üstüne dökerek, türler arasında nasıl da akıcı bir şekilde geçişler yaptığına tanık olmanın verdiği rahatlık belki. Bir konu, tür veya anlatım biçemiyle kendini sınırlamadan aklına gelen hikâyeye, o an üstüne çullanan duygulara uygun elbiseyi dikmek için işe koyulma güdüsü… Bir romancı ya da sinemacı; beyinde tohumları atılmış konunun gelişimini sakince izleyen, araştırma, felsefe, tarih bilinci, sosyoloji ve psikiyatrik yazılımlarla güçlendirilmiş bir gözlemci makinaya benziyor. Bir konu aklıma düştüğünde, türüyle hiç ilgilenmem. Boşuna gelmemiştir, bir şekilde içimden bir şeyler çağırmıştır onu, geri çevirmek olmaz, en güzel şekilde ağırlamak için elimden geleni yaparım.

“HER ESER, SAFRALARIN ATILDIĞI, HAKİKATE VARABİLMEK İÇİN YÜREKTE TEMİZLİĞİN GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİ BİR ÇİLE ODASIDIR.”

-         Az önceki soruya bağlı olarak kişisel bir soru sormak istiyorum; kişisel yazarlık serüvenin üzerine neler söylemek istersin?

Kişisel bir serüvenim olmadığını anladığım şu günlerde içimdeki sese iyice teslim olma kararıyla biraz rahatladım. Okullarda günün yarısı ciddiye alınacak bir şey olmadığını öğreten uygulamalı derslerle geçmeli. İstekler, hırslar, hedefler gelir, omuzumuza tüner, kulağımıza tatlı umutlar fısıldar, sonra da birden, sanki varolmamışlarcasına çekip giderler. Kullanılma, ihanet, aldatılma duyguları diğer bülbülün gündemidir. Fakat onun yanık ötüşlerinin daha tehlikeli olduğunu bilmeliyiz. Arınma içini boşaltmayla geliyor. Her eser safraların atıldığı, hakikate varabilmek için yürekte temizliğin gerçekleştirildiği bir çile odasıdır. Bir yüzleşme. Sistemin zorladığı konularda, moda hikâyelerde ise yazarın biçemiyle ortaya koymaya çalıştığı kaçış çabası rahatlıkla görülebilir. Paragraflara sinmiş kodlar onun karakterini ele verip, kişisel bir edebi tarih oluştururken bir çekirge gibi bir anda başka bir boyuta sıçrayabilmek. İşte benim serüvenim bu. Gerçekten neler yaşandığını anlamaya, hatırlamaya çalışırken, okurlara da sisteme de nefse de, paraya da yakalanmamak…



-         Son romanın, 2042 Sıfır Yılı [Labirent Yayınları] geçtiğimiz aylarda “Bir distopya polisiyesi” başlığıyla Labirent Yayınları’ndan yayımlandı. Kitabını görünce, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya kitaplarını hatırladım. Türk edebiyatında bu tarzda yazılmış romanların -bazı girişimler olsa da- olmadığını biliyorum. Böyle bir roman yazmış olmanı, cesurca bir girişim olarak görüyorum. Merak ettiğim şey şu: Bu alanda roman yazma fikri nasıl oluştu?

Sistem tarafından önümüze günde üç öğün konulan yapay gündem, benliğimizi sürekli, gelecek üzerine kaygı dolu düşünme seanslarının, toplantıların, tefekkürlerin gerçekleştirildiği bir tımarhane odasında tutuyor. Bilinçaltı hassas burnuyla yaklaşan kaosun, is ve yanık kokusunu alıp huzursuz bir şekilde inlerken, ‘ben’, gün boyu boş işleri tartışarak kendisini ve çevresini kandırmakla mutluluğa kavuşacağını zannediyor. Sanatçının sorumluluğu ise bilinçli bir şekilde acı çekmek, yaklaşan distopyaya parmağını uzatıp ‘görüyorum’, diye bağırmak, her şeyin farkında olduğunu haykırmak ve örgütlenmek. Söylemek istediğim, o zaman parçası, yani 2042, tüm karanlığıyla üstümüze aynen anlatıldığı gibi çökecek. Dünya, Doğu-Batı Federasyonları olarak bölünecek, varoşlarda ve yasak şehirlerde büyüyen Hayalet Yoldaşlık kemikleşmiş sömürü devletlerini kıyısından ısırmaya, canını acıtmaya başlayacak. İşte böyle bir ortamda dahi, yansız bir alanda, kimsenin adamı olmadan, kalbinin sesini dinleyerek akıp giden, hiçbir güce boyun eğmeyen özgür bir ruh, bir ‘Metin dedektif’ olacak. Dashiell Hammett gibi ustalara duyulan, genlere kodlanmış evrensel saygı bunu emrediyor.

“ROMANIMIN TARZI, PHİLİP K. DİCK’LE DASHİELL HAMMETT ARASINDA BİR YERDE DURUYOR.”

-         Kitabını okuduğumda aklıma Umberto Eco’nun şu cümlesi geldi: “Dildeki sadeleşme gittikçe bir kaosu yaratıyorsa o zaman bu kaos neden bir lanet olmasın.” Romanın, kaostan lanetler silsilesine doğru yol alıyor. Hatta kahramanlarından biri diğerine, “Şu an tehlikede değil miyiz yani?”  dediğinde diğeri hemen, “Her zaman tehlikedeyiz” [sy. 184] diyor. Bir edebi tür olarak romanında, gerek biçim gerekse içerik açısından zor bir konuyu ele almana rağmen bunun üstesinden ustalıkla gelmişsin. Kitabını okumamış okurlara, romanın biçimi ve içeriği üzerine neler söylemek istersin?   

Çok sağ olasın. Romanı birinci tekil şahıs gözünden iç monologlarla kurarak; görmüş geçirmiş, sisteme uyumsuz bir karakterin ağzından ortamı didikleyecek bir eleştiri sistemi kurmaya çalıştım. Ayrıca, onun gözlerinden dünyaya bakışın önemli bir özdeşleşme getireceğinin de farkındaydım ki bu okurlarımı da isyana ve alaya çekmek için küçük bir trük olarak görülebilir. Sahnelemeler kısa, dizgesel, cümleler ‘kaos ve lanet yaratacak’ denli sade. Romanımın tarzı, Philip K. Dick’le, Dashiell Hammett arasında bir yerde duruyor denebilir. Betimlemeler macera romanlarında pek gereksiz bulduğum, detaylı ruhsal çözümlemelerin içine sızmasına izin vermeyecek, sinematografik bir renkte...

-         Son olarak bu kitaptan sonra okurlarına yeni kitabın için ipuçları verir misin?

Berlin’de bir sosyal terapi evinde, uyumsuz insanların hikâyelerini anlattığım projenin film senaryosunu kurarken bir yandan da demlendire demlendire romanını yazmaktayım. “Şeker Efendi ve Devşirme Sahab’ın Maceraları” olarak bilinen 17. Yüzyıl Osmanlı polisiyelerinin ikinci romanının da tüm hazırlıkları tamam, start almayı bekliyor.


17 Eylül 2014 Çarşamba

Komşu, balta ve göz

Bir oduncu işe gitme vakti geldiğinde baltasının olmadığını fark eder. Komşusunu gözler ve komşusunda tam bir balta hırsızı tipi olduğunu fark eder: bakışları, mimikleri, konuşma biçimi...
Bir kaç gün sonra oduncu, baltasını ormanda düşürdüğü yerde bulur. Komşusunu yeniden gözlediğinde, hiç de bir balta hırsızına benzemediğini fark eder: ne bakışlarıyla, ne mimikleriyle, ne de konuşma biçimiyle.
Zamanın Ağızları- Eduardo Galeano

A lumberjack, by going out for work, realizes that his ax is missing. He keeps his eyes peeled to his neighbour and comes to a conclusion that his mimics, delivery and looks show perfectly his theft. Some days after, he finds his ax in the forest where he did drop. Again when he observes his neighbour, he thinks that he doesn't resemble to a thief a bit, with neither his mimics nor delivery or looks...

1 Ağustos 2014 Cuma

Âleme Bir Bakıp Çıkıcam

Sen âleme bakmamı yasaklıyor musun bana? Bütünden ayırıp bir parçasıyla mı sınırlıyorsun beni? Ben âlemin başlangıcını araştırmayacak mıyım? Nesnelere kim sûret vermiştir? Kim bir bütünde yüzüp duran o sakin maddeyi ayrıştırmıştır birbirinden? Bu dünyanın yaradanı kimdir, hiç sormayacak mıyım ben? Böylesine koca bir kitle nasıl olup da bir yasaya, bir düzene sokuldu? Bu darmadağınık maddeleri kim ayıkladı birbirinden? Tek bir ve sûretsiz bir toplulukta bulunanlara kim muayyen bir görünüş dağıttı?.. Nerden indiğimi bilmeyecek miyim? Nereye gideceğim bu yeryüzünden? Bütün bunları araştırıp soruşturmayacak mıyım ben? Ben büyük yaratılmışım, bedenimin kölesi olmaktan daha büyük şeyler için doğmuşum.

(Romalı Stoacı Filozof Seneca)

24 Haziran 2014 Salı

Live like...


Live like you'll die tomorrow, work like you don't need the money, and dance like nobody's watching.
Bob Fosse

2 Haziran 2014 Pazartesi

Fixed Pattern of Living

What is true today may not be true tomorrow, and what is right in one situation may be wrong in another. And situations are changing all the time, so what you need is not a fixed pattern of living but a way of seeing, so wherever you are, in whatsoever situation you find yourself, you know how to behave spontaneously, how to depend on your own being. OSHO