5 Nisan 2018 Perşembe

Progressive Rock'a İlham Veren İlk Şarkı!

Orhan Kaptan

“Keşanlı Ali Destanı’nın ilk oynanışıydı. Oyunun sanatçılarıyla Orhan Kemal edebiyatçılar arasında bir futbol maçı yapalım dedik. Memet Fuat, Altunizade sahasını verdi. Biz edebiyatçılar toplanıp takımımızı kurduk. Kaptanımız Orhan Kemal olacaktı elbette. Keşanlıların kaptanı, oyunun yazarı Haldun Taner’di. Takıma bir de ‘konuk oyuncu’ almışlardı: Bedri Koraman.
 Maçın hakemi kimdi dersiniz? Halit Kıvanç!
 Maç günü Altunizade’de bayağı seyirci toplanmıştı. Semt sakinlerinin yanı sıra, ‘medya’ da tam kadro oradaydı. (Maç ertesi gün bütün gazetelerde geniş yer alacak, haftalık Ses dergisi ise bu olaya iki sayfa ayıracaktı.) Bizi destekleyenlerin ellerinde koca bir pankart vardı: ‘Yürüyün, Fazıl’ın aslanları!’ Fazıl’ın, yani Dağlarca’nın.
Ben santrfor oynuyordum. Maçın başlamasıyla birlikte ayağıma bir top geldi. Santra çizgisiyle ceza alanı arasında bir yerlerdeydim. Yaradana sığınıp şöyle bir patlattım. Olacak iş değil, top gitti, kalenin örümceğini aldı, doksana takıldı.
 Biraz sonra Keşanlılar bir gol attılar. Bunu yine benim bir golüm izledi. Arkasından, Feridun Metin frikikten Hagi’yi bile kıskandıracak nefis bir gol attı. Devreyi 3-1 önde kapattık.
 İkinci devrenin hemen başında Keşanlıların iki golü geldi. Şanslı günümdeydim anlaşılan. Bir gol daha attım. Biraz sonra da ceza alanı içinde resmen biçildim. Halit Kıvanç, penaltımızı verdi.
Çok penaltı gördüm bugüne kadar. Lefter’in, Metin’in, İstanbulsporlu İbrahim’in penaltılarını nasıl unutabilirim! Ama o gün Orhan Kemal’in attığı penaltı kadar güzelini görmedim desem, kimseye haksızlık etmiş olmam! Orhan Ağabey, kaleciyi sağa yatırıp sol köşeye gönderdi topu. Şimdi kaleciler penaltı atışlarında kendilerini bir yana atıp işi biraz da şansa bırakıyor ya, öyle değil! Usta yazar, futbolculukta da ustalığını konuşturdu, kaleciyi resmen aldattı. Hepimiz topun sağ köşeye gideceğini sandık! Maç bitti. 5-3’lük yenginin coşkusuyla, kaptanımız omuzlarımızda, sahada bir tur attık… Sonra da soluk soluğa, yerlere yığıldık!”
Ülkü Tamer

29 Mart 2018 Perşembe

Nihat Genç'in 'Güncelleme Dediğinizi Biz Bin Yıl Önce Yaptık’ Yazısına Cevap


Bu yazı, Nihat Genç’in Oda Tv’deki ‘GüncellemeDediğinizi Biz Bin Yıl Önce Yaptık’ makalesinde Mevlana Celaleddin Rumi hakkında ileri sürdüğü yanlış söylemlere cevap niteliği taşımakta, yılmaz hak arayışını, ödün vermez gazeteciliğini yıllardır saygıyla takip ettiğim Nihat Genç’in, bu kadar hassas bir konuda, araya numunelik serpiştirdiği Hallacı Mansur gibi velilerin dahi özlerini ve hakikatlerini idrak etmekten çok uzak, neden böyle bir karşılaştırmaya girdiğini anlayamayıp, Mevlevilik cenahından bakışımla bilgilendirme amacı gütmektedir.
Mevlana, tarihin gördüğü en büyük devrimcilerden biridir. Hayatı; Muhammedileşememiş din alimlerinin, mevkiye esir benlik satıcılarının, malla mülkle varlık bulan maddeperestlerin, cüzi akla esir olmuş okumuşlar taifesinin, sorgulamadan biat eden cahil kesimin putlarını kırmakla geçmiştir. Mesnevi  Kur’ân’ın aşkla tevil ve tefsiridir. Kendisine tasavvuf ehli tarafından bu yüzden Aşk Peygamberi payesi verilmiştir. Ama ona verilen ilk paye, kırka yakın alimi her türlü ilimde alt ettikten sonra ‘alimlerin alimi’ anlamına gelen Mevlana ismidir. Hiç uyurken görülmeyen, her gün ayrı bir camide vaaz veren, iki yüze yakın müftü yetiştiren, her anını toplumu eğitmeye harcayan, Rum kiliselerinde Rumca rubailer okuyup onları da irşad eden, cenazesinde hristiyan, musevi, müslüman bütün toplumu birleştirmeyi başaran Hazreti Mevlana, hiç durmamış, çalışkanlığın üstün bir örneği olmuştur. Peygamberimizin bir ismi de Cabbar’dır. Hazreti Muhammed’e  bende olmuş Mevlana da hiç durmadan, bir deri bir kemik kalana dek çalışmış, ömrü riyazadla geçmiş, iki günde bir, bir iki lokma yemekle yaşamış, evine gelip iki tencere yemek piştiğini görür görmez karısına, ‘Evimiz Firavun evine dönmüş,’ diyerek tencerenin birini ihtiyacı olan komşulara göndertmiştir. ‘Ben yaşadıkça Hazreti Muhammed Muhtar’ın ayağının tozuyum. Eseri Kur’an-ı Kerim’in kölesiyim. Beni bunun dışında kim görürse, ben o kişilerden de, onların sözlerinden de bizarım,’ diyen Hüdâvendigâr Mevlana, Peygamberimiz gibi fakr’da yaşamış, fakirlik benim övüncümdür sözlerini kendisine şiar edinmiştir. Mürid olarak yanına genelde esnaftan kimseleri aldığı için kendisini, ilim irfan sahiplerini bırakıp avamı yüceltmekle suçlayan ulemalara, Attar ve Hallac da meslek erbablarıydılar da bunun ne eksikliğini gördüler, diyerek azarlamıştır.
“Tanrı’nın verdiği kudrete şükretmek kudretini artırır. Cebir (batıl) ise nimeti elinden çıkarır. Senin cebriliğin yolda uyumaktır, uyuma; o kapıyı, o dergahı görmedikçe uykuya dalma! Ey dikkatsiz Cebri! Sakın o meyvalı ağacın altından gayrı bir yerde uyuma. Ki rüzgar her anda dalları silkip başına çerez ve azık döksün. Cebre inanmakla yol kesen haydutlar arasında uyumak aynı şeydir. Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et; kazan da sonra Allah’a dayan!” (Mesnevi, I/939) sözleriyle halkı çalışmaya itmiş, Muhammedi tekamülü idrak etmeyip kaderciliğe saplanan toplumu çağdaşlığa yöneltmiştir.
Bütün Pirler vahdet okyanusunda ikamet ederler. Onların amelleri, niyetleri Hak’tan ayrı değildir. Piran Efendilerimiz belki kalabalık görünürler ama hakikatte hepsi birdirler. Şems Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Üzümler gibi hepimiz bağda kalabalık görünürüz ama tavada hepimiz biriz. Sayı ortadan kalkar, pekmez oluruz.” Tasavvufun ‘Birlik’ kavramını birazcık anlayan birisi, onları birbirleriyle kıyaslamak gibi büyük bir hataya düşmez. Özellikle de çağlar boyunca tüm bilgelik yolcularını derinden etkilemiş, etkisini her geçen gün daha da arttıran ölümsüz bir veliyi...
Hazreti Mevlana, zamanın hükümdarı Alaaddin’i, nefsini kırmak için bir gün boyunca kapıda bekletip, içeri almayan, otoriteye hiçbir zaman ödün vermemiş, “Ben o Padişah değilim, tahttan inip tabuta gireyim. Ben o Padişahım ki, tahttan inip gönüllerde yer alayım,” diyerek hiçlikte kalan bir Veli’nin bağımsız ve özgür ruhunu ortaya koymuştur. Üstelik sultan Alaaddin ve vali Pervane’nin Hazreti Mevlana’nın müridi oldukları unutulmamalıdır. Dilenmek gibi çirkin bir söylemi bir yana koyalım, Sultanlar, emirler; fakr içinde yaşayan, dünyaya zerre metelik vermeyen bu yüce veliden hikmet alabilmek için kapısında çırpınmışlardır. Ayrıca, Hazreti Mevlana’nın, dilenciliği hoş görmediği, müridlerine kesinlikle yasakladığı da bilinmektedir. Bu anlayış yüzyıllar boyu tüm Mevleviye’de devam etmiş, dervişler Hak’tan başkasına el açmamışlardır.
Moğollar bahsine gelirsek, yayılmaları süresince toplam beş milyon civarı insanı katleden bu acımasız savaşçıların Kayseri’yi ve çevresini nasıl yakıp yıkıp yağmaladıkları, rivayete göre Anadolu’da beş yüz bine yakın insanı katlettikleri ortadadır. Peygamberler ve Veliler cemaatlerinin çobanıdır. Veli Hak’la Hak olmuş kişidir, hata yapmaz, insanlarını kazanamayacakları savaşlara sokup helak olmalarına izin vermez. Hazreti Mevlâna Moğollar’ı Konya’ya sokmamış ve daha sonra şartlı olarak girmelerine izin vermiştir, kimsenin namusuna, malına, kılına zarar gelmeyecektir, şart budur ve öyle de olmuştur. Ve bu,  Moğollar’ın ele geçirdiği yerler içinde bir ilktir. Savaşlar bazen diplomasiyle kazanılır ama bu öyle bir diplomasidir ki, şartlar tek taraflı kabul edilmiş, karşı taraf hiçbir şey alamamıştır.
Yazıda bahsedilen büyük derviş Yunus Emre, Hazreti Mevlâna’nın aşığıdır, 21 yaşına kadar onun yanında kalmış, Türbe-i Saadet’in yapımında çalışmış, Hüdavendigâr’ın vefatından sonra Sultan Veled’den izin isteyerek yollara düşmüştür.
Burada sema ile Ahi Evran’ın işle zikrini karşılaştırma komikliğine detaylı girmek istemiyorum. İlk olarak Peygamberimiz tarafından, Cafer-i Tayyar, Zeyd ve Hazreti Ali ile bir coşku anında gerçekleştirilen Sema, her zerrenin sürekli döndüğü bu alemde vecd haline geçmek için kullanılan dünyanın en etkili zikri ve Mevlevilerin baş ibadetidir. Fakat hakikatte, bir Mevlevi dervişi, çalışırken, bahçeyle uğraşırken, müzik yaparken ve her an Allah’la beraber ve zikir halinde olmalıdır. Hazreti Mevlana, ezan sesini duyunca namaza kalkmaya davranan müridlerini bu yüzden durdurup, nereye gittiklerini sormuş, huzura çıkacağız sözünü duyunca da, Siz burada Allah muhabbeti yaparken Hak’tan ayrı mıydınız, diyerek onları edebe davet etmiştir.
‘Ruh karanlık içindeyse yolunu bulması için aklın aydınlığına ihtiyaç duyar, fakat ruh aydınlanmışsa kimse aklın kandilini aramaz,’ diyen Hazreti Mevlana, Hak’la Hak olana dek türlü ilmi hatmetmiş, bilginler bilgini sıfatını almıştır. Akıl, akılların aklını bulana dek usturlab işlevine sahiptir. Ondan sonra aşk gelir, akıl da yanar gider kül olur.
Hazreti Mevlana bilimin kendisidir. Yunus Emre’nin ‘İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır?’ dediği gibi Hazreti Mevlana, nefsini bilmiş, kendini bilmiş, kendinde tüm alemi ve kimyanın özünü görmüştür. Hazreti Ali’nin ‘İlim bir nokta idi cahiller onu çoğalttı,’sözlerinden yola çıkarak,  tarikatın bir yol, hakikatin nokta olduğunu, o noktanın bizim gözümüz, elifin ise vücudumuz olduğunu söylemiş, elifi bırakıp noktada, yani yoklukta kalmış ve tüm ilimlerin kaynadığı yerden hakikati seyretmiştir.
Daha önce de ispatladığımız gibi Hazreti Mevlana’nın seçkinci ve havas olduğu iddiası kesinlikle yanlış olsa da bu izlenim; aklı, bilimi, evrimsel gelişimi ve estetiği şiar edinen Mevlevilerin, coğrafya, matematik, astronom gibi alanlarda bir çok büyük bilim adamı ve Osmanlı kültürünün temellerini atan sayısız besteci, şair yetiştirmelerinden, saraylarda ve medreselerde çocukların eğitimlerine yön vermelerinden doğmaktadır.
Hazreti Mevlana bir put kırıcıdır. Bir devrimcidir. Dedeliği oğlu Sultan Veled’e değil hak eden Hüsameddin Çelebi’ye vererek,  Evladiyeyi kaldırmış, Mevlevilik bu yüzdendir ki bozulmayan tek tarikat olarak kalmış, o kırmızı post mâna yoluyla her zaman gerçek ‘Efendisi’ne gitmiş ve hiç kirlenmemiştir.
Devrimcidir, Kur’ân’ı aşkla tefsir ederek, bir kanun adamına dönüştürülmek istenen Hazreti Peygamber’in miraca hangi sırla yükseldiğini ortaya koymuş, tüm dinleri ve insanları sevgi yolunda birlemiştir.
Devrimcidir. İslam’ı yüzlerce yıldır ele geçirmiş çıkarcı kötülüğe, örgütlü sömürüye isyan etmiş; sofuların, cahillerin karşısına Muhammedi İslam’ın çağdaş yüzüyle çıkmış, yobazların suratlarına bugün bile din alimlerinin dile getirmekten korktuğu hakikatleri söylemekten çekinmemiştir.
Devrimcidir. Sofu taifesinin nefret ettiği müziği baş tacı etmiş, dansı bir ibadet biçimine dönüştürmüş, baskının, zorlamanın karşısına hep güzelliklerle ve sanatla çıkmıştır.
Devrimcidir. ‘Kadın bir nurdur, sevgili değil; kadın yaratıcıdır, yaratılmış değil...’ diyerek kadını en yüce yere koymuş, her Perşembe kadınlarla bir arada sema meydanı açmıştır. 16. Yüzyılda ise torunu Divane Mehmet Hazretleri kadın erkek beraber sema meydanı açmış, kızı Güneş Bacı da posta oturmuştur.
Devrimcidir. Bir çok dini tabuyu yıkmış, şekilciliğe büyük bir savaş açıp namazda, oruçta, hacda niyete, imana ve Hazreti Muhammed’in insanlık sünnetine bakıldığını ortaya koyup, bunlar olmadan, yani kamil insan mayası olmadan tüm dini ritüellerin içinin boş olduğunu açıkça ifade etmiş,
Devrimcidir. O, elest aleminden uzakta, sahipsiz kalmış ‘insana’ zahiri dünyada müthiş bir korkaklık, siniklik, boyun eğme güdüsü veren  ‘ölüm korkusunu’ yok etmiş, cenazesini bir düğün gecesine çevirerek imanın gücünü herkese göstermiştir. Bu aynı zamanda, sadece Allah’a dayanmanın sınırsız gücü, devrimciye sunulan bir çeşit “Direnme” anahtarıdır.
Devrimcidir. “Din, dil, ırk, ayırdetmeden, kimsenin suçunu gözetmeden, bütün insanlık alemine sevgiyle, saygıyla bakmaya, hepsini kucaklamaya geldim,” diyerek İnsan Hakları Beyannamesi’nin temelini 1200’lü yıllarda atmış, tüm dünyada dinci düşmanlık ve nefreti elinin tersiyle itivermiştir.
Devrimcidir. 48 bin beyit yazmış, şu an yazılmışçasına çağdaşlık kokan eserlerinde günümüzün çok ötesinde bir edebi yorumla ve muhteşem alegorilerle süslediği hikayeleriyle, neredeyse her türlü stili deneyerek dünyanın en büyük yazarlarını birer taklitçi durumuna düşürecek denli ustaca bir yapıt ortaya koymuştur. Kırk kat derine inen kırk kat göğe yücelen mânâ içinde mânâ bir eserdir.
Örgütçüdür. Tüm dünyayı sevgi felsefesinde ve aşkta birlemiş, her sene dört bir yandan sevenleri Konya’da ziyaretine gelmekte, Mesnevi ve Rubaileri her dile çevrilerek ilim arayışındaki insanları birlik yolunda beraberliğe ulaştırmaktadır.  Mevlevi anlayışı idrak eden her ırktan insan her gün şefkat ve merhamette güneş gibi, cömertlikte akarsu gibi, başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi, hiddet ve asabiyette ölü gibi, tevazu ve muhafiyette toprak gibi, hoşgörüde deniz gibi, davranmaya çalışarak, tevhid anlayışını duruşlarıyla topluma yaymaktadır.
Devrimci ideolojinin kalıcılığı ve yeniliklere açık olması da önemlidir. Yüzlerce tasavvufi kol, çağa ayak uyduramayıp tarih sahnesinden silinmiş ya da manevi işlevlerini yitirip ticarethaneye dönüşmüşken, Mevlevilik pırıl pırıl ve yepyeni parlamakta, bilgelik arayışındaki insanlara mütevazi bir dergahtan ışık olmaktadır.

Evet. İslam’ın Anadolu topraklarında sekiz yüz yıl önce güncellendiği ve Ehl-i beyt zamanlarındaki rahmet dolu ruhuna  geri döndüğü doğrudur. Bunun mimarları da Horasan velileri Ahmet Yesevi, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve insan olabilme sanatını en yüksek mertebeye eriştiren Hazreti Mevlana’dır. Selam olsun üzerlerine!

21 Temmuz 2017 Cuma

İşsizlik Sorumluluğunun Bireye Yüklenmesi

Vatandaşlarının vergileriyle finanse olan ve onların yönetme erkini onlar adına kullanan devlet ve siyasi irade, bu çıkmaz karşısında “işsizliği” bireye indirgeyerek onu bir kamu sorunu olmaktan çıkarmakta; “sürüden ayrılmayı beceremeyenlerin kişisel sorunu” olarak görmeyi yeğlemektedir. Hâl böyle olunca devletler şirketleşmiş, şirketler devletleşmiştir; insanların işsizliği, açlığı, faturalarını ödeyememeleri, üşümeleri ya da hastalanmaları önemini kaybetmiştir.


Ben bir müşteri, bir alıcı ya da hizmet kullanıcı değilim, 
Ben bir kaytarıcı, bir beleşçi, bir dilenci ya da bir hırsız değilim, 
Ben bir sosyal güvenlik numarası ya da ekranda yanıp sönen bir ışık değilim, 
Faturalarımı, vergilerimi zamanında ve son kuruşuna kadar ödedim ve bununla da gurur duyuyorum, 
Kimseye boyun eğmem, ama elimden gelirse komşumun gözünün içine bakarak ona yardım ederim. 
Sadaka istemiyorum ve kabul de etmiyorum. Benim adım Daniel Blake, 
Ben bir insanım, bir köpek değilim. Bu sıfatla haklarımı talep ediyorum. 
 Benim adım Daniel Blake, bir vatandaşım, ne bir eksik ne de bir fazlası…

23 Haziran 2017 Cuma

Harese

Arabistan çöllerinde develerin çok sevdiği bir diken türü vardır. Deve bu dikeni bulduğu zaman büyük bir iştahla yemeye koyulur ama dikenler dilini ve damağını keser, kanatır. Fakat esasen devenin sevdiği kendi tuzlu kanının tadıdır. Kanadıkça daha çok yer ve kan kaybından ölmemesi için binicisinin onu durdurması gerekir. Arapçada bu olaya "Harese" denir. hırs, ihtiras ve muhteris de bu kelimeden türemiştir.

11 Haziran 2017 Pazar

Yankılar Yolda

Hayaletler devrimi gerçekleştireli yüzlerce yıl oldu, sadece yankıları henüz dünyaya ulaşmadı.

Art: Guy Denning

Is This The Life We Really Want? - Roger Waters - Albüme Bakış

Nigel Godrich'in piyano ve yaylılara vurgu yapan düzenlemesi biraz kafa karıştırıcı ve Waters'ın en büyük silahlarını, (kadın vokaller, koro, trompet yükselişleri bazlı yaratım patlamaları) elinden alıp tırnaklarını sökerek, dinleyicinin önüne attığını söyleyebiliriz. Nakarat bölümlerinde Roger'ı izleyen elektro gitar da ortalarda görünmüyor ve Pink Floyd'un dahi süvarisi bu sefer meydan savaşında atsız ve kılıçsız ovada duruyor. Seyirciyse kalabalık ve ellerinde onlarca insanüstü albümün gürzleri sallanıyor.
Ve görüyoruz ki bir şekilde 75'lik deha bir kez daha canlı kalmayı başarıyor.
Albümün hipnotize edici ve defalarca dinlense de asla sıkmayacak bir etkisi var. Tekdüze gidiş bir şekilde her seferinde ilginç bir çıkışla bozulup kulakta hoş bir melodinin yankısı kalıyor. Oldukça mütevazi yapı Roger'ı tamamen çırılçıplak bıraktığında onun kökleri çok derinlerde ve sarı yapraklarıyla göğe uzanan devasa bir çınar olduğunu, mırıldanmalarının bile çok etkili manalara dönüşebileceğini görüyoruz.
Albüm tabii ki Pink Floyd ya da eski Roger Waters albümlerinin parıltısını taşımıyor. Ama bunun aynı zamanda bir seçim olduğunu ve onun arınmış bir iç çekişe yelken açma isteğini algılayabiliyoruz.
75 yaşında çok büyük bir risk alarak, (teknolojik numaraları kullanarak göz boyama basitliği varken) bu meydan okumaya kalkıştığı için müthiş yaratıcı, özel insan Roger'ı kutluyorum ve 85 yaşında nasıl bir albümle döneceğini şimdiden merak etmeye girişiyorum.

Yazarlar Kitapların Başlarında Anca Düşünür Durur!

Fyodorov yazara on altı soru sormuş ve armağan olarak Marco Polo'nun Seyahatleri adlı kitabı kazanmıştı; sonra gitmişti yazar. Kitap çok ilginçti: İvan Alekseyeviç derhal yirmi altıncı sayfasından okumaya başlamıştı onu. Yazarlar kitapların başlarında anca düşünür durur, bu yüzden sıkıcı olur oraları, en ilginç şeyler ortalarda ya da sondadır; bundan ötürü Fyodorov her kitabı rasgele okurdu - ya ellinci ya iki yüz on dördüncü sayfadan. Gerçi tüm kitaplar ilginçti ama bu şekilde okumak daha iyi ve ilginçti çünkü insan kaçırdığı her şeyi kendi tamamlamak ve anlaşılmaz ya da kötü bir yere varınca baştan yazmak zorunda kalırdı...

Muhteşem Vahşi Dünya - Andrey Platonov


12 Mayıs 2017 Cuma

Yazar Notları: Boş Sahne Açmazı

Romanda-sinemada sahne yazarken ‘an'a  kimliğini kazandırmak ve onu eser içi kast sisteminden kurtarmak yaratıcı için en önemli sorunsallardan birisidir.



Her sahne biriciktir ve hem yazar, hem karakter hem de seyirci için diğer sahnelerle aynı önemde görülmelidir. Dolgu malzemesine dönüşemez. İçsel anlamı tüm eseri etkileyecek bir enerjiyle titreşmelidir.
Geçiş sahnelerinin hepsi çöpe atılmalı, kendi başına bir mana taşımayan ‘an’lardan acele kurtulunmalıdır.
Bu çeşit her sahne yazar için bir yük, seyirci-okurlar için de sıkıntı kaynağıdır. Ucuz kurgu numaraları ya da cafcaflı duygusal betimlemelerle onun gereksizliğini ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Bu iş çıkışı muhabbetinden hiç hoşlanmadığınız bir adamla rastlaşıp onunla iki bira içip eski günleri yad etmek zorunda kalmaktan farksızdır.
Platonov’un 'Chevengur' ve Strugatsky Kardeşlerin 'Yokuştaki Salyangoz' romanları anlardan bütüne gidişin başyapıtıdır. Her sahne kendi biricikliğinde müthiş bir dinamizme ve etki gücüne sahiptir. Hatta her sayfa ayrı bir tad içermektedir.
Tarkovski’nin “Ayna”sı, “Andrey Rublev”i filmin ‘bağlaçlarını’ etkileyici kısa filmlere dönüştürür.
Tolkien her sahneye müthiş bir özenle yaklaşır ve hayatı sadece aksiyona indirgemek isteyen anlayışa, doğanın derin bakışıyla büyük bir darbe indirir. Sabır doludur ve okuyucusunun kapitalizm karşıtı içtenliğe ulaşması için sabrı, manalarla bezediği sahneleri çözecek bir anahtar olarak sunar.
Shakespeare biricikliği cümlelere indirgemiştir.
Mevlana Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’sinde her cümle bir hikaye her hikaye kütüphaneler dolusu kitaptır.
Büyük yaratıcılarda dolgu malzemesi – geçiş bölümleri bulunmaz çünkü onlar ana hikayelere değil anın muhteşemliğine inanır ve o an içinde tüm benlikleriyle varolurlar.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Yazar Notları: Polisiye Nedir?

 Bir polisiye roman asla sadece polisiye roman değildir.
İçinde akıl oyunları, psikolojik deneyler ve çok bilinmeyenli denklemler barındıran bir bulmaca-yazındır. Yaratımın laboratuvarında küçültülmüş mekânlarda büyük arayışların kitabıdır. İnsan psikolojisinin gizemlerini çözmek peşindeki beyinler için bir deney tüpüdür. Bireye yöneltilmiş tüm haksız eylemlerin, iddialı kabıyla raflarda gözlere sırıtan bir küçük kitaba tıkıştırılıp cezalandırıldığı bir rahatlama terapisidir. Büyük sorunları rahatlıkla çözen kahramanın rehberliğinde, alt benliğimizde her gün biraz daha kabarıp şişen kompleks girdabının önüne konulmuş bir kap çikolatadır. Gizlenme yeteneğine sahip, matematiksel adımlarla ilerleyen taşlara sahip bir satranç oyunudur. İnanılmaz olayları ciddiyetle, sadece kurulan atmosferin inandırıcılığıyla gerçek kılma sanatıdır. Yazarın, okuyucusunu da en az kendisi kadar akıllı varsayarak yazması gereken bir türdür. Ve onu aldatmak, geciktirmek, yanıltmak, dikkatini dağıtmak için her yanına tuzaklar yerleştirilmiş, ormanlık bir av bölgesidir. İşin doğrusu, ormanın içinde gezinildiği olgusu bile bir yanılsama olmalıdır.
Agatha Christie için polisiye Shakespeareyen güç çatışmalarının, kişilik buhranlarının şatolardan alınıp, malikânelere, teknelere, aristokratların küçük buluşma alanlarına indirilmesiydi.
Arthur Conan Doyle için; insan ruhunun derinliklerine bilimsel teknikler kullanılarak gerçekleştirilen bir araştırma gezisiydi.
Dashiel Hammett için; güce hapsolmuş bir toplumda, bir diğerini ezmekten başka bir şey bilmeyen bıçkınlar, politikacılar, para babaları arasında daha zeki ve daha cesur biri tarafından atılmış bir varoluş çığlığıydı.
Raymond Chandler için, dalgacı bir karakterin ince bir toplum eleştirisiyle, kanser hücreli yamuk yumuk bir sistemin simgesel minyatürlerini hallaç pamuğu gibi atmasıydı.
Henning Mankell için ekip çalışmasının, çıkardan arınmış rasyonel aklın ve ahlakın her alanda başarıya ulaşacağını kanıtlamanın bir yoluydu.
Eduardo Mendoza için tarama ucuyla her köşesini her tiplemesini birer karikatüre dönüştürdüğü Barcelona’da sistem tarafından boyutlarından biri alınmış komik-insanların arasında bir delinin gerçeği arayışıydı.
Richard Levinson’ın Columbo’su için; Platon soru-cevap tekniğine dayanan ve ardı arkası kesilmeyen zekice sorularla bir koca bina inşa edip; sistemin tüm olanaklarını kullanarak gücün gökdeleninde, ihtişamın sisleri arasında suçu gizleyebileceğini sanan kapitalizm artığı “Kötü”nün savunma duvarlarını aşmasıydı.
Philip K. Dick için; system tarafından yaratılması muhtemel bir evrende, büyük kuramsal açmazlar, çözümsüz etik tartışmaların labirentinde gezinmekti.
Umberto Eco için, tarihin belli bir noktasında, çağların gizli bilgilerinden oluşmuş bir piramitte, entelektüel adımlarla biricik hakikate tırmanıştı.

Benim için ise; klasik polisiye, kokuşmuş emperyalist dünyada, politikayla, satılmışlarla, çetelerle, güç ağlarıyla, mistik dokunuşlarla, rahatsız hayallerle sarmalanmış, doğrunun ne olduğunu hissedebilmenin gücüyle ayakta kalsa da kafası aşırı karışık bir karakterin, düşmanların putlarını adım adım yıkarak, içeriklerini pazara çıkararak başarıya doğru ilerlemesi. Katillerse yanlışın alegorileri…

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Yazar Notları: Türk Sineması Kore Filmlerinden Ne Almalı?

- Bir film aksiyon da olsa, korku da, polisiye de; karakterlerin zayıflıklarını, komik unsurlarını asla dışarıda bırakmamak.
- Gerçekliği öylesine bir detay ve yoğunlukta kurmak ki seyirci sahnenin bir an bile dışında kalamasın.
- Oyun içinde oyun ve onun içinde asıl oyun. Akıl oyunları kurarak seyirciyi defalarca ters köşeye yatırabilecek yetkinlikte yazarların önünü açmak.
- Komediden şiddete, seksten romans’a ani geçiş sağlayan ters vuruşlarla seyircinin algılarıyla oynayıp kendi zayıflıklarını sorgulamalarını sağlamak.
- Toplumsal katmanlar, yoksulluk, merhamet, cömertlik, tükenmişlik gibi sistemin açmazlarını ve politik çöküşü filmin arka planına yedirecek cesareti göstermek.
- Klişelere ve ucuz numaralara esir düşmemeyi sürekli yeni olanın peşinden gitme cesaretini göstermeyi başarmak.
- Emek ve çaba gerektiren oyunculuğu desteklemek, Yeşilçam'ın adanmış aktör ve figüranlar ruhunu geri getirebilmek.
- Samimiyetsizlikleriyle filmin ruhunu öldüren reklam kuşağı sinemacılarından bir an önce kurtulup, Auteur sinemacıların önünü açabilmek.
- Türler arası rahat geçişlerle filmleri formüllerden kurtarmak.
 Ve daha sürüyle şey... :)

7 Mayıs 2017 Pazar

Yazar Notları: Zaman Makinesi

Zaman makinesi kitaplardır. Koy içine kendini, gönder geleceğe.

Bin yıl sonra zeka seviyesi aşırı gelişmiş, ruhani bir post-insanın kitabını okuyacağını düşünmenin dayanılmaz ağırlığını da duyumsamaya çalış. Kimin için yazdığını bil de kendine gel.

Küresel güç elitlerini sevgi ve adalet dolu benzerleriyle değiştirmek için geri gönderdikleri androidlerden birisinin senin kitabını elinde tuttuğunu, oradan cümleler apartarak konuştuğunu düşün. Ha ha!

Şu soru da ilginç: Bin yıl sonra yazılmış sanatsal bir roman günümüze getirilse ne anlarız?
Belki de o zaman üç cümlelik haikulara dönüşür romanlar da hız saplantısı kurgusal hızla değil de mana hızıyla çözülür...

Yazar Notları: Kutup Sahne

Sadece bir tek sahne uğruna bir eser kurulur mu?
Güzel, sıcak bir yüz seni seviyorum desin diye tüm şu yaşamı kurduğunu,  para, statü peşinde koştuğunu, türlü katmanla kişiliğini bezediğini unutma.

The Deer Hunter, rus ruleti sahnesindeki efsanevi risk alma kararlılığı için yazılmadı mı? Yaşama bağlılık, sevdiğine kavuşma dürtüsü o sahnenin içine gizlenmişti.



Ivan'ın Çocukluğu, elma kamyonundaki çocukluk rüyası için çekilmedi mi? Savaşın, kaosun içine düşmüş birey nereye kaçmak ister? Ve düşünün, her zaman nasıl bir dünyanın içerisindeydiniz?



2001 A Space Odyssee, yapay zeka Hal'in "Üzgünüm Dave, korkarım bunu yapamam," diyaloğundaki varlığı koruma içgüdüsünü ölümsüzleştirmek için kurulmadı mı?



Sorulsa, Michael Cimino, Tarkovsky, Kubrick bambaşka şeyler söyleyecektir ama o film sinemadan çıkan herkesin aklına ilk olarak geliveren o "Kutup Sahne" için çekilmiştir. Eserin merkezi odur. Tüm diğer sahneler seyirciyi, bir sinek nasıl ışığa koşarsa öyle o sahneye çeker ya da yere düşen bir meyveden saçılan tohumlar gibi o sahnenin ana fikrinden, enerjisinden türer.

5 Mayıs 2017 Cuma

Yazar Notları - Binboğa Efsanesi Stalker

Gelin bir Anadolu efsanesiyle, Rus Bilimkurgu Edebiyatı'nın başyapıtlarından birinin nasıl da aynı temada çakıştığına bakalım:

Efsaneye göre 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece Hızır ve İlyas peygamberler kayan iki yıldız şeklinde, iki ayrı yönden gelip birleşirler ve yeryüzüne inerler. O birleşme anında tüm akarsular durur ve bir anlığına börtü böcek sessizliğe bürünür. Bu birleşme anını sadece yüreğinde kötülük, içinde fesat olmayanlar fark edebilir ve buna tanık olan ne dilerse olurmuş derler. Kitapta hikayesi anlatılan aşiret iskan kanunu gereğince yersiz yurtsuz kalma tehlikesi içindedir. Tek umut Hıdırelleze bağlanmıştır. Aşirette en saf, en iyi niyetli, en kalbi temiz kim varsa o gece dilekte bulunacaktır. Aşiret için yaylak, koyunlar için otlak ve çadırlarını kurmak için güvenli bir düzlük. Üç kişi seçilir ve nehir kenarına otururlar yan yana. Gece yarısına yakın gözleri yıldızlarda, kulakları kirişte. İlk ceren görür gökyüzünde kayıp birbirine kavuşan iki yıldızı, Hızır ve İlyas’ı. Aşiret için dilemesi gerekenleri unutur ve dağlarda eşkıya olan biricik aşkına kavuşmayı diler diğer ikisine güvenerek. Sonra köyün yaşlı emmisi duyar akarsuyun durduğunu. Aşiret için derken sonuna geldiği ömrü gelir aklına ve biraz daha ömür dileyiverir tanrıdan. Son tanık 6-7 yaşlarında bir çocuktur. Aşiret aklına bile gelmez babasını görmeyi diler ve böylece aşiret devam eder yersiz yurtsuz serüvenine…
Yaşar Kemal / Binboğalar Efsanesi

Rusya'da bir şehir  dünya dışı yaratıkların bir gecelik ziyaretiyle tamamen farklı bir kimliğe bürünmüş, bir çok bölge kullanılmaz hale gelmiştir. Dikenli tellerle çevrelenmiş bu alanlarda, içeriği değişmiş, garip manalarla bezenmiş nesneler ticaret metaına dönüşmüş, koleksiyonerler onlara ulaşabilmek için, bölgedeki iz sürücü stalker'ları devreye sokmuştur. Bu arada, Stalkerların arasında yayılan bir efsane vardır. Alanın ortasındaki binada, bir oda, içine girmeyi başarabilenlerin dileğini yerine getirmektedir. Ama sözle söylenen dileği değil. İnsanın kalbinde taşıdığı arzuyu. Bir stalker da kız kardeşini ölümden kurtarmak için odaya girmiş fakat oradan zengin olarak çıkmıştır. Bölgede fazla vakit geçirdiği için çocuğu dünya dışı yeteneklerle dünyaya gelen ve büyüdükçe ölmeye yüz tutan Stalker'ın odaya girmek artık son çaresidir ama dünyevi bir arzuyu dileyerek oradan çıkmaktan korkmaktadır.
Stalker - Andrey Tarkovsky

Ve tabii ki Yüzüklerin Efendisi.
Frodo çok ağır bir yükle Mordor'a doğru ilerlemektedir. Orta Dünya'da iyiliğin kazanması için yüzüğü kötülüğün lav kuyusuna atıp yok etmektir dileği. Ama her ölümlü gibi gönlünün derinliklerinde yatan güç arzusu buna izin verecek midir? Son an geldiğinde tüm benliğine sinmiş o büyük yaşamsal karar ne olacaktır?
İnsan varoluşunun ebedi temalarıyla beslenen, maneviyatın temel sorularıyla nefsin karşısına dikilebilen yapıtların ölümsüzlüğü yakalaması kaçınılmaz.
"Zaman tabiatın icabı ve tabiata mahkum beşer aklın icadı olan bir şeydir. Güneşte oturabilen bir insan için gece, gündüz, ay sene denilen şeyler, yani zaman olur mu? Kâmil insan içn ne zaman vardır ne de mekân." Mevlana Celaleddin Rumi.
Mevlana'dan Shakespeare, oradan Strugatsky Kardeşler'e uzanan yaratıcı yol büyük, diri ve ölümsüz temaların, hakikâtla yüz yüze gelmek için yola koyulmuş mert insanların yoludur.


Yazar Notları: Bir Kore Geleneği: Bıçaklar ve Baltalar

Kore Hükümeti, silah kullanımına getirdiği müthiş denetimin Kore Aksiyon Sineması'nı bugünlere taşıyacağını çok önceden görmüş müydü ?
Dövüş planlarının uzayacağını, kana susamış seyircinin aşırı beslenmeden karnının şişeceğini, yirmiye yirmi meydan savaşlarında karakterlerin kanlı fayanslarda kayacağını, ayakta durabilenlerin müthiş bıçak numaralarını taekwondo figürleriyle desteklemekten başka şansları kalmayışını?
Belki havada mermilerin yerinden söküp attığı talaş ve beton parçaları uçuşmuyor, ama seyirciyi saran şu hissi yazarlarımız asla aklından çıkarmasın. Bir sahneye mertlik ve tüyleri diken diken eden o gerçeklik hakimse seyirci de varoluşunda bas bas bağıran bu cömert çağrıya kayıtsız kalamayacaktır.


Yazar Notları - Okuru-Seyirciyi Aldatmak

 Günümüzde bir çok senaryo yazarı kurgu hızının ve paralel hikayelerdeki soru işaretlerinin akışı içine yedirerek, seyirciyi aldatma kozunu çekinmeden kullanıyorlar. Bu tabii ki ahlaksızca bir seçim. Diyelim ki, bir adam dört beş kişi tarafından kovalanıyor ve korku içinde bir kayanın altına sığınıyor. Gözleri dehşet içinde, titreyerek bekliyor. Halbuki aynı adamı yarım saat kadar sonra iblis olarak göreceğiz. Sıradan insanlar tarafından altedilmesi imkansız bir yaratık! Peki tamamen yalnızken bu yaratık kimi kandırdı? Olan şu ki, yazar dikkatleri bir süre daha diğer karakterlerin üzerine yönlendirmeyi başardı. Yan karakterlerin bazen sinsi bazen tedirgin bakışları üzerinden sürdürülen bu çaresizlik-gerilimi polisiye yazarlarının da baştacı.
Hercule Poirot, seri dizinin bir bölümünde, bir cinayet piyesine gidiyor, girdiği bahsi kaybetmiş, yani katili bilememiş halde ofise geri dönüyor ve Hasthings’e sitemkâr bir tavırla şöyle diyordu: “Yönetmenin bizden delilleri gizlemeye hakkı yok!”
 Kabul edilemeyecek şeyleri size söyleyeyim:
- Karakter tarafından bizzat yerleştirilmediyse, eserin devamında etkinliği olmayan, yanlış yönlendirici deliller koyamazsınız.
- Karakterlere aldatıcı mimikler, tavırlar bezeyerek esere yabancılaştıramazsınız.
- Zamansal akışın gerçekliğiyle oynayamazsınız.
- Olayı mantık dışı (kamusal  pratiklere ters) oldu-bittilerle çözüme ulaştıramazsınız.
Fakat kitaptaki anlatıcının aslında katil olduğunu Roger Ackroyd Cinayeti romanındaki gibi son ana kadar saklayabilirsiniz. Ona bir şey demem. Yeter ki ucuz numaralara girişmeyin.