17 Nisan 2008 Perşembe

FossurGama Sunar: Fil

Hapı midesine göndermiş, kendini partinin yoğun gürültüsünden koparıp dışarı atmıştı Hakan. Balkonda trabzana tutunup sallanarak manzaraya baktı. Renkler sanki delirmiş balerinler gibi dansediyordu önünde. Kusacak gibi oldu ama ustaca bir yutkunmayla toparladı durumu. Yemeği de içkiyi de fazla kaçırmıştı. Dikkati bir kuşa yoğunlaştı birden. Pembe bir karga. Kuyruğuna çıplak bir kadın tutunmuş çığlık-kahkaha karışımı sesler çıkararak uçuyordu. Sonra kocaman bir gölge düştü üstüne. Kaldırdı kafasını ve kıvrıldı dudakları. İçine bir neşe yürüdü. Bir fil, kulakları hızdan neredeyse görünmez, havada asılı kalmıştı ve upuzun hortumuyla kıçını kaşıyordu. Bir kahkaha patlattı Hakan. İçeri koşup limona batırılmış havuç parçalarından kaparak yine balkonda aldı soluğu. Oradaydı fil hala.
“Gel!” İleriye uzanmıştı eli. “Gel oğlum.”
Ve birden, hevesten gözleri fıldır fıldır, hızla balkona atladı fil.
Beton çöktü o an. Parçalar kırılıp saçıldı her yana. Çöküp giderlerken boşu boşuna tutunmaya çalıştı Hakan bir yerlere. Haykırışı yankılandı boşlukta.
On saniye içinde herkes pencerelere ve çoğu gitmiş azı kalmış balkon betonunun kıyısına akmış; gözleri faltaşı gibi dört kat aşağıda yatan, her yanı kırılmış Hakan’a bakmışlardı. Bir de file tabi. O kadar büyüktü ki, gözden kaçırmak imkansızdı zaten.

Beni Etkileyen Albümlerden Küçük Bir Bukle

The The - Dusk
Pink Floyd - Animals
Pink Floyd - Wish You Were Here
Pink Floyd - The Wall
Yes - Relayer
Yes - Fragile
Kate Bush - Hounds Of Love
Tom Waits - Rain Dogs
Tom Waits - Bone Machine
Led Zeppelin - 4
King Crimson - Red
Sonic Youth - Dirty
Queensryche - Rage For Order
Bark Market - Gimmick
Queen - A Night At The Opera
JethroTull - Benefit
Kings Of Leon - Because Of The Times
Prokofiev - Concertos For Violin
Judas Priest - Defender Of Faith
Emerson Lake & Palmer - Trilogy
Bob Dylan – Desire
Rush – Moving Pictures – Permanent Waves
Franz Ferdinand – You Could Have It So Much Better
Manu Chao – Clandestino
Noir Desir – One Trip One Noise
Madness
Shellac – At Action Park
Deep Purple – Firewall – Deep Purple
Morrissey – You Are The Quarry
Beck – Mellow Gold – Odelay
Beatles – White Album
Genesis – The Lamb Lies Down On Broadway
Roger Waters – The Pros & Cons Of Hitch Hiking – Radio Kaos – Amused To Death
P.J. Harvey – Is This Desire
Uriah Heep – Demons & Wizards
Bad Company
Pixies – Bossanova – Trompe Le Monde
Jimmy Hendrix
The Who – Quadrophenia
Black Sabbath – Masters Of Reality – Sabbath Bloody Sabbath
Slayer – God Hates Us All
Blues – Lightning Hopkins – Reverand Gary Davis – Memphis Slim – Howling Wolf – Muddy Waters – John Lee Hooker

Meşale Soytarılığı

Olimpiyat Oyunları meşalesinin geçtiği yerlerde yapılan protestolar nasıl da ikiyüzlü bir zihniyeti barındırıyor içinde. Kendi ülkeleri; demokrasi tellallığıyla sömürücü bir savaşa soyunan, bir milyon yedi yüz bin kişinin ölümüne neden olan, Ortadoğu’yu karıştırıp mezheplere bölen o büyük hegemonya ABD’nin yanında yer alırken susan o bilinçsiz, ikiyüzlü, şarlatan kalabalık şimdi bas bas bağırıyor. Tibet’e Özgürlük!. Ve Kosova’yla başlayan süreçte, o büyük projistin böl yönet anlayışıyla en ufak etnik ögeyi bile özgürlük safsatasıyla kışkırtmasına alet olarak, küresel sömürüye köle olmayı beceriyorlar.
Amerika latin Amerika'nın ve daha nerelerin canına okurken Los Angeles Olimpiyat Oyunları'nı niye protesto etmediniz diye sormazlar mı adama.

10 Nisan 2008 Perşembe

FossurGama Sunar: Dünya Görmedi Böyle Bir Şey

Fatih’te bir düğün salonu. İrili ufaklı, genciyle, bebesiyle, yaşlısıyla bir sürü tip yerlerde. Sandalyeler devrilmiş. Gülenler, kahkaha atanlar, yüzünü çizip üstünü başını yırtanlar, kusanlar… Ve aralarında dolaşıp durmadan dua okuyan beş kadar imam. Salonun girişinde kocaman, bez afiş her şeyi açıklıyor:
“Toplu Şeytan Çıkarma Etkinliği – Fatih Belediyesi”
Bir sürü de sponsor altta. Ve gırla gidiyor gönderilen çelenkler...

Yemin Billah Serisi: Otobüs ve Pipet

Bir arkadaşım bir arkadaşından dinlemiş, o da başka bir arkadaşından duymuş. O en son arkadaşın bir arkadaşı tıpta okuyormuş. Beraber akşam yolculuğunda, otobüste önde tek başına oturan, bir süre sonra da sızıp hafif hafif horlamaya başlayan herife lokal anestezi yapmış ve kafatasında açtığı delikten içeriye bir pipet sokmuş. Böylece adamın beynini şurulup murulup içmişler. Yemin billah yaşanmış bu olay.

9 Nisan 2008 Çarşamba

FossurGama Sunar: Yaşlının Fendi

Seksen üç yaşındaki emekli albay Selami Burt, araladığı perdenin arkasında birden dikeliyor. İşte! “Gelin bakalım piç kuruları, gelin,” diyerek iki büklüm ama Allahı var, bir hayli hızlı içeriye yollanıyor. Kapının yanında bir kol. İndirip kıs kıs gülerek yine geri dönüyor. Balkona çıkıp beline kadar sarkıyor ve keyifli bir kahkaha atıyor.
Orada zile parmağını basmış sarışın bir çocuk elektrik akımına kapılmış, beline yapışmış arkadaşıyla birlikte iğrenç bir şekilde titriyor ve duymuyorlar yukarıda titrek, kırçıllı sesten dökülen lafları: “Beğendiniz mi bunu, ha, beğendiniz mi? Sizi gidi piçler siziii…”

FossurGama Sunar: Çocuğun Fendi

Şangıır! diye bir ses. Bir küfür. Aşağıdan gelen salakça şakalar.
“Oğlum takozsun lan sen, marangoza götürmek lazım seni!”
“Hamit, çıkıp alırsan topu elma şekeri alıcam bak, naz yapma be. Selami amca anlayışlı adamdır.”
“Selami amcanın dübürüne... İki top buluşmuş almayalım, aşk yaşasınlar.”
“He he heeee!”
“He hee!”
Öfkeli bir soluma. Kesik kesik. Kırık camın orada ansızın beliren beyaz bir kafa. Seksen üç yaşında, emekli albay Selami Burt, başını bir türlü dik tutamasa ve sesi boğuk boğuk da çıksa bağırıyor elindeki topu sallayarak. “Orospu çocukları! Piçler. Edepsiz arsız herifler! Kesicem topunuzu. İşte o kadar! Kesicem!”
Bağırıyor esmer, ufacık vücudunda kafası kocaman kalan Aydın: “Kesmezsen ayıp. İbneliğine yakışmaz.”
Engin de katılıyor ona. “Kestikten sonra bi de götüne sok!”
Köpürüyor Selami Burt. Mutfağa gidip dönmesi on saniyeyi bulmuyor. Elinde kocaman bir bıçak var. Seri katillerde bile bulunmayan bir şey. Onca küfürün arasında anlaşılır bir laf da çıkyor: “Alın bakalım. Piç oğlu piçler! Daha da neler ya…”
Bıçak topa girer girmez fısss! diye bir ses fırlıyor havaya. Su buharı gibi bir şey. Fışkırıp Selami Burt’un yüzüne çarpıyor ve o, “Aaaah, anam!” diyerek geriye kaykılıp, yüzünü ellerinin arasına alıyor.
“Aaaaaah!”
Tekrar açtığında asitten erimiş, tene yürümüş kanla kıpkırmızı bir surat duruyor balkonda. Ağzını iyice açmış, düşecek gibi olup geriye sallanarak yuvarlanıyor Selami Burt.
Ve gülüyor aşağıda çocuklar. Elleri kasıklarında yere düşmemeye çalışarak böğüre böğüre gülüyor, neşeyle birbirlerini ittiriyorlar.

FossurGama Sunar: Kaderin Cilvesi

Bir daha okudum, beğenmedim, sildim. Olabilir böyle şeyler.

Tarihin Sonundan Görüntüler – Ergin Yıldızoğlu

Araştırma karşımıza ilk elde, tüm mali piyasalardaki işlemlerin yüzde 95’ini denetleyen 14 büyük firma (aile) çıkarıyor. Bu 14 aileyi de içeren 50 büyük yapılanmanın toplam varlıkları 50 trilyon doları geçiyor. Açıyı biraz genişletirsek, dünya nüfusunun yüzde 10’u, toplam gelirin yüzde 85’ini elde ediyor. En büyük 2 bin şirket, 500 milyon insan çalıştırıyor, 100 trilyon varlığı kontrol ediyor. Bu “süper sınıfın” üyelerinden Blackstone grubunun CEO’su Stephen Scwarzman, dünyada hemen her sanyi dalında veya sektörde, 20-30 insanın gelişmeleri belirlediğini söylüyor. Ve ABD’de CEO gelirlerinin en az 10 kat arttığını…
Bu parazit “süper sınıfı”, Golfstream marka özel jetleriyle bir ülkeden öbürüne, vızır vızır uçardursun, dünyanın gündeminde, bir süredir savaşlar, mali çöküntü, açlık, hatta susuzluk tehlikesi, yeniden “ekmek ayaklanmaları” var.

Kafaya Serbest Atış

Denize düşen yılana sarılır, mahkemeye düşen de AB’ye. Yeni laf bu.
Avrupalı parlamenterler ayakta. Bizim liboşlarla, besleme basınla, taşeroncu zihniyetle elele vermişler yaygarayı koparıyorlar. Görünen o ki bu akrepler, bu küresel emperyalistler; tarımı, sanayiyi çökertip ulusal direnişi kırmadan, Kıbrıs’ta, Güneydoğuda istediklerini almadan, topraklarımızı, ulusal değerlerimizi yok pahasına ele geçirmeden, BOP kapsamında ılımlı islam gömleğini üzerimize örtmeden durmayacaklar. Yüzleri yok. Sizde şöyleydi böyleydi, parti de kapattınız, anayasanızda var, laiklik korunmadıkça ayrımcı zihniyet yok edilmedikçe, cumhuriyetin temellerinin oyulması durdurulmadıkça modern dünyada sağlıklı bir toplum olabilir mi, diyorsunuz onların dilinde tek şey: Demokrasi. Arkadaş bu demokrasi ne başa belaymış ya! Sömürünün, talanın, hortumun, dinci yapılaşmanın, tek tip medyanın, satın alınmış aşiret oylarının milli irade adı almasının, paralı kalemşörlüğün ve daha daha, her türlü musibetin arkasında demokrasi. Olmasın be o zaman.
Ulusalcılık artık aşırı sağ akımlardan sayılıp suç olacakmış. Atatürk bu dönemde yaşasaydı hapiste olacaktı demek. Ergenekondan bir punduna getirip gece dörtte içeri alırlardı... O halde liboşlar ikinci cumhuriyet laflarını falan bıraksın ikinci vahdettin desinler şunun adına.
Gizli kulakla ulusunu seven, sömürüye direnen aydınlar dinlenip konuşmaları youtube’a taşınıyor. İşte derin devlet bu. Ülkenin ayağa kalkması, tüm birimlerin hallaç pamuğu gibi atılması gerekirken tık yok. Avrupa, ABD bu tip durumlarda ve her gün onlarca gazeteye davalar açılırken, kanallar usulsüzce soruşturulup cendereye tıkılırken, memurlar yürüyüşe katılamazken, sosyal güvenlik açıkça tırpanlanırken susar. Sevr söz konusu oldu mu çeneleri açılıverir. Komik ama gerçek.
Tehdide de bakın. AKP kapatılırsa tam üyelik hayal olurmuş. Kardeşim zaten söylemediniz mi siz imtiyazlı ortaklıktan başkasını beklemememiz gerektiğini. Fransa, Yunanistan ve Almanya referanduma gideceğini, onu bile vermeyeceğini bas bas ilan ederken bir de alay ediyorlar.
Cevap verecek bir yetkili bekliyor insan. Yüzlerine ikiyüzlülüklerini vuracak. Ulusal onuruyla dimdik duracak bu küresel küstahlık altında. Ama onlar denizde, sarılacak yılan arıyor…
Bir tehdit de ülkesini yabancılara şikayet edenlerden: Aman ha, ekonomi bozulurmuş, siyasette çıkmaz yola girilirmiş. Ekonominin bozulması ne demek insan çok merak ediyor. Dünyanın en yüksek faizini verip uluslar arası şirketleri kalkındıran, kurulmuş tesisleri, fabrikaları iki yıllık karına satan, işsizliği yüzde yirminin üstüne çıkaran, beş yılda trilyoner sayısını on kat arttıran, borsasını, bankalarını, sigorta şirketlerini yabancıya kaptıran, cari açığı iki yüz altmış milyon dolara vuran, yatırım yapamayan, üretim yapamayan, ihracat yapmak için iki katı parayı ithalata kaptırmak zorunda olan bir sistemin çökmesiyse eyvallah demekten başka bir şey gelmez elimizden. Siyasette kaos da AKP’nin kadrolaşmasının bitmesi, din devleti yolundaki adımların durdurulması ve dışarıdan gelen eşgüdümlü isteklere üzgünüz denmesiyse ona da eyvallah. Demek ki tehdit olarak sunulan iki şey de hayırlı bir yola sokuyor ülkeyi…

8 Nisan 2008 Salı

FossurGama Sunar: Nereye Selçuk?

Bakkaldan içeri hızla giriyor Selçuk. “İyi günler. Bir Winston light versene!” diyor acelesi olduğunu belli eder bir tavırda ve o sırada, yani biraz geç, incelemeyi akıl ediyor içerideki yüzleri. Aslında üstüne çullanan his zorluyor kendisini.
“Buyur bilader,” diyen bakkalın üstünde garip bir küstahlık göze çarpıyor. Bıyıklarını buruşunda bir mana var sanki. Gözlerinin parıldayışında iğrenç bir şeyler. Rahatsız edici. Hemen yanında iskemleye oturmuş çiroz da gevşek bir ağızla kendisini süzüyor fütursuzca. Meraklı, bir şeyler bekleyen bir bakış onunki…
Sinirleniyor Selçuk. Yavşaklara bak be! Hızla sigarayı bankodan alıp parayı önüne atıyor bakkalın ve hiçbir şey demeden çıkıyor dışarıya. Her yeri magandaların kapladığını düşünerek öfke içinde yürüyor yokuştan yukarıya. O hırsla caddeye çıkması çok da sürmüyor. Fakat düşüncelerini tekrardan günlük yaşama yöneltmeyi başardığı anda başka bir sorun çullanıyor üstüne. Şimdi de kendisine bakıp kıkırdayan bazı insanlar görüyor. Haydaa! Merakla döndürüyor başını bir oraya bir buraya ve her saniye daha da kontrolden çıkıyor siniri. Resmen ona bakıp birbirlerini dürtüyor herifler. Orospu çocukları!
“Ne bakıyorsun lan!” diye bağırıyor bir tipe. Hedef aldığı, rahatça canına okuyacağını düşündüğü daha yitmemiş bir genç.
“Altına baksana salak!” diyor gencin yanındaki kız. “Gerizekalı!”
Ve onlar gülerek kaçarken Selçuk da pat diye durup aşağıya bakıyor ve beyninden vurulmuşa dönüyor. Pantolonu yok! Ceketi, kravatı, ayakkabıları, çorapları, donu üstünde ama pantalonu gitmiş. Nasıl olur?
Utançtan kıpkırmızı yüzüyle bir anda dönüp delice koşturuyor evine doğru. Alaylar gırla gidiyor arkasından.
“O bakkal yaptı,” diye bağırıyor, yokuştan aşağı yuvarlanırcasına inerken. “Şikayet edicem onu. Beni hipnotize etti. Görecek o. Bakalım içeri atılınca da öyle küstah küstah bakabilecek mi? Evet. O yaptı bunu. Şüphe yok. Görecek gününü. Evet!”

28 Mart 2008 Cuma

FossurGama Sunar: Taksici. Dikkat!

Taksi açık trafikte normal bir hızda ilerliyor. Yola hakim, saçları kırlaşmış taksici. Bakıyor ve görüyor kırk metre kadar ötede yavaştan yola çıkan aracı. Sorun değil. Aynaya bakacak, yavaşça sola doğru kayacak ve… Birden arkadaki yolcunun eli önünde beliriyor. Ucunda para var.
“Ağbicim al şu parayı, inicem ben!” lafı gereksizce çınlıyor içeride.
Yolu göremiyor taksici hızla dönmesine rağmen. Yana kayamıyor. “Ulan,” diyor sadece ve fren yapıyor, her yanını saran içgüdüyü dinleyerek.
Fren sesi.
Arabanın yerde kayışı.
Çatıırt
Sarsılan araba.
Kısacık bir suskunluk, motorun gürültüsünde yitip giden.
“Ah be oğlum,” diyor taksici yanda sallanmaya devam eden eli hırsla iterek. “Naaptın!”
“Pardon ağbi,” diyor arkadaki tip. "Ben sadece şeyedecektim..."
Sıkıntıyla baktığında, öndeki arabadan şaşkın ve sinirli bir tipin aşağıya indiğini, kafasını sallayarak ona doğru yürüdüğünü görüyor taksici. Kendisi de iniyor öfleyerek ve neler diyeceğini, düşünüyor. Arabadaki hasar ne acaba? Hay anasını be. Şimdi gel de aracın sahibine laf anlat.
Ayağını yere basıyor. Doğruluyor. Kendi arabasının kaportasına bakan adama doğru bir iki adım atıyor ve birden sağ taraftaki kapının kapandığını ve seri adımların yere pat pat vurduğunu duyuyor. Yan gözle bakıyor hemen ve daha o “dur” falan diyemeden yolcu koşturup çarpılan arabanın şöför koltuğuna atlıyor, hiç beklemeden de çalışır bırakılan vasıtayı gazlayıp gidiyor.
İkisi de garip bir morlukta ve dilsizmiş gibi kekeleyerek kalıyorlar arkada.
Şimdi sadece önü çökmüş bir taksi var ellerinde ve taksimetre hâlâ işliyor…
Ha ha ha!

FossurGama Sunar: Canlandırma – Ağaç

Arabanın kaygan zeminde, yoldan çıkıp son sürat uzun, geniş bol dallı bol yapraklı bir ağaca çarptığını ve ilk şoku atlatan karı kocanın birbirlerine bakıp “Verilmiş sadakamız var,” sözlerine başladıkları anı canlandırın gözünüzde. İşte tam da o sırada dala bir türlü tutunamayan koca ayı arabanın üstüne düşer. Kaporta tenekeden bir yastık gibi içe göçer ve zavallı hayvan sanki aracı o an sürüp gidecekmiş gibi oturup kalırken, ezdiği ikilinin üstünde şaşkınca etrafına bakar.

FossurGama Sunar: Ne Diş Ama

Dişçi koltuğunda, uyuşturucu iğneden iki adet yese de inlemesi kesilmeyen Nuri’nin azı dişi çekiştirilip duruluyordu yumuşacık bir doktor eli tarafından. “Aıhh!” diye bir ses. Ve birden pensede kalıverince diş geriye sendeleyip zar zor toparladı kendini doktor. Sonra “İyisiniz değil mi, geçti gitti işte,” dedi. “Bakın, yaramaz dişimiz de bur…” Lafını kesip dişi döndürdü pense benzeri aletin ucunda. Sonra yaklaştırdı başını hafif ve sanki gözleri büyüdü.
Kan ve balgam dolu ağzıyla “Noolfddu?” şeklinde bir şeyler geveledi Nuri. Meraklanmıştı. Sanki dişine kanser atlamış ya da bir orada bir keçi boku duruyormuş gibi öyle şüpheli şüpheli ne bakıyordu bu herif de be!
“Yok bi şey, yok da, dur bi bakalım…” Yürüyüp masasına otururken asistanını da yanına çağırdı dişçi. “Hımm,” dedi biraz sonra o da. “Çok ilginç,” diye söylendiler ardından. Eğilip uzayan bir büyüteci yanlarına çekmişlerdi ve oldukça ciddi görünüyorlardı.
Balgamı suyla tükürüp ayağa kalktı Nuri çenesindeki uyuşukluğu falan unutarak. “Noolufyo yaa! Bi şey mi vaar doktoo bey?”
“Şeey,” dedi adam. “Sanki dişinizin ortasına bir oyuk açılmış da bir şeyler sokulmuş gibi görünüyor. Hiç görmedim böyle bir şey. Nano teknolojiyle falan yapılmış olmalı…”
“Afedersiniz,” dedi asistan gözlerini kısarak. “Casus musunuz yoksa?”
“Ne casusu yaa,” dedi Nuri. “Nerden çıktı şimdi bunlar. Allaallaaa!”
Ve bundan sonra işler daha da çetrefilleşti. Hemen telefonlar edildi. Nuri ve diğer dolgusu yerinde bekler, o da söylenip dururken doktorlar laboratuarda toplanıp olayı çözüme ulaştırmak için var güçleriyle çalışmaya başladılar. Diş kesilip, söz konusu küçücük şerit ortaya çıkarıldığında polisler de olay yerine varmışlardı. Hastanenin en güçlü mikroskobu da bir hademenin elinde ortadaki masaya getirilip konduğunda tüm doktorlar ve araya sıkışabilen herkes acaba profesör doktor Ahmet Kumcu’nun ağzından ne çıkacak diye beklemekteydi.
Hafif daha yaklaştı ve hecelemeye başladı profesör. “Buuu…”
Çekildi geriye birden ve şaşkın bir halde tepesine toplaşmış doktor kadrosunu süzdü.
“Evet hocam,” dedi birisi. “Bu!”
“Bu dişi çeken ibnedir yazıyor arkadaşlar!”

27 Mart 2008 Perşembe

Kavram Kargaşası Olmasın

Son gözaltıları temiz eller değil "Fetocu Kadayıf Eller" olarak adlandırmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Evet, isim budur.

Oray Eğin Besleme Emre Aköz İçin Ne Yazmış

Emre Aköz yazısının sonuna "İnşallah 83 yaşındaki İlhan Selçuk'a gözaltında iyi bakılır. Aksi takdirde hükümetin üzerine kalır" diye not koymuş... Çirkin bir ifade. Ben mesela "Bedava yedikleri restoranlar Emre Aköz ve karısına iyi baksın, şişip patlarlarsa üzerine kalır" yazsam yakışık alır mı?

Ha ha haa. Kalemine sağlık Oray.

“Temiz Eller” Taklitlerinden Sakınınız – Nilgün Cerrahoğlu

“Temiz Eller” ekibinin duayen savcısı Francesco Borelli, emekliye ayrılmak üzere yargının açılış yılı vesilesiyle yaptığı son konuşmasını “Direnin, direnin, direnin!” sözleriyle tamamlamıştı.
“Mücadelemizi istediğimiz sona ulaştıramadık. Medya imparatorluğuyla siyasi gücü ele geçiren Berlusconi hükümetinin çok ağır baskılarıyla karşılaştık. Ama arkadan gelen sizler, bayrağı yere bırakmayın. Demokrasinin olmazsa olmazı hukuk devleti mücadelesinden yılmayın.”
“Temiz Eller” hiçbir zaman, iktidarlarca yönetilen bir icraat ya da operasyon olmadı… Tersine, “bağımsız yargının” yoz iktidarlar ve siyasi sınıfa karşı hayata geçirdiği bir süreç olarak yaşandı. Bağımsız yargının, kendisini “dokunulmaz” gören siyasiler ve ikitidarların yolsuzluklarına, yozluklarına karşı açtığı bir savaştı “Temiz Eller”.
Savcı Di Pietro “Dokunulmazlığın kaldırılması şart mı?” şeklindeki soruma şöyle yanıt vermişti: “Bunu Türkiye’ye ayak bastığım ilk gün söyledim. Kanunsuz işlere son vermek istiyorsanız, savcıların parlamenterleri soruşturmasına olanak vermelisiniz. Biz bu zırhı kaldırabildiğimiz için Temiz Eller’i yapabildik.”
Yargı bağımsızlığı olmadan “Temiz Eller” olamaz. Döne döne vurgulanan bu “yargı bağımsızlığının” pratikteki anlamı nedir? En kısa tanımla “Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”nun Adalet Bakanlığı’ndan bağımsız olması. Çizme’deki durum böyle. Adalet bakanı bizde olduğu gbii HSYK’ye başkanlık etmiyor.
Di Pietro ekibindeki üçüncü savcı Piercamillo Davigo’nun çizdiği “kirli sistem portresini” Türkiye açısından da çok aydınlatıcı bulduğum için burada aynen aktarıyorum: “Siyasi yolsuzluk, partilerin yapısı ve işleyiş biçiminden kaynaklanıyor. Bizde önseçim yok. Listeleri lider yapıyor. Listeyi denetlemek için, parti apartusunu ele geçirmek gerekiyor. Bu, delegeleri satın almak demek. Bu, büyük paralara gereksinim yaratıyor. Bu da partilerin yasadışı yollardan finansmanına yol açıyor. Ne kadar paranız varsa partide o kadar güçlü oluyorsunuz. Ne kadar güçlüyseniz, o kadar mevki sahibi oluyorsunu. Ne kadar mevki sahibiyseniz o kadar yolsuzluk yapıyorsunuz. Ne kadar yolsuzluk yaparsanız, o kadar güçlü oluyorsunuz. Böyle bir kısır döngü yaratıyor sistem ve namuslu insanlar politikadan dışlanıyor.”
Yani Temiz Eller için gerekli 3. şart lider sultasının kalkmasından geçiyor.

Kapatma Davasına Hülle Düşünenler İçin Anayasadan Cevaplar

Diyelim ki Japon, Alman, Venedik uygulamalarını içeren bir anayasa değişikliği AKP’nin oyları ile gerçekleşti. O “yeni anayasada” bugünkü 68. maddede yer alan “siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletin bölünmez bütünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriye ilkelerine aykırı olamaz fıkrasından vaz mı geçeceğiz?
Böyle bir girişim, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 1. maddesindeki “Devletin şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyet’in nitelikleri ve 3. maddesindeki hükümler değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez” hükümleri ile nasıl bağdaştırılacaktır? (Orhan Birgit)

AKP diyelim ki anayasa değişikliği yaparak Yüksek Mahkeme’nin kapatma yetkisini elinden aldı veya pratikte anlam ifade etmeyecek bir kerteye düşürecek biçimde kısıtladı: Her şeyden önce bu girişimin önünde anayasanın “mahkemelerin bağımsızlığı” ile ilgili 138. maddesi var. Bu değişiklik, “görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisi’nde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz” diyen 138. maddenin ikinci fıkrasının hükmüyle çelişmeyecek mi? (Ali Sirmen)

AKP’yi Kapatma Değil BOP Davası – Deniz Som

İddianameden bir tümce: “Şeriat hedefine ulaşmada, demokrasiyi bir araç gören bu zihniyet, gerçek amacını doksanlı yıllardan sonra dünyada küreselleşmenin merkez güçlerinin ülkemiz ve bölge ülkeleri için ürettiği “ılımlı islam” ideolojisi ve onun siyasi hedefi Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanları sıfatıyla söylemlerini insan hakları, demokrasi din ve vicdan özgürlüğü, öğrenim hakkı gibi asıl referansları olan şeriatla hiç bağdaşmayan kavramların araksına gizlenerek göstermişlerdir.
İddianameden Başka Bir Bölüm: Davalı partinin iktidarda olduğu yaklaşık beş buçuk yıllık süreçte Türkiye’nin uluslararası camiadaki laik ülke imajı da erozyana uğramış, dünya ülkeleri, özellikle Avrupa Birliği ülkeleri nezdinde Türkiye bir “ılımlı İslam cumhuriyeti” modelinde algılanmıştır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerde ise bu bakış açısı resmi söylemlere de yansımış, başta eski ABD Dışişleri Bakanı Colin L. Powell olmak üzere birçok ABD yetkilisi Türkiye’nin laik, demokratik ve sosyal bir hukukk devleti olduğu gerçeğini görmezden gelerek ülkemizi bir “ılımlı” İslam Cumhuriyeti olarak tanımlamışlar, bu söylemlerindeki cüretkârlığı bir ABD projesi olan ve kapasmındaki ülkeleri ılımlı İslami rejimlerle yönetmeyi amaç edinen Büyük Ortadoğıu Projesi’nin eşbaşkanı olduğunu her fırsatta tekrarlayan T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın söyleminden ve davalı parti iktidarlarının dini istismara dayalı icraatlarından, kutsal dini duygularını devlet işlerine ve politikaya karışıtırmalarından, devleti dini esaslara göre şekillendirme amaç ve faaliyetlerinden aldıkları gözlenmiştir.
AB’nin ve ABD’nin, AKP’ye kapatma davası açılmasından neden hoşlanmadıkları şimdi daha iyi anlaşılıyor. Bu iddianame, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin emperyalizm tarafından kendisi için biçilen “ılımlı islam” modeline karşı hukuki ve demokratik direnişidir…

Burası Türkiye mi? Ve İlhan Selçuk’a KonulanYurtdışına Çıkış Yasağı

İstihbaratı, ABD’ye bağladık. Ekonomiyi IMF’ye. Yasaları, AB’ye. Telefonu Arap’a verdik. Cep, İngilizin. Öbür cep Lüblanlının. Bir limanı, İsrailli’ye sattık. Bir limanı HongKongluya. Garaj, Dubaili’nin. Araç Muayene’ye, Alman bakıyor. Petkim’i Kazak aldı. Kazak’ı bir çıkardık fanila Ermeni. Sigorta, Fransızın. Çimento fabrikaları da. Rakı, Amerikalı’nın. Sigara British-American. Banka, Yunanlı’nın. Öteki, Hollandalı’nın. Televizyon Amerikalı’nın. Radyo, Kanadalı’nın. 90 metrekarelik kooperatif evinden köründe polis zoruyla alınan, 83 yaşındaki İlhan Selçuk’a “yurtdışına çıkış yasağı” getirildi bu arada. Aman dikkat edin ha! Yabancıya mabancıya gider… Biteriz.
(Yılmaz Özdil)

21 Mart’ın Önemi

Sümerler’de beş bin yıl önce: Ana tanrıçanın sevgilisi Tammuz, her yıl ölüp yeraltına girermiş! Yer altı tanrıçası üzerine can suyu serptiğinde, sevgilisi bitkiler ile birlikte martta yeniden doğarmış…
Kutsal Kitapalara göre: … ve tanrı Adem’i 21 Mart’ta yaratmış! …ve tanrı Nuh’un gemsini 21 Mart’ta selamete çıkartmış!
Anadolu’nun yerli halkı Hattiler’e göre: Kışın verimsizliğini, baharın gecikmesini yeraltında bitkilerin kölerini yiyen “Illuyankaş” adlı bir dev yılanla yorumlarlarmış. Tarılardan biri mart ayında yılanı öldürünce “Purulliyaş” (toprak) bayramı ile baharın gelişi kutlanırmış.
Hititler ise martta “an tah sum(çiğdem)” bayramını törenlerle kutlar; baharı, yeni yılı karşılarlardı.
İÖ. 560’ta kadim Yunanistan’da 9-13 Mart arasında “bahar-yeni yıl” eğelencelerle karşılanır, geceleri çıralarla odunlar “ateş”lenirdi. (Miladi takvime göre 9 martın 21 Mart olduğu belirlendi)
İÖ 487 Pers Kralı Büyük Darius Persepolis’teki görkemli sarayında martta “nev-ruz”u (yeni gün) kutlar oldu.
Kürt inançlarına göer; aynı tarihlerde Mezopotamya’da Asurluların zalim kralı, baharın gelmesini yılanlarla engelliyordu. İki Kürt genci, yılanlara kurban edilen her iki çocuktan birini kurtarmaya, Kava adlı bir “demirci” kurtulanları eğitmeye başladı. Kava’nın önderliğinde 20 Mart’ta saraya yürüyüşe geçtiler. Kava, bir çekiç darbesi ile kralı öldürdü. Kava, tepelerde yaktığı ateşlerle zaferi kutladı. Ertesi günü 21 Mart’ta da ülkeye bahar geldi.
Hristiyanlara göre 21 Mart İsa’nın “yeniden doğum” günüdür. (Paskalya)
Trakya’da Müslümanlar da “yarı kuzu” dedikleri haşlanmış yumurtaya karabiber-tuz ekip 21 Mart’ta yiyerek baharı karşılarlar.
Müslümanlara göre Hz. Ali 21 Mart’ta halife olmuştur. Alevilere göre ise Hz. Ali 21 Mart’ta doğmuştur.
16 yy’da Mutasavvıf Hekim Merkez Efendi’nin Manisa’da Sultan Camii minaresinden 21 Mart’ta atmaya başladığı, 41 değişik “bahar-at”tan oluşan mesir macununun “üretim” gücüne inanılır.
Türk mitolojisinde, Orta Asya’nın Türkleri çıkışı olmayan dağlar arasında kalır (Ergene(vadi)kon(sarp)), sonradan bir demirci dağda demir madeni olduğunu, eriterek çıkabileceklerini Kağan’a anlatır ve dağda ateşler yakarak 21 Mart’ta kurtuluşa ulaşırlar.
Güneşin ekvatora tam dik açıyla geldiği 21 Mart’ta hem gündüzle gece eşitlenir hem de dünyanın güneyi ile kuzeyinde de bu eşitlik gerçekleşir.
Haa, bir de 21 Mart’ta Cumhuriyet’in yılmaz savaşçısı İlhan Selçuk Türklere tek çıkış yolu olan Atatürk’ün laikliğinin aydınlanma olduğunu gösterdiği gerekçesi ile Ergenekon suçlaması ile gözaltına alınmıştır.
(Bilgiler ve yorumlar Özgen Acar’ın Kavşak köşesinden alınarak derlenmiştir.)

25 Mart 2008 Salı

Hodi Podi

www.hodipodi.com
Türkiye'nin ilk fantastik üçlemesine kaliteli bir imza atmış Barış Müstecaplıoğlu'ndan okul öncesi çağı için zevkli ve yaratıcı bir çocuk kitabı...

21 Mart 2008 Cuma

ERGENEKON REZALETİ

Ergenekon çetesi İlhan Selçuk'u bünyesine katabilmek için Cumhuriyet Gazetesi'ne üç bomba atmış, sonra da Danıştay cinayetlerini işlemiştir.
Herhalde savcının iddiası bu yönde olacak ve hepimizi kıkır kıkır güldürdüğü için şımaracak kerata.
İddianamesi olmadığı için mafya oluşumu mu, derin devlet mi, ne olduğu bir türlü ortaya konmayan bu yapı AKP'nin elinde, türbandan sonraki ikinci oyuncaktır.
BOP'a ve büyük ülke talanına karşı koyan vatanperver aydınlarımızı, savcılarımızı karalamakta kullanılacak bu oyuncak, ülkeyi kutuplaşmaya, belki de çatışmaya götürmek amacıyla, uluslararası güçler ve ılımlı islam simsarları tarafından, bayağı bir çeteden devşirilerek piyasaya sürülmüştür.
Buradaki esas soru, dinci gazetelerin ve yazarların dava sürerken, gizli bilgilere ve telefon mesajlarına nasıl ulaştığı, gözaltına alınacak kişilerin isimlerine nasıl önceden sahip oldukları ve hukuk devletinde böyle bir kepazeliğin nasıl cezalandırılamadığıdır.
Aklımıza gelen bir başka şey de bir taşla iki kuş vurma gayretidir. Yani hem "yargıya müdahale etmeyin" diyen yığınları düzmece bir suçlamayla "alın size yargı" anlayışıyla cezalandırmak, hem de bu karışıklıkta kamuoyunu AKP'nin kapatılma davasından uzaklaştırarak diktatorya anayasasını ve sosyal güvensizlik yasasını rahat bir şekilde yürürlüğe koymaktır.

18 Mart 2008 Salı

Günün Müzik Menüsü

TV On The Radio “Province” – Morrissey “Hang The DJ” – Queen “Spread Your Wings” – The The “Slow Emotion Replay” – Anthony and The Johnsons “My Lady Story” – Tom Waits “Jokey Full Of Bourbon” – Pink Floyd “One Of The Few” - Kate Bush "Running Up That Hill"

Mutlak Arayışta Unutmak

Her şeyi bilmek için, belki hiçbir şey bilmemek gerektiğinden, âdemoğullarından bazıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatlarını adadı. Çünkü onlara göre, ancak hiçbir şey bilmeyen bir mâsum, gördüğü anda O’nu tanıyabilirdi. Bunun için belki de, ölmeden önce ölmek gerekiyordu. Ölmek aslında, içindeki şarabı tamamen döküp billûr kadehi boşaltmak gibi, her şeyi ebedîyen unutmak ve artık hiçbir şey bilmemek demekti. Nasıl ki ancak boş bir kadeh Îsâ’nın kanıyla doluyorsa, aynı şekilde sadece her şeyi unutan bir gönül ilahî esintiyle dolardı…
(Suskunlar – İhsan Oktay Anar)

TÜİK'in Hesapları AKP İçin Nimet! - Türkel Minibaş

Bir sabah uyandık ki 74 milyondan 69-70 milyona inmişiz. 2005 verilerine göre hesaplanan, paylaşılan milli gelir 255 milyar YTL iken ne olmuşsa olmuş yine 2005 sabit yıl olmak üzere 409 milyar YTL’ye çıkıvermiş. Nüfus inip paylaşılan gelir rakamları yükselince... Kişi başına düşen gelir de 2.500 dolar artarak 7.500 dolara yükselivermiş.
Ekonominin aşil topuğu haline gelen cari açığın milli gelire oranı yüzde 7.6’dan yüzde 5.5'e, butça bütçe açığının ulusal gelire oranı yüzde 2.1 'den 1.7'ye gerileyivermiş.
Aç tavuğun kendini buğday ambarında sanması gibi sevindirik olmamak mümkün mü? Hele hele Dünya Bankası verilerine göre riskli ülkeler sıralamasındaysanız!
Gelin görün ki, Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) "küresel standartlara uyum'' doğrultusunda yaptığı hesaplama: Farklı gelir grupları arasındaki farklılıkları azaltmadığı gibi gelir artışına rağmen yaşam kalitesinin yükseldiğine dair ipuçlarına da sahip değil.
Zaten aksi de bu kriz ortamında mümkün değil. Düşünün bir kere:
• Enflasyon daha şimdiden yıllık yüzde 4 hedefinin yarısı kadar. Bundan sonraki aylar da hiç artış olmasa bKe 2007'den kalan yüzde 4.39’luk stok enflasyon nedeniyle yıl sonunda yüzde 8.39'un altına düşmesi olanaksız.
Ama üzülmeyin... TÜİK, enflasyonu geriletmenin de ilacını bulmuş. Enflasyon hedeflemesine fiyatların büyük oranda düştüğü harcama kalemlerini katmış! Cep telefonu. şehirlerarası görüşmeler de dahil olmak üzere haberleşme fiyatları bunlardan sadece birkaçı!
• Malum, çalışma yarşındaki her 100 kişiden 16’sı işsiz! Her ne kadar, iş bulma umudu olmayan, işe başlamaya hazır olmasına rağmen iş aramayanlar da bu orana dahilse de… Çalışma yaşındaki nüfus bir yılda 730 bin artmışken çalışan sayısındaki artış 235 bin! Yani, TÜİK’e rağmen Türkiye işsizler ülkesi.
• Kredi borcunu ödeyemeyen tüketicilerin sayısı 2007’de yüzde 130 artmış.
• Protestolu senetlerin para tabanındaki yeri ise yüzde 103 artmış.
• Ya karşılıksız çek sayısındaki artış? Yüzde 70!
Kısacası, 7500 dolara çıkan kişi başına artan gelir, gelir dağılımına yansımayacak.
Tabii ki TÜİK bunun da ilacını bulmuş! Nüfusun en yoksul yüzde 5’lik diliminde yaşayan 336 bin kişinin aylık ortalama gelirini de 50 YTL olarak hesaplarken… En zenginleri gösteren yüzde 5’lik dilimdekilerin ortalama gelirini de 1063 YTL’cik olarak kabul etmiş.
AKP bunu niye mi yapıyor?
Tabii ki Tayyip Erdoğan’ın 2013’te kişi başına 10 bin dolarlık ülke düşünü gerçekleştirmek için yapmıyor.
1- Farklı gelir grupları arasındaki bilinen uçurumların azaldığı imajını yaratarak… AKP hükümetinin politikalarına muhalefet riskinin yok denecek kadar az olduğu mesajını vermek için yapıyor.
Böylelikle hem küresel sermayeye grev, iş bırakma, sokak gösterileri gibi karışı çıkışlarla karşılaşmayacakları izlenimini sağlamaya çalışıyor. Hem de AKP’ye oy verenlerin de katıldığı muhalefetin yerel seçimlere kadar büyümesini engellemenin yollarını oluşturuyor.
2- Bir yandan çalışabilir yaştaki nüfusu 49 milyona çekerek Türkiye’nin ucuz iş gücü cenneti olmaya devam ettiğini… Yani? Güneydoğu Asya’nın işgücüne doyan, emeğin boğaz tokluğunun da altında çalıştığı Çin ve Hindistan’a kayan küresel sermayeye Türkiye’yi adres gösteriyor.
3- Diğer yandan işgücüne katılma oranını gösteren İKO’yu 0.2 oranında aşağı çekerek işsizlik oranının 2007’de artmadığına toplumu inandırmaya çalışıyor.
4- 5.5 milyon civarındaki çalışan kadını ve 19 milyon civarındaki çalışma yaşında olup da çalışmayanları yatırımcının vitrinine koyuyor. Yüzde 47’sinin tarım, yüzde 38’inin de hizmetler sektöründe istihdam edilen bu kadınların çoğunun kayıt dışı çalıştırılıyor olması vitrini daha da zenginleştiriyor.
Kısacası, Türkiye kadın çalışanlar ekseninden de küresel sermaye için bir cennet. Tekstil, konfeksiyon gibi emek yoğun sektörlerin yanı sıra mimarlık, reklamcılık, insan kaynakları gibi nitelikli eğitim isteyen sektörler için de sömürülmeye hazır kadın iş gücü burada!
Sözün özü: İster küresel uyum içn deyin, ister AB’ye tam üyeliğin şartı için deyin TÜİK’in yaptığı yeni düzenleme;
• AKP’ye içerde yerel seçim çalışmalarında artan muhalefeti frenleme olanağı verirken…
• Küresel sermayeyle yandaşlığı pekiştirmekten başka bir işe yaramayacağını göstermektedir…

Geleceksiz, Aç Çocuklar Neyinize Yetmiyor?

(Hüseyin Baş’ın Cumhuriyet’teki Değişen Dünyadan köşesinden derlenmiştir.)

Nüfus artışı gezegen için yaşamsal önemde bir sorun sayılmaktadır. Günümüz artış hızıyla gezegenin nüfusunun bugünkü 6.5 milyardan 2050’de 9 milyara ulaşacağı hesaplanmaktadır. Günümüz nüfusunun 2 milyarı kötü beslenmektedir. 854 milyonu ise günlük 2200 kaloriyle açtır. 9 milyarı beslemek için tarımsal üretimin bugünün iki katına ulaşması gerekmektedir. 2030’da 8.2 milyara ulaşacak nüfusun başı salt, hızla küçülen tarım alanlarıyla belada değildir. Dünya ekonomisi son yıllardaki büyümesi devam ettiği durumda otuz yılda iki katı artmış olacaktır. Hammadde talebi ise (tarım ürünleri, madenler, fosil enerjisi, orman ürünleri, su) yüzde 60’a ulaşacaktır. Buna karşılık uluslar arası sahneye yeni çıkan Brezilya, Rusya, Çin ve Hindisitan gibi büyük oyuncuların bu konudaki talepleri yüzde 160’a dayanacaktır. Özetle, uzak olmayan bir gelecekte gezegenimizin durumu da parlak görünmemektedir. Bundan, kuşkusuz ülkemiz de payını alacak, bilim yerine dinsel olanın referans alındığı; eğitimin, sağlık sisteminin, tarımın çökertildiği; üretimin tökezlediği, işsizliğin devasa boyutlara ulaştığı, dışa bağımlı ekonominin sürekli kırılganlığı, çağdaş laik Cumhuriyet’in köküne kibrit suyu ekilmeye çalışıldığı hesaba katıldığında, Türkiye için durum daha da vahim olacaktır.
Ülkemizde, 1930’larda 15 milyon olan nüfusumuz yüzde 2 gibi hatırı sayılır bir hızla artarak bugün 75 milyonun kapısına dayanmıştır. Yüzde 20’si işsizdir. Annelerimizin her yüz doğumda 28’i ölmekte, bebeklerin ise Batı’daki binde beşe karşı binde otuzu yitip gitmektedir. Fazla çocuğu ne yapacaksınız? Tuzu kuruların, yandaşlarının, üç beş yılda semiren yeni İslamcıların çocuklarının dışında kalan, sağlıktan, işten, aştan yoksun milyonlarca çocuk size yetmiyor mu?

Küçük Bir Matematik Hesabı

Yüzde 54 yüzde 46'dan daha büyüktür.

Demagoji Sanatı ile Saçmalık Arasındaki İnce Çizgi

Adalet ve Kalkınma Partisi, davanın Ergenekon çetesi çökertildi diye açıldığını iddia ediyor. Ha ha ha! Böylesi bir demagoji, böylesi bir çarpıtma sanatı, bu devşirme partinin nasıl da büyük bir panik içinde olduğunu gösteriyor. Davanın gerekçeleri belli. Sizin irticaya yönelik faaliyetleriniz. Hangisi Ergenekon çetesinin faaliyet alanına en ufak bir yarar sağlıyor?
Lütfen komik olmayalım.
Devletin içine sızan derin bir örgütle başetmeye çalışıyorsanız adres belli, Fethullah'ın askerleri, müslüman kardeşler, nakşi cemaatler Türkiye'nin her yerinde faaliyetlerini büyük bir aymazlıkla sürdürüyor, laik Cumhuriyet'i çökertmek için her alanda kadrolaşıyor.
Hikmet Çetinkaya'nın söylediği gibi: "Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Anabilim Dalı Başkanı Doç Dr. Şahin Filiz, "Kur'an'da başörtüsü yok, bu Yahudi geleneği," dediği için profesör yapılmadı... Bugün devlet okullarının hemen hemen tümünde mescit açılmadı mı? Bugün 13-15 yaşlarındaki öğrenciler cuma günleri topluca camiye götürülmüyor mu? Devletin öğrenci yurtlarında zikir ve ayin yapılmıyor mu? Güneydoğu'da El Kaide militanları, Türk İstihbarat birimlerinin değil, CIA ve MOSSAD'ın bilgisiyle ele geçirilmiyor mu? Süryani ve Aleiv kökenli öğrencicler din kültürü ve ahlak bilgisi derslerine girmeyince, yoklamalarda "yok" yazılmıyor mu?"
Sivas Katliamı'nın, Hrant Dink, Uğur Mumcu vb... cinayetlerin arkasındaki derin devleti bulmaya niyetiniz var mı?
Altı yıl içinde 170'den fazla irticai olay meydana gelmiş. Cevabınız var mı?
Sağlam demokrasilerde anayasaya aykırı söylemlerde bulunan, azınlığı ezmeye çalışan, çoğulcu faşizmine kucak açarak yargıya ve anayasaya saldıran partiler kapatılır. Yoksa demokrasi ve demokratlar ezilir. Almanya'da 1950'den sonra beş parti kapatılmıştır. İspanya'da Eta kapatılmıştır. Avusturya'da sağcı başbakana görevden el çektirilmiştir.
İşte gerçekler.
Araf suresine atıfta bulunarak, AKP gibi düşünmeyenleri hayvanlıkla, cehennemlikle suçlayan bir insanın demokrasi adını ağzına alması ne kadar komik bir çelişki...

16 Mart 2008 Pazar

FossurGama Sunar: Foto Finiş

Atlar kumlu pistte delice bir hızla gider, jokeyler kısa kırbaçlarını kaba etlerine indirirken, Gökhan bir eliyle arkadaşının ceketini yakalamış, sarsıyor, “Kop da gel be oğlum, üzme bizi be, hadi lan!” diye bağırıp duruyordu. Fakat tüm o sert sözler birbirine girmiş üzgün kaşların, ağlamık suratın çaresizliğini örtemiyordu. Arkadaşıyla birlikte son paralarını da şu Selamet denen ata yatırmışlardı ve liderin beş metre gerisinden geldiğine göre, şu son düzlük onların yıkımı olacak, bir daha bellerini falan toparlayamayacaklar demekti. Nasıl da inanmışlardı lan şu orospu çocuğu Hamdi’ye. Aaah ah!
“Hadi be yavrum, yürü bee!” Ses acıklı bir şekilde titrerken metreler nalların altında eriyip gitti. “Kop da gel be yavrum!” Son otuz metre. Durdu Gökhan. Bağırmayı bıraktı, bir dakika kadar önce sesi soluğu kesilen arkadaşı gibi. “Yandık anasını satayım, yandık ki ne yandık” dedi ve o sırada patladı bir silah. Yankılar uçuşurken Gökhan öndeki atın tökezleyip yuvarlandığını, jokeyinin savrulup gittiğini gördü. Dilini yutmuştu herkes. Sessizliğin içinde döndü ve Serdar’a baktı yutkunarak. Elindeki silahı indirip “Sen paraları al,” dedi arkadaşı. “Karıma, çocuğuma bakarsın. Ben yatarım bir süre çıkarım!”