23 Haziran 2017 Cuma

Harese

Arabistan çöllerinde develerin çok sevdiği bir diken türü vardır. Deve bu dikeni bulduğu zaman büyük bir iştahla yemeye koyulur ama dikenler dilini ve damağını keser, kanatır. Fakat esasen devenin sevdiği kendi tuzlu kanının tadıdır. Kanadıkça daha çok yer ve kan kaybından ölmemesi için binicisinin onu durdurması gerekir. Arapçada bu olaya "Harese" denir. hırs, ihtiras ve muhteris de bu kelimeden türemiştir.

11 Haziran 2017 Pazar

Yankılar Yolda

Hayaletler devrimi gerçekleştireli yüzlerce yıl oldu, sadece yankıları henüz dünyaya ulaşmadı.

Art: Guy Denning

Is This The Life We Really Want? - Roger Waters - Albüme Bakış

Nigel Godrich'in piyano ve yaylılara vurgu yapan düzenlemesi biraz kafa karıştırıcı ve Waters'ın en büyük silahlarını, (kadın vokaller, koro, trompet yükselişleri bazlı yaratım patlamaları) elinden alıp tırnaklarını sökerek, dinleyicinin önüne attığını söyleyebiliriz. Nakarat bölümlerinde Roger'ı izleyen elektro gitar da ortalarda görünmüyor ve Pink Floyd'un dahi süvarisi bu sefer meydan savaşında atsız ve kılıçsız ovada duruyor. Seyirciyse kalabalık ve ellerinde onlarca insanüstü albümün gürzleri sallanıyor.
Ve görüyoruz ki bir şekilde 75'lik deha bir kez daha canlı kalmayı başarıyor.
Albümün hipnotize edici ve defalarca dinlense de asla sıkmayacak bir etkisi var. Tekdüze gidiş bir şekilde her seferinde ilginç bir çıkışla bozulup kulakta hoş bir melodinin yankısı kalıyor. Oldukça mütevazi yapı Roger'ı tamamen çırılçıplak bıraktığında onun kökleri çok derinlerde ve sarı yapraklarıyla göğe uzanan devasa bir çınar olduğunu, mırıldanmalarının bile çok etkili manalara dönüşebileceğini görüyoruz.
Albüm tabii ki Pink Floyd ya da eski Roger Waters albümlerinin parıltısını taşımıyor. Ama bunun aynı zamanda bir seçim olduğunu ve onun arınmış bir iç çekişe yelken açma isteğini algılayabiliyoruz.
75 yaşında çok büyük bir risk alarak, (teknolojik numaraları kullanarak göz boyama basitliği varken) bu meydan okumaya kalkıştığı için müthiş yaratıcı, özel insan Roger'ı kutluyorum ve 85 yaşında nasıl bir albümle döneceğini şimdiden merak etmeye girişiyorum.

Yazarlar Kitapların Başlarında Anca Düşünür Durur!

Fyodorov yazara on altı soru sormuş ve armağan olarak Marco Polo'nun Seyahatleri adlı kitabı kazanmıştı; sonra gitmişti yazar. Kitap çok ilginçti: İvan Alekseyeviç derhal yirmi altıncı sayfasından okumaya başlamıştı onu. Yazarlar kitapların başlarında anca düşünür durur, bu yüzden sıkıcı olur oraları, en ilginç şeyler ortalarda ya da sondadır; bundan ötürü Fyodorov her kitabı rasgele okurdu - ya ellinci ya iki yüz on dördüncü sayfadan. Gerçi tüm kitaplar ilginçti ama bu şekilde okumak daha iyi ve ilginçti çünkü insan kaçırdığı her şeyi kendi tamamlamak ve anlaşılmaz ya da kötü bir yere varınca baştan yazmak zorunda kalırdı...

Muhteşem Vahşi Dünya - Andrey Platonov


12 Mayıs 2017 Cuma

Yazar Notları: Boş Sahne Açmazı

Romanda-sinemada sahne yazarken ‘an'a  kimliğini kazandırmak ve onu eser içi kast sisteminden kurtarmak yaratıcı için en önemli sorunsallardan birisidir.



Her sahne biriciktir ve hem yazar, hem karakter hem de seyirci için diğer sahnelerle aynı önemde görülmelidir. Dolgu malzemesine dönüşemez. İçsel anlamı tüm eseri etkileyecek bir enerjiyle titreşmelidir.
Geçiş sahnelerinin hepsi çöpe atılmalı, kendi başına bir mana taşımayan ‘an’lardan acele kurtulunmalıdır.
Bu çeşit her sahne yazar için bir yük, seyirci-okurlar için de sıkıntı kaynağıdır. Ucuz kurgu numaraları ya da cafcaflı duygusal betimlemelerle onun gereksizliğini ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Bu iş çıkışı muhabbetinden hiç hoşlanmadığınız bir adamla rastlaşıp onunla iki bira içip eski günleri yad etmek zorunda kalmaktan farksızdır.
Platonov’un 'Chevengur' ve Strugatsky Kardeşlerin 'Yokuştaki Salyangoz' romanları anlardan bütüne gidişin başyapıtıdır. Her sahne kendi biricikliğinde müthiş bir dinamizme ve etki gücüne sahiptir. Hatta her sayfa ayrı bir tad içermektedir.
Tarkovski’nin “Ayna”sı, “Andrey Rublev”i filmin ‘bağlaçlarını’ etkileyici kısa filmlere dönüştürür.
Tolkien her sahneye müthiş bir özenle yaklaşır ve hayatı sadece aksiyona indirgemek isteyen anlayışa, doğanın derin bakışıyla büyük bir darbe indirir. Sabır doludur ve okuyucusunun kapitalizm karşıtı içtenliğe ulaşması için sabrı, manalarla bezediği sahneleri çözecek bir anahtar olarak sunar.
Shakespeare biricikliği cümlelere indirgemiştir.
Mevlana Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’sinde her cümle bir hikaye her hikaye kütüphaneler dolusu kitaptır.
Büyük yaratıcılarda dolgu malzemesi – geçiş bölümleri bulunmaz çünkü onlar ana hikayelere değil anın muhteşemliğine inanır ve o an içinde tüm benlikleriyle varolurlar.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Yazar Notları: Polisiye Nedir?

 Bir polisiye roman asla sadece polisiye roman değildir.
İçinde akıl oyunları, psikolojik deneyler ve çok bilinmeyenli denklemler barındıran bir bulmaca-yazındır. Yaratımın laboratuvarında küçültülmüş mekânlarda büyük arayışların kitabıdır. İnsan psikolojisinin gizemlerini çözmek peşindeki beyinler için bir deney tüpüdür. Bireye yöneltilmiş tüm haksız eylemlerin, iddialı kabıyla raflarda gözlere sırıtan bir küçük kitaba tıkıştırılıp cezalandırıldığı bir rahatlama terapisidir. Büyük sorunları rahatlıkla çözen kahramanın rehberliğinde, alt benliğimizde her gün biraz daha kabarıp şişen kompleks girdabının önüne konulmuş bir kap çikolatadır. Gizlenme yeteneğine sahip, matematiksel adımlarla ilerleyen taşlara sahip bir satranç oyunudur. İnanılmaz olayları ciddiyetle, sadece kurulan atmosferin inandırıcılığıyla gerçek kılma sanatıdır. Yazarın, okuyucusunu da en az kendisi kadar akıllı varsayarak yazması gereken bir türdür. Ve onu aldatmak, geciktirmek, yanıltmak, dikkatini dağıtmak için her yanına tuzaklar yerleştirilmiş, ormanlık bir av bölgesidir. İşin doğrusu, ormanın içinde gezinildiği olgusu bile bir yanılsama olmalıdır.
Agatha Christie için polisiye Shakespeareyen güç çatışmalarının, kişilik buhranlarının şatolardan alınıp, malikânelere, teknelere, aristokratların küçük buluşma alanlarına indirilmesiydi.
Arthur Conan Doyle için; insan ruhunun derinliklerine bilimsel teknikler kullanılarak gerçekleştirilen bir araştırma gezisiydi.
Dashiel Hammett için; güce hapsolmuş bir toplumda, bir diğerini ezmekten başka bir şey bilmeyen bıçkınlar, politikacılar, para babaları arasında daha zeki ve daha cesur biri tarafından atılmış bir varoluş çığlığıydı.
Raymond Chandler için, dalgacı bir karakterin ince bir toplum eleştirisiyle, kanser hücreli yamuk yumuk bir sistemin simgesel minyatürlerini hallaç pamuğu gibi atmasıydı.
Henning Mankell için ekip çalışmasının, çıkardan arınmış rasyonel aklın ve ahlakın her alanda başarıya ulaşacağını kanıtlamanın bir yoluydu.
Eduardo Mendoza için tarama ucuyla her köşesini her tiplemesini birer karikatüre dönüştürdüğü Barcelona’da sistem tarafından boyutlarından biri alınmış komik-insanların arasında bir delinin gerçeği arayışıydı.
Richard Levinson’ın Columbo’su için; Platon soru-cevap tekniğine dayanan ve ardı arkası kesilmeyen zekice sorularla bir koca bina inşa edip; sistemin tüm olanaklarını kullanarak gücün gökdeleninde, ihtişamın sisleri arasında suçu gizleyebileceğini sanan kapitalizm artığı “Kötü”nün savunma duvarlarını aşmasıydı.
Philip K. Dick için; system tarafından yaratılması muhtemel bir evrende, büyük kuramsal açmazlar, çözümsüz etik tartışmaların labirentinde gezinmekti.
Umberto Eco için, tarihin belli bir noktasında, çağların gizli bilgilerinden oluşmuş bir piramitte, entelektüel adımlarla biricik hakikate tırmanıştı.

Benim için ise; klasik polisiye, kokuşmuş emperyalist dünyada, politikayla, satılmışlarla, çetelerle, güç ağlarıyla, mistik dokunuşlarla, rahatsız hayallerle sarmalanmış, doğrunun ne olduğunu hissedebilmenin gücüyle ayakta kalsa da kafası aşırı karışık bir karakterin, düşmanların putlarını adım adım yıkarak, içeriklerini pazara çıkararak başarıya doğru ilerlemesi. Katillerse yanlışın alegorileri…

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Yazar Notları: Türk Sineması Kore Filmlerinden Ne Almalı?

- Bir film aksiyon da olsa, korku da, polisiye de; karakterlerin zayıflıklarını, komik unsurlarını asla dışarıda bırakmamak.
- Gerçekliği öylesine bir detay ve yoğunlukta kurmak ki seyirci sahnenin bir an bile dışında kalamasın.
- Oyun içinde oyun ve onun içinde asıl oyun. Akıl oyunları kurarak seyirciyi defalarca ters köşeye yatırabilecek yetkinlikte yazarların önünü açmak.
- Komediden şiddete, seksten romans’a ani geçiş sağlayan ters vuruşlarla seyircinin algılarıyla oynayıp kendi zayıflıklarını sorgulamalarını sağlamak.
- Toplumsal katmanlar, yoksulluk, merhamet, cömertlik, tükenmişlik gibi sistemin açmazlarını ve politik çöküşü filmin arka planına yedirecek cesareti göstermek.
- Klişelere ve ucuz numaralara esir düşmemeyi sürekli yeni olanın peşinden gitme cesaretini göstermeyi başarmak.
- Emek ve çaba gerektiren oyunculuğu desteklemek, Yeşilçam'ın adanmış aktör ve figüranlar ruhunu geri getirebilmek.
- Samimiyetsizlikleriyle filmin ruhunu öldüren reklam kuşağı sinemacılarından bir an önce kurtulup, Auteur sinemacıların önünü açabilmek.
- Türler arası rahat geçişlerle filmleri formüllerden kurtarmak.
 Ve daha sürüyle şey... :)

7 Mayıs 2017 Pazar

Yazar Notları: Zaman Makinesi

Zaman makinesi kitaplardır. Koy içine kendini, gönder geleceğe.

Bin yıl sonra zeka seviyesi aşırı gelişmiş, ruhani bir post-insanın kitabını okuyacağını düşünmenin dayanılmaz ağırlığını da duyumsamaya çalış. Kimin için yazdığını bil de kendine gel.

Küresel güç elitlerini sevgi ve adalet dolu benzerleriyle değiştirmek için geri gönderdikleri androidlerden birisinin senin kitabını elinde tuttuğunu, oradan cümleler apartarak konuştuğunu düşün. Ha ha!

Şu soru da ilginç: Bin yıl sonra yazılmış sanatsal bir roman günümüze getirilse ne anlarız?
Belki de o zaman üç cümlelik haikulara dönüşür romanlar da hız saplantısı kurgusal hızla değil de mana hızıyla çözülür...

Yazar Notları: Kutup Sahne

Sadece bir tek sahne uğruna bir eser kurulur mu?
Güzel, sıcak bir yüz seni seviyorum desin diye tüm şu yaşamı kurduğunu,  para, statü peşinde koştuğunu, türlü katmanla kişiliğini bezediğini unutma.

The Deer Hunter, rus ruleti sahnesindeki efsanevi risk alma kararlılığı için yazılmadı mı? Yaşama bağlılık, sevdiğine kavuşma dürtüsü o sahnenin içine gizlenmişti.



Ivan'ın Çocukluğu, elma kamyonundaki çocukluk rüyası için çekilmedi mi? Savaşın, kaosun içine düşmüş birey nereye kaçmak ister? Ve düşünün, her zaman nasıl bir dünyanın içerisindeydiniz?



2001 A Space Odyssee, yapay zeka Hal'in "Üzgünüm Dave, korkarım bunu yapamam," diyaloğundaki varlığı koruma içgüdüsünü ölümsüzleştirmek için kurulmadı mı?



Sorulsa, Michael Cimino, Tarkovsky, Kubrick bambaşka şeyler söyleyecektir ama o film sinemadan çıkan herkesin aklına ilk olarak geliveren o "Kutup Sahne" için çekilmiştir. Eserin merkezi odur. Tüm diğer sahneler seyirciyi, bir sinek nasıl ışığa koşarsa öyle o sahneye çeker ya da yere düşen bir meyveden saçılan tohumlar gibi o sahnenin ana fikrinden, enerjisinden türer.

5 Mayıs 2017 Cuma

Yazar Notları - Binboğa Efsanesi Stalker

Gelin bir Anadolu efsanesiyle, Rus Bilimkurgu Edebiyatı'nın başyapıtlarından birinin nasıl da aynı temada çakıştığına bakalım:

Efsaneye göre 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece Hızır ve İlyas peygamberler kayan iki yıldız şeklinde, iki ayrı yönden gelip birleşirler ve yeryüzüne inerler. O birleşme anında tüm akarsular durur ve bir anlığına börtü böcek sessizliğe bürünür. Bu birleşme anını sadece yüreğinde kötülük, içinde fesat olmayanlar fark edebilir ve buna tanık olan ne dilerse olurmuş derler. Kitapta hikayesi anlatılan aşiret iskan kanunu gereğince yersiz yurtsuz kalma tehlikesi içindedir. Tek umut Hıdırelleze bağlanmıştır. Aşirette en saf, en iyi niyetli, en kalbi temiz kim varsa o gece dilekte bulunacaktır. Aşiret için yaylak, koyunlar için otlak ve çadırlarını kurmak için güvenli bir düzlük. Üç kişi seçilir ve nehir kenarına otururlar yan yana. Gece yarısına yakın gözleri yıldızlarda, kulakları kirişte. İlk ceren görür gökyüzünde kayıp birbirine kavuşan iki yıldızı, Hızır ve İlyas’ı. Aşiret için dilemesi gerekenleri unutur ve dağlarda eşkıya olan biricik aşkına kavuşmayı diler diğer ikisine güvenerek. Sonra köyün yaşlı emmisi duyar akarsuyun durduğunu. Aşiret için derken sonuna geldiği ömrü gelir aklına ve biraz daha ömür dileyiverir tanrıdan. Son tanık 6-7 yaşlarında bir çocuktur. Aşiret aklına bile gelmez babasını görmeyi diler ve böylece aşiret devam eder yersiz yurtsuz serüvenine…
Yaşar Kemal / Binboğalar Efsanesi

Rusya'da bir şehir  dünya dışı yaratıkların bir gecelik ziyaretiyle tamamen farklı bir kimliğe bürünmüş, bir çok bölge kullanılmaz hale gelmiştir. Dikenli tellerle çevrelenmiş bu alanlarda, içeriği değişmiş, garip manalarla bezenmiş nesneler ticaret metaına dönüşmüş, koleksiyonerler onlara ulaşabilmek için, bölgedeki iz sürücü stalker'ları devreye sokmuştur. Bu arada, Stalkerların arasında yayılan bir efsane vardır. Alanın ortasındaki binada, bir oda, içine girmeyi başarabilenlerin dileğini yerine getirmektedir. Ama sözle söylenen dileği değil. İnsanın kalbinde taşıdığı arzuyu. Bir stalker da kız kardeşini ölümden kurtarmak için odaya girmiş fakat oradan zengin olarak çıkmıştır. Bölgede fazla vakit geçirdiği için çocuğu dünya dışı yeteneklerle dünyaya gelen ve büyüdükçe ölmeye yüz tutan Stalker'ın odaya girmek artık son çaresidir ama dünyevi bir arzuyu dileyerek oradan çıkmaktan korkmaktadır.
Stalker - Andrey Tarkovsky

Ve tabii ki Yüzüklerin Efendisi.
Frodo çok ağır bir yükle Mordor'a doğru ilerlemektedir. Orta Dünya'da iyiliğin kazanması için yüzüğü kötülüğün lav kuyusuna atıp yok etmektir dileği. Ama her ölümlü gibi gönlünün derinliklerinde yatan güç arzusu buna izin verecek midir? Son an geldiğinde tüm benliğine sinmiş o büyük yaşamsal karar ne olacaktır?
İnsan varoluşunun ebedi temalarıyla beslenen, maneviyatın temel sorularıyla nefsin karşısına dikilebilen yapıtların ölümsüzlüğü yakalaması kaçınılmaz.
"Zaman tabiatın icabı ve tabiata mahkum beşer aklın icadı olan bir şeydir. Güneşte oturabilen bir insan için gece, gündüz, ay sene denilen şeyler, yani zaman olur mu? Kâmil insan içn ne zaman vardır ne de mekân." Mevlana Celaleddin Rumi.
Mevlana'dan Shakespeare, oradan Strugatsky Kardeşler'e uzanan yaratıcı yol büyük, diri ve ölümsüz temaların, hakikâtla yüz yüze gelmek için yola koyulmuş mert insanların yoludur.


Yazar Notları: Bir Kore Geleneği: Bıçaklar ve Baltalar

Kore Hükümeti, silah kullanımına getirdiği müthiş denetimin Kore Aksiyon Sineması'nı bugünlere taşıyacağını çok önceden görmüş müydü ?
Dövüş planlarının uzayacağını, kana susamış seyircinin aşırı beslenmeden karnının şişeceğini, yirmiye yirmi meydan savaşlarında karakterlerin kanlı fayanslarda kayacağını, ayakta durabilenlerin müthiş bıçak numaralarını taekwondo figürleriyle desteklemekten başka şansları kalmayışını?
Belki havada mermilerin yerinden söküp attığı talaş ve beton parçaları uçuşmuyor, ama seyirciyi saran şu hissi yazarlarımız asla aklından çıkarmasın. Bir sahneye mertlik ve tüyleri diken diken eden o gerçeklik hakimse seyirci de varoluşunda bas bas bağıran bu cömert çağrıya kayıtsız kalamayacaktır.


Yazar Notları - Okuru-Seyirciyi Aldatmak

 Günümüzde bir çok senaryo yazarı kurgu hızının ve paralel hikayelerdeki soru işaretlerinin akışı içine yedirerek, seyirciyi aldatma kozunu çekinmeden kullanıyorlar. Bu tabii ki ahlaksızca bir seçim. Diyelim ki, bir adam dört beş kişi tarafından kovalanıyor ve korku içinde bir kayanın altına sığınıyor. Gözleri dehşet içinde, titreyerek bekliyor. Halbuki aynı adamı yarım saat kadar sonra iblis olarak göreceğiz. Sıradan insanlar tarafından altedilmesi imkansız bir yaratık! Peki tamamen yalnızken bu yaratık kimi kandırdı? Olan şu ki, yazar dikkatleri bir süre daha diğer karakterlerin üzerine yönlendirmeyi başardı. Yan karakterlerin bazen sinsi bazen tedirgin bakışları üzerinden sürdürülen bu çaresizlik-gerilimi polisiye yazarlarının da baştacı.
Hercule Poirot, seri dizinin bir bölümünde, bir cinayet piyesine gidiyor, girdiği bahsi kaybetmiş, yani katili bilememiş halde ofise geri dönüyor ve Hasthings’e sitemkâr bir tavırla şöyle diyordu: “Yönetmenin bizden delilleri gizlemeye hakkı yok!”
 Kabul edilemeyecek şeyleri size söyleyeyim:
- Karakter tarafından bizzat yerleştirilmediyse, eserin devamında etkinliği olmayan, yanlış yönlendirici deliller koyamazsınız.
- Karakterlere aldatıcı mimikler, tavırlar bezeyerek esere yabancılaştıramazsınız.
- Zamansal akışın gerçekliğiyle oynayamazsınız.
- Olayı mantık dışı (kamusal  pratiklere ters) oldu-bittilerle çözüme ulaştıramazsınız.
Fakat kitaptaki anlatıcının aslında katil olduğunu Roger Ackroyd Cinayeti romanındaki gibi son ana kadar saklayabilirsiniz. Ona bir şey demem. Yeter ki ucuz numaralara girişmeyin.

11 Ocak 2016 Pazartesi

David Bowie

O kadar ileriye gitti ki geriye döndüğünde hep genç kalmıştı.O kadar farklıydı ki dünya kötü bir taklide dönüşmüştü.

23 Ekim 2015 Cuma

Present


The Path and Jack Kerouac


(Letter To His ExWife)
I have lots of things to teach you now, in case we ever meet, concerning the message that was transmitted to me under a pine tree in North Carolina on a cold winter moonlit night. It said that Nothing Ever Happened, so don’t worry. It’s all like a dream. Everything is ecstasy, inside. We just don’t know it because of our thinking-minds. But in our true blissful essence of mind is known that everything is alright forever and forever and forever. Close your eyes, let your hands and nerve-ends drop, stop breathing for 3 seconds, listen to the silence inside the illusion of the world, and you will remember the lesson you forgot, which was taught in immense milky way soft cloud innumerable worlds long ago and not even at all. It is all one vast awakened thing. I call it the golden eternity. It is perfect.
We were never really born, we will never really die. It has nothing to do with the imaginary idea of a personal self, other selves, many selves everywhere: Self is only an idea, a mortal idea. That which passes into everything is one thing. It’s a dream already ended. There’s nothing to be afraid of and nothing to be glad about. I know this from staring at mountains months on end. They never show any expression, they are like empty space. Do you think the emptiness of space will ever crumble away? Mountains will crumble, but the emptiness of space, which is the one universal essence of mind, the vast awakenerhood, empty and awake, will never crumble away because it was never born.

Jack Kerouac

6 Ekim 2015 Salı

Yokluğa Yazılanlar - 1

Hem her insanın çok iyi bildiği hem de kendilerinden saklayabildikleri sır ne?

Bir çoban, sürüsünün başında, bir kayanın dibine çömelmiş, dudaklarında ıslık, aklı hülyalarda, oturuyormuş. Kaval sesini duyunca hemen kalkmış, çimenlikte toplaşan sürünün ortasına gidip durduğundaysa şunu düşünmüş:
“Demek daha önce kavalı ben çaldığım için başa geçiyordum.”

Ne ironik! Kalbe en geç ulaşan sestir, en gür, en öfkeli çıkan. En narin en letafetlisi ise akla bırakılan bir yumurta. Yumurtanın içinde de nice yumurtalar var. Sabır ve imanla dünyaya bir ejderha getirilebildiğini biliyoruz.
Dünyaya gerçekten gelmediğini, sadece bir gölge olduğunu bil de ona göre yaşa! Önce yumurta olma kararlılığını göster!

Peki. Doğumun sırrını söyleyecek var mı aranızda? Bu kaçıncı? Hadi git bir daha doğ. Ama bu sefer yüzünü yıka da öyle çık misafirlerin karşısına!
Bu soruyu sorduklarında düşünmeni istemiyorum artık, cevabın her zaman hazır olmalı.

İki kere doğmak şarttır. Biri anadan biri bedenden.*

Onlar seni seyrediyor sen onları. İyice baksan kendini görürsün. Senin içinde doğuyorlar, her an, her saniye… Kuluçkadan kalkıp hepsini suya götürme vakti gelmedi mi? Ama senin övündüğün iş doğmak. Bunun matah bir şey olduğunu sanıyor ve ölüme de bu yüzden canı gönülden koşuyorsun.
Hakikat şu ki, doğmayı layıkıyla biliyor olsan ölmezsin.

Bir yılan eğiticisi, eğittiği yılanın her geçen gün kendisine benzediğini farketmiş. İyice izlemiş bir süre. Bakmış ki yüzü, mimikleri oturuyor, ağzını açar açmaz arkasından çıkarttığı bıçağını savurup kesmiş kafasını.
“Kimbilir,” demiş, “benim hakkımda bilmediğim ne acı hakikatler söyleyecekti!”
Senin içinde de bir yılan var ve o da kendisini sen zannediyor.

Kahvenin birinde seksen yaşlarında bir ihtiyar lafa başlamış. “Hehey gidi günler hey, ben burada küçük bir çocukken şu vardı, bu vardı, şöyleydi böyleydi…”
“Hiçbir şey bildiğin yok,” demiş orada, masaların arasında oyuncağıyla oynayan altı yaşlarında bir çocuk. “O dediklerin yaşanırken ben de oradaydım, o olay şöyle cereyan etmişti…”
Duygulanmış ihtiyar pür dikkat onu dinlerken, “Hatırlıyorum seni,” demiş sonra parmağını uzatarak, “ben senin yaşlarında falandım, sen de benim yaşlarımdaydın, o gün aynen bu hikâyeyi anlatıyordun orada…”

Hatırlamak yaşamaktır, düşünmek yaşanacak olanı kurmaktır. Bir tohumdur hatırlamak. Ağacın bilgisini içinde taşır. 

Düşünmeden önce mi yaşadın sonra mı? İşte ilk önce bilinecek şey budur. Hem geleceği hem de geçmişi aynı anda görmek istiyorsan önce ikisinin aynı anda yaratıldığını bilmelisin.

Delinin biri heykelin karşısına oturmuş. Saatler müthiş bir sükûnetle geçmiş. Şöyle demiş sonunda: “İşte hayatın karşısında ben de böyle sabırlı olmalıydım.”

Dünya denen şu zindandaki tüm sohbetler, lakırdılar, bilmişlikleri toplasan tek bir kelimedir: İmdat çığlığı. Bazısı bunu bilir de ağlamaktan başka bir şey yapmaz. Bazı bilgelerse gülmeyi seçerler. Çünkü çirkinliğin çocuksu kibiri onlara komik gelir.

Deli ikinci gün yine geçmiş heykelin karşısına ve bu sefer başlamış alay etmeye. Ama ne alay! Her türlü şekilde iki saat boyunca aşağılamış onu. Sonunda birden durmuş ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya girişmiş. Yanına koşturan hastabakıcı neler olduğunu sorunca da şöyle cevap vermiş:
“Benimle çok kötü alay etti. Sonuçta ben de insanım, bir yere kadar dayanabildim.”

Cümle bir kuyu, içine taş atsan sesi seksen doksan yıl sonra gelir. Taşı attığını falan unutmuş olursun da o ses gaipten geldi sanırsın.
“O,” diye yankılanır beyninde.
“Hayır, ‘Ben’,” diyemezsin.
Cevap sen tam da gidecekken gelmiş ve geride kalanın ne olacağını bilmenin huzuru kaplamıştır içini…

Tam ölmeden önce yatağının çevresini sarmış ailesine öğüt vermek için bir hikâye anlatmaya girişmiş bir adam. Birisini örnek vererek laflarına devam edecekken o kişinin ismini unutunca duralamış. Ardından hem düşünmeye hem de oğullarına kızlarına sormaya başlamış. “Kimdi o yahu, tam da dilimin ucunda, söylesenize!”
Böyle kendini paralarken ve diğerleri de hep beraber cevabın ne olduğunu bulmaya çalışırken birden kafası yatağa düşüp, cansız kalakalmış adam.
Yanına koşturmuşlar. “İsimlerin ne önemi vardı baba!” diye bağırmış bir oğlu, “Hikâyeyi anlatsaydın ya!”
Bu sırada, babasının son nefesini vermediğinin farkında olan büyük oğul yatağın yanına varıp adamın ağzına yapışmış. Açar açmaz da irkilerek geri çekilmiş ve “Söyleyemediği onca şey işte bu nefeste gizliydi,” demiş. “Ama öyle kokuyordu ki konsantre olamadım.”

Kullanmaya kalkanın kullanıldığını sana söylememişler miydi? 

Her şey sana ders vermek için çırpınırken sen onları emrine verilmiş, kullanacağın nesneler olarak görüyorsun.
“Dinle,” sözünün anlamı üzerine düşün geceleri de çığlıkları duy. Her şey mütemadiyen aynı mutlak egoyu zikrediyor.
Patron rolüne soyunmakta ısrarlıysan fabrikaların nasıl yönetileceğini öğren bari. İşçilerinin, müdürlerinin arasında dolaş, neler konuştuklarını dinle, mutlu olup olmadıklarını, nelerden şikâyetçi olduklarını anla. Fabrikanın ruhunu bilmeyen işini nasıl büyütür?
Gerçek bir patron olunca aslında işçi olduğunu kavrayacaksın, o zaman da aslında kimin için çalıştığını...
Bu evrendeki her şeye tek tek dönüşmeden insan olabileceğini mi zannettin?
Dinle!

Şehrin birinde her şeye hâkim olduğunu, aklıyla her işi çözebileceğine inanan bir yargıç yaşıyormuş. Ailesini mum gibi tutar, günlük işlerini saniyesi saniyesine planlar, her şey de onun düzeninde tıkır tıkır işlermiş. Görmediği şey, çevresinde, onun için didinen güçlermiş. Bu kandırmaca içinde yaşaması, böbürlenmesi için koşuştururlarken bir yandan da kıkır kıkır gülmekteymişler. Amaçları ona, tam da dorukta olduğunu zannettiği gün müthiş bir ders vermek, yaşamını allak bullak etmekmiş.
Civarda yaşayan bir Kutup olan biteni görür, zavallıya acır da, yıllardır ağzını açıp bir tek laf etmezmiş. O gün artık daha fazla dayanamamış. Yanından geçerken “Nasılsın Yargıç efendi,” demiş. 
“İyiyim, sağol,” diye hafif ters bir şekilde cevap vermiş Yargıç. Ne kadar meşgul olduğunu gösterir şekildeymiş ses tonu.
“Gerçekten iyi misin Yargıç Efendi?” demiş Kutup.
Bu sefer durmuş Yargıç. “Tabii ki iyiyim, sen ne demek istiyorsun?”
“İyi öyleyse, ben de bunu merak etmiştim,” diyerek dönüp ilerlemiş Derviş.
Bir süre onun arkasından kuşkuyla bakmış yargıç, sonra kafasını sallayarak yoluna devam edecekken birden düşüp ölmüş.

Şimdi diyeceksiniz ki, bu hikâye ne anlatıyor? Çalışanın, didinenin her zaman koruyup kollanacağını, lütuf göreceğini olmasın! Bazen kibir de affedilir, ölümle mükâfatlandırılır. Yeter ki amellerinde içten ol.

Hz Mevlana, zenginin birine sormamış mıydı, “Günahını mı çok seviyorsun, malını mı?” diye? Ne cevap vermişti zengin. “Tabii ki malımı…” Dememiş miydi Hz Mevlana ona: “Ama günahın seninle gelecek, malın mülkün burada kalacak.”

Öyle bir kale inşa etmişsin ki anlatılmaz. Peki, onu yıkmak için düşmanlar yaratmaya uğraşman niye şimdi? Kendi sarayında tutsak olduğunu mu anladın? Gizli gizli, koca bir ordu gelse de beni çırılçıplak bıraksa, diye geçiriyorsun gönlünden, bütün gün gözlerin ufukları tarıyor ama baktığın yer yanlış. Düşman içeride, dostlarsa uzak diyarlarda… Kaleye gözleri gibi bakıyor, her yanını siliyor, çatlaklarını kapatıyorlar. Sanki her gün santim santim yükseliyor duvarlar.
Seni kurbanlık bir koyun gibi hazırlıyorlar kesime…

Kalenin burcunda düşmanı gözlemek için bekleyen muhafızın hikâyesini biliyor musunuz? Ortalık zifiri karanlıkmış, etrafta çıt çıkmıyormuş. Ağzında biraz balgam birikince muhafız aşağıya tükürmüş ve anında homurtular yükselmiş oradan:
“O da ne!” “Bu ne edepsizlik…” “Hangi kendini bilmez…”
Aşağısı düşman kaynıyormuş, iğne atsan yere düşmeyecek. Usul usul geri çekilmiş muhafız.
“En iyisi gidip güzel bir uyku çekmek,” diye mırıldanmış koğuşlara doğru ilerlerken.

Bugüne kadar hep egonu dinledin. Bir gün de, yokluk âlemini dinle. Belki orada kulakların söyler ağzın dinler, ne dersin?
Yokluk neyle konuşur? Senin hal’inle. Olup olabileceğin her şey, duyguların, bilişin, sezişin, sebeplerin, varoluşun birleşip bir sese dönüşür. İşte oraya sığar dünyanın her saniye yaratılışı.

Çok konuşan bir adam varmış. Aynı hikâyeleri bıkmadan, usanmadan anlatır durur, insanlar o masalarına gelmesin diye gözünün içine bakarlarmış.
Bir gün kasabaya yeni bir adam gelmiş. Her yerde arayıp onu bulduktan sonra yanına giderek şöyle demiş: “Senin methini çok duydum, söylediğin her şeyi merak ediyorum. Zamanım var, param da, istediğin kadar iç, ye ama bana hikâyelerini anlat.”
“Hepsini mi?” diye sormuş o.
“Evet,” demiş adam.
“Bilmem ki,” demiş o kafasını kaşıyıp yüzünü buruşturarak. “Sıkılmaz mısın?”

İki günü bir olan bizden değildir. * Bir cümleyi iki kez işitip ikisinde de aynı manayı algılayanlar bizden hiç değildir.

Ağlayarak annesinin yanına koşup, “Dünya beni kandırıyor anne! Hissediyorum, bir sürü güzellikle beni tuzağa düşürmeye çalışıyor,” diye bağıran bir çocuk gördünüz mü siz? Çocuklar büyüklerin işini gücünü anlayacak kapasitede değildir. Eğlence isterler, oyun isterler. Çelmeyle, düşer biraz ağlar, sonra gülerek koştururlar. Diğer çelmelerde de aynı şey tekrarlanır.
Peki, çelme takmak da nereden aklına geldi şimdi? Yaratıcıyı taklit etmeye utanıyor musun?
Çocukluk 12 yaşlarında, delikanlılık da 20 yaşlarında biter derler. Yalan! Çocukluk ölümle biter.
Şu ciddi ciddi, kelli felli adamların oyunlarına da bakın. Almışlar ellerine tahta kılıçları, at başlarını, daldan tüfekleri birbirlerini öldürüyor, ona buna plastik yemekler satıyorlar. Doyumsuzluk içinde bağırıyorlar durmadan. “İstiyorum, istiyorum, istiyorum…” Çelmeye takılıp düşüyor, ağlıyor ve tekrar gülerek kalkıyorlar ayağa. “İstiyorum.”
Peki, “İstiyorum,” demek nereden akıllarına geldi. Utanmıyorlar mı şeytanı taklit etmeye…

20 yıldır evli bir adam, evliliğinden sıkılmış, gözü hep dışarıdaymış. Sonunda kararını vermiş, ayrılmış karısından. Dört beş ay sonra övünerek koluna taktığı bir kadınla arkadaşlarının karşısına dikilmiş. Gözlerine inanamamışlar. Eski karısının neredeyse aynısı. Aynı yaşlarda, aynı boylarda, gözleri bile aynı renk. Ya konuşması, gülüşü!
“Bu ne perhiz ne lahana turşusu arkadaş,” demiş biri dayanamayıp.
“Ama,” diye diklenmiş hemen adam. “Bu o değil ki, ne alakası var!”

Küçük bir çocuğa, “Şu iki koyunu görüyorsun ya, onlar sence birbirinin aynı mı?” diye sordum. Baktı çocuk. Aynı renk, kılları aynı şekilde kırpılmış, aynı boyda, çimlerin üzerinde otluyorlardı. Kafasını salladı, hı hı, diyerek. Hâlbuki onların biri doldurmaydı.
Çocuk da diğer çocuklardan farklıydı ama benim için bir farkı yoktu. Hepsi de aynı cevabı verecekti bu soruya.
Birisi kalktı dedi ki: “Onlar aynı şekil konuşsun diye sen doldurdun bir koyunu!”
“Evet,” dedim gururla, “Bu da hem yaratmaya hem de gerçeği surata vurmaya delalet eder.”

Kim ki seninle laf yarıştırıyor, o aslında senden konuşuyor. Kendinle didişip durman ne komik! Sussan, hiçbir şey söylemesen o da keser sesini. Gözünü kapasan başlar yine dırdıra.

Yıllarca kör olduğunu bilmeden yaşayan, gözü açıldığı anda ise bir duvara toslayan kişiye ne demeli? Duvar hep oradaydı ama sen içinden geçip gidiyordun, dediler ona. Napayım, bari tekrar kapayayım gözlerimi, dedi o.

Kim ki gözlerini aç artık, diyorsa ona bir tokat at ki, göreceğin şeyin o olduğundan emin olasın.
Ne demişti Peygamber Efendimiz: “Beni görene ne mutlu. O ne mutlu kişidir ki beni göreni görmüştür.”
Gerçekse, somut bir şekilde orada seninleyse, gözlerini gönül ferahlığıyla kapayabilirsin. O seni gitmen gereken yere götürecektir.

Bir ihtiyar, evinin önüne sandalye atmayı, geleni geçeni izlemeyi pek seviyormuş. Karşısındaki oteldeymiş bir vakittir gözü: Giren hep bir sürü müşteri, çıkansa birkaç kişi oluyormuş. Otelin arkasına yanına falan bakıp başka bir kapı göremeyince dayanamamış, gidip sormuş otelin sahibine. 
“Onlar bizi biz de onları pek sevdik,” demiş adam. “Artık müşteri değiller, yanımızda yaşıyorlar.” 

Öyledir, gireni çıkanı izlemeye alıştırılmışlardır, kendi gönülleriyle hal’de kalanları görme yetileri yoktur.
Veliler de gönüllerindeki aynada görünmedikçe kimseye bakışlarını çevirmezler. Gir içeri de, o koca oteli gör, nasıl da tüm dünya orada ikâmet ediyor da her sabah evlerinde, yataklarında uyandıklarını zannediyorlar.

Bir yerde yalnız yaşayan çok yaşlı bir adam varmış, tam karşısındaki apartmanda da yine yakın yaşlarda bir kadın. O civara yeni taşınan bir iki aile durumu görünce kafalarında uyanması gereken fikir uyanmış, bir süre sonra ikisine de çıtlatmışlar, “İkiniz de yaşlısınız, bir araya gelsenize, birbirinize destek olursunuz.”
“Haklısınız, ne diyelim,” demiş ikisi de ve herkesi sevindirip nikâh kıymışlar.
İki gün sonra, aynı mahallede yaşayan bir adam apartmanda o ailelere sormuş: “Nasıl yaptınız bu işi?”
“Neyi,” demişler.
“Onlar boşanmıştı, kırk yıldır konuşmuyorlar, her gün kavga ediyor, birbirlerini ikide bir mahkemeye veriyorlardı.”
“Hadi ya!”
“Ya bunadılar,” diye devam etmiş adam… “Ya da…” İşte tam burada kafasını sallayıp gülerek kesmiş lafı. Ne diyeceğini siz bulun.

Tanrının meclisinde kurt ile kuzu yan yana oturur da kendilerinin "Bir" olduğunu sanırlar.

O mecliste aklın başındaysa, insana benzer kimseyi görmezsin, birbirinden nefret eden hayvanların ve hırıltıların arasında kalır da çıldıracak gibi olursun.
Sen kaçma! Varsın aklın kaçsın oradan.

 Üstadı bulmadan kim üstad olmuş. Tanrıyı bulmadan kim tanrı olmuş.

Okyanusa ulaşan damla okyanus olur
Ama dağın zirvesindeki bir kaya dağ değildir, sadece kayadır.

Sperm insandır
Gözyaşı insanlıktır.
Kan bedeldir
Ama cümlenin içindeki bir kelime, anlam değil, sadece kelimedir...

Kendine bir dağ bulmalısın. İçinde, uzanıp dinlenecek koskoca bir göğsü olmalı. Uykuda gergin sayıklamaların yankılarla çok uzaklardan geri döndüğünde sana bir an önce uyanman gerektiğini fısıldamalı. Gözlerini açtığında dağla birleştiğini, başına bulutların sürtündüğünü farketmelisin. Yüklendiğini mutlak olanı ve onunla gördüğünü dünyanın batışını… Senin güzelliğin ve saflığın olmasa hiçbir zaman hiçbir şeyin yükselemeyeceğini… Dağların sırrı budur işte. Yükselmişlerdir ve nasıl yükseldiklerini bilirler, böylece alçalmazlar…



 * Sultan Veled