29 Kasım 2007 Perşembe

Lingyuan Dedi ki:

Bir taşı kesip parlattığın zaman, ovuştururken azaldığını görmezsin, buna karşın, zamanla yıpranır gider. Bir ağaç diktiğin ve baktığın zaman arttığını görmezsin, ama zamanla büyür.

Sürekli pratikle erdemi biriktirdiğin zaman, yararını görmezsin, fakat zamanla işlemeye başlar. Doğruyu bir kenara atıp gerçeğe karşı geldiğin zaman, zararını görmezsin, fakat zamanla yok olursun...


Liderlik Sanatı - Zen Dersleri Kitabı'ndan

Huitang dedi ki:

Uzun süre ihmal edilen şeyler hemen onarılamazlar.

Uzun süre biriken hastalıklar hemen iyileştirilemezler.

İnsan sonsuza dek hoşça zaman geçiremez.

İnsani duygular tamamen doğru olamazlar.

Belalar kaçmaya çalışmakla bertaraf edilemez.

Bu beş şeyi kavramış herkes sıkıntı çekmeden dünyada yaşayabilir.


Liderlik Sanatı - Zen Dersleri Kitabı'ndan.

Anlamadığım Şeylerden

Dilsizler neden vantrolog olmuyor? Madem ağız işlemiyor, çalışıp karınlarından konuşsunlar, di mi. Çok ilginç!

28 Kasım 2007 Çarşamba

FossurGama Sunar: Canlandırma – Kurt.

Gözünüzde bir koyun sürüsü canlandırın. Tam ortalarında, koyun postuna bürünüp aralarına karışmış bir kurt da var ve av peşinde falan koşmayı bırakmış güzel güzel, neredeyse büyük bir huşu içinde ot yiyor.

Deliler Evinden Manzaralar 1

Morallerimiz bozuktu. Evden bir an önce çıkmamız gerekiyordu. Ilımlı islamcı kapitalist güçler az önce arayıp mutfağa bomba yerleştirdiklerinin ihbarını yapmıştı. “Nereye gidecez lan gece gece?” diye sordu Murat. “Evden çıkmaya gerek yok, mutfağı kullanmayalım yeter,” dedi Sayko. “Oğlum, niye mutfakta konuşuyoruz o zaman lan?” dedim ben. “Pasta muhteşemmiş abicim,” dedi Gamlı. “Hangi pasta?” dedi Murat. “Buzdolabının üstündeki işte,” dedi Gamlı. “Pasta falan yapmadık biz,” dedi Sayko. Birden bağırdım ben. “Tamam lan, bomba o olmalı!” Hepimiz Gamlı’ya, o da hemen midesine baktı ve “Hassiktir!” dedi yüzü kireç gibi. “Bizim çıkmamıza gerek yok o zaman,” dedi Sayko. “Gamlı alsın voltasını.” “Hiçbir yere gitmem söyleyim,” dedi Gamlı. “Ya çıkarırsınız şunu karnımdan ya da hep beraber patlarız. O kadar!” “Ben içeri gidiyorum abicim,” dedi Murat. “MSN’den bir şey yazmam lazım.” Ona şöyle bir göz atıp yine konumuza döndük. “Noolacak şimdi?” Bunu söyleyen Sayko’ydu. Tam cevap verecektim ki birden acayip bir gürültü duyduk. Osuruk sesiydi bu ama saçlarımız niye uçuşuyordu o zaman. Beş saniye falan sürüp durduğunda müthiş bir koku sardı her yeri. “Oha be!” diye bağırdı içerden Murat. “Patladı galiba,” dedi Gamlı. Salona doğru uçuşan yatak örtülerine bir göz gezdirip “Bi daha tuvalete git arkadaşım,” dedi Sayko “Bu ne yaa!” “Sen iyi misin?” diye sordum gevşek gevşek gülümseyen Gamlı’ya. “Hiç bu kadar iyi olmamıştım,” dedi o. “Harbiden... Sanki... Neyse bi sigara versenize...” “O zaman çıkmıyoruz di mi dışarı?” diye sordu Sayko. “Hadi winning eleven oynayalım.” Cümlesi biter bitmez de zil çaldı. Yine birbirimize baktık. “Ne bakıyosunuz lan?” dedi Sayko, bakışmalar uzun sürünce. Harbiden kıllanmıştı. “Oğlum,” dedim. “Sadece...” Murat yanımızdan hışımla geçip “Lan dur,” diyemeden otomata bastı. “Niye açtın oğlum?” dedim. “Siz niye açmıyonuz abicim, her işi ben yapıyom ya,” diyip yine MSN’in başına döndü. Her ayak darbesi gümbür gümbür sallıyordu evi. “Kim ki lan gece gece?” diye sordu Sayko. Sigarasından keyifli bir nefes daha çeken Gamlı. “Demek ikinci cumhuriyetçilerin sırrı buymuş,” diye mırıldandı. Geriye doğru çekildim yavaştan. Kapının önünde olmalıydılar. Bir daha çaldı zil. “Hay anasını be,” dedi Sayko. “Naapıcaz abicim?” “Aç işte,” dedim. “En büyüğümüz sensin,” dedi Sayko. “Sen aç.” “Oğlum,” dedim. “Bu su küçüğün olayı değil ki, kapı. Öyle bir...” Bir daha çaldı zil. Ve Murat yanımızdan geçip “Hay ağzınıza,” diyerek haşırt diye açtı kapıyı. Ağızlarımızdan çıkan ses şöyle bir şey oldu bundan sonra: “Hiiii! Ehitebıııı!” Gözlerimiz de pörtlemiş, kıç deliğimiz de ani bir büzülme yaşayıp iyice kilitlemişti giriş çıkışı... Tabi Gamlı’nınki hariç. Murat kimin geldiğiyle ilgili olmadığı için söylenerek MSN’inin başına dönerken mal gibi bakmaya devam ettik. Karşımızda bir uzaylı duruyordu! “Abicim, şu çoluk çocuğa bi şey söyleyin, bokunu çıkarmışlar işin,” diyerek öne geçti Gamlı ve önce yaratığın tek boynuzunu sonra da plastik zannettiği krem rengi pullu derilerini çekiştirdi. Sonra mora dönen suratıyla geriye çekilmeye çalıştı ama ayakları havada gereksiz bir şekilde oynadı, çünkü uzaylı onu tutmuş, havaya kaldırmıştı çoktan. Arkadaşımızı bir parmağının ucunda müthiş bir hızda çevirirken bize şöyle dedi. “Zıbııık zııık tsık sk.” Helikopter gibi ses çıkarıyordu Gamlı şimdi. “Murat şunu görse iyi olur,” dedi Sayko. “Çiroz gibi ama güce bak.” “Aaaabiiii, ya yaa yardım...” Dönüp durmaktan saçtığı salyalar hiçbir anlam ifade etmiyordu arkadaşımızın. “Yaa kapasana ağzını,” diye bağırdı Sayko. “Bir kız gelmiş, seni soruyor Murat,” diye bağırdım. Anında kapının orada bitti ve karşısındaki yaratığa ilk kez bakmayı başardı sonunda. Sonra “Tanışmıyoruz ama..,” diye lafa başladı. “Zusuıık zuk sk,” dedi uzaylı. “İnternetten bakayım mı, belki çevirisi vardır,” dedi Sayko. “İçeri girsenize,” dedim ben. “Bir çay falan içer misiniz?” “Ha ha ha,” diye güldü herkes ben çay deyince. Gamlı’nın ağzı yine açılınca üstümüz başımız salya oldu. Bu esnada sokak kapısı açıldı. Üst komşumuz İbrahim amca, “İyi akşamlar çocuklar,” diyerek merdivenlerden çıkıp kayboldu. Uzaylı Gamlı’yı çevirerek içeri girdi aynı zamanda. Doğruca salona yürüdü. Peşinden seyirttik. Gamlı öylesine bir dönüyordu ki, arada uçacak gibi olup yine parmağa düşüyordu. “Nereye gidiyor lan bu kaltak?” diye sordu Murat. “Tanımadığımı söyledim, hala... “Oğlum uzaylı o, görmüyor musun?” dedi Sayko tilt olmuş bir halde. “Siktir lan!” dedi Murat. İnanmamıştı. Uzaylı ise o esnada televizyonun yanına varmıştı. Gamlı’yı döndürmeyi bırakıp dimdik tuttu ve ekrandan içeri atıverdi. Yok olmuştu arkadaşımız. “Hassiktir,” dedim ve diğerleri de katıldı hislerime. Kuru, incecik parmak uzanıp düğmeye bastı sonra ve karanlık yerini görüntülere bıraktı anında. Oturdu uzaylı koltuğa. “Szıkk bık kturk,” diyerek ekranı gösterdi. Açık olan kanalda Sıla oynuyordu. Ama. Aha. Evet. Başrolde Gamlı oynamaktaydı. “Ha ha haa!” diye güldü Murat. Sonra uzaylının yanına oturup kolunu omuzuna doladı. “Ne herifmişsin sen be. Herkese anlatıcam bunu. Ha ha haa!” Gamlı iğrenç bir repliği söyleyip, yana dönerek, yüzüne yaklaşan kameraya baktı ve “Hay sikiyim, nerdeyim lan ben!” dedi şaşkınlıkla. Tüm seyirciler görmüş müydü acaba bunu? Görev bilinciyle tekrar baktı sonra “Aaa, neden öyle dedin canım,” diyen kıza ve “Seni kaybetmekten korkmasam,” diye yine saçmasapan bir diyaloğa girişti. Fakat her diyalogda olduğu gibi, son anda kendine geliyor ve “Siktir,” gibisinden bir şeyler patlatıyordu mal mal bize bakıp. Ratingler tavana vuracaktı bu gidişle...
(Hikayenin gerisini Sayko yazdı. Deliler Evinden Manzaralar 1.9 - saykolog.blogspot.com sitesinde..)

Demokrasi Ne Değildir – EMRE KONGAR

Demokrasi, emperyalizmin kuklalarının “halktan yetki aldık” görüntüsü altında ülkeyi yönetmesi değildir.

Demokrasi, ülke çıkarlarının emperyalistlerin çıkarları uğruna feda edilmesi değildir.

Demokrasi, terör eylemlerinin yeşereceği ve egemen olacağı bir ortam değildir.

Demokrasi, sayısal azınlıkların ya da sayısal çoğunluğun, mili ya da dini duyguları kötüye kullanarak ülkeyi faşizme ya da şeriatçılığa sürüklemesi değildir.

Demokrasi etnik bölücülük değildir.

Demorasi çoğunluk diktatörlüğü değildir.

Demokrasi, ülkeyi yönetenlerin demokrasinin önkoşulları olan laikliği, temel hak ve özgürlükleri, yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak eylemleri “sandıktan çıktık” gerekçesine sığınarak gerçekleştirmesi değildir.

Demokrasi tarikatların ve cemaatlerin egemenliği değildir.

Demokrasi feodal düzen, toprak ağalığı değldir.

Demokrasi kadınların ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeleri, evde oturmaya veya örtünmeye zorlanması, köleleştirilmesi değildir.

Demokrasi, kadınların “töre cinayetleri” adı altında katledilmesi değildir.

Demokrasi, liderler oligarşisi değildir.

Demokrasi ayrıcalıklı bir siyasetçi sınıfı yaratmak değildir.

Demokrasi, sahtecilerin, vurguncuların, hırsızların, uğursuzların, dokunulmazlık zırhına bürünmesi değildir.

Demokrasi, genel olarak yağmacılık değildir.

Demokrasi, özel olarak halkın ve politikacıların el ele, tarihsel, doğal ve kentsel zenginliklerimizi, sit alanlarını birlikte talan etmesi değildir.

Demokrasi yoksulluk ve gelir adaletsizliği değildir.

Demokrasi, sağlıksız konutlar, gecekondu yaşamı değildir.

Demokrasi sosyal güvenlikten ve sağlık hizmetlerinden yoksun olmak değildir.

Demokrasi, doğal kaynaklarımızın bilinçsizce tüketilmesi, hava ve su kirliliği değildir.

5 Kasım Sonrasında Gelinen Nokta – EROL MANİSALI

ABD, işgalle birlikte tırmandırdığı PKK için bir ara döneme geldi; PKK askıya alınıyor. PKK’yi – şimdilik – frenleme karşılığında ödünler sıralanmaya başladı;

DTP’nin Meclis’teki yerine dokunulmayacak ve sonuçta PKK siyasallaşacak.

Barzani yönetimi (Bağımsız Kürdistan) ile resmi temaslar başlayacak. Gayri resmisi çoktan başladı. İktisadi destekle, AKP Barzani yönetimini daha da güçlendirecek.

Böylelikle 2003-2007 dönemindeki PKK’yi “tırmandırma operasyonuna” bir süre ara verilecek.

AKP hükümeti, Barzani yönetimini resmen tanıyarak, Kürdistan operasyonunun önünü açacak.

ABD ve AB kıskacı içine sokulmuş Türkiye, AKP yönetimi altında BOP’ta adım adım desteğini sürdürecek, misyonunu yerine getirecek.

Ve birkaç yıl sonra gerektiğinde, “PKK yeniden çıtayı yükseltecek” ve ABD yeni bir genişleme daha yapacak. O zaman talep, Kürdistan projesi yanında, Ermeni meselesinde ve Patrikhane konusunda olabilir. Hatta Güneydoğu’da özerklik istenebilir.

Mustafa Balbay Soruyor!

Ekonomimiz iyiyse neden borcumuz ödedikçe artıyor?

Eldeki her şeyi satıyoruz ama karşılığında hiç büyük yatırım yapmıyoruz Bu gidiş nereye kadar?

Türkiye büyük bir yatırım cenneti haline geldiyse Time dergisinde açıklanan Dünya Ekonomik Forumu raporuna göre neden iş dünyasına hiatap eden ilk 50 üke arasında yokuz?

Sürekli kalkınıyorsak işsizlik niye artıyor?

Aman Beyler Dikkat, Çatlayacaksınız!

Ergin Yıldızoğlu, artık bölgesel hegemon güç olduklarını söyleyen, ihracat rekortmeni olmakla, kentleri inşaat şantiyesine çevirmekle övünen AKP ile, La Fontaine’in öküze öykünüp şişmeye çalışırken patlayan kurbağa fablını örnek vererek alay ediyor:

“TL’nin en güçlü paralar ligine katılması bir marifet değil, yabancı spekülatöre (pardon, yatırımcı diyecektim) güvenli ortam sunmak ve ülkenin birikmiş servetinden değer transfer etmelerine olanak sağlamak için TL’yi aşırı değerli tutma politikasının sonucudur; Türkiye mallarının dünya piyasalarını fethetmesinin sonucu değil. Bu bağlamda “muazzam ihracatın” ülkeye neye mal olduğunu görebilmek için cari açığa, dış borç stokuna bir göz atmakta yarar olabilir. Ülkenin kentlerinin şantiyeye dönmesine gelince, söylenecek iki çift söz var. Birincisi, 1996 yılında, Asya krizinden az önce, Tayland ve Endonezya gibi ülkelerin kentleri de şantiyeye dönmüştü. İkincisi, bu binaların apılırken ve satılırken devreye giren kredilerin finansmanının nelere yol açacağını görebilmek için, bakınız ABD mortgage krizi...

Tüm bu şişinmeye, patlama vukuu bulmasın diye, havasını almak için iğneyi Morton Abromowitz batırıyor, fazla acıtmamaya çalışarak: “Türkiye Ortadoğu’da bir yüzyıldır olmadığı ölçüde bir oyuncu olmuştur...” “Ancak,” diyor “rolü etkin ve yapıcı bir oyuncu olmakla sınırlıdır; bölgede bir karar verici ve önde gelen bir kolaylaştırıcı olmayacaktır.”

Abromowitz “bir uydu ülkeden” mi söz ediyor, yoksa “bir bölgesel hegemonyadan mı?” karar sizin.

Bakara Suresinin 275’nci Ayeti – İlhan Selçuk

Bugün Türkiye faiz şampiyonu. Faiz için Bakara Suresi’nin 275’nci ayeti ne buyuruyor: Faiz yiyenler, mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.

Tezkere

Tezkereyi Meclis keşke elli yıllık verseydi. Her yıl her yıl yenilemek zor olacak. Ha ha haa.

Komedyenler Fazlasıyla Komik

Erol Günaydın usta önemli bir çıkış gerçekleştirdi geçenlerde. Hükemetin icra organı gibi çalışan holding medyasına göbeğinden, ayağından, beyninden bağlanmış yeni nesil komedyenlerin ülkede kasırgalar da esse, ortalık da yıkılsa seslerini çıkaramadığını, politikanın p’sini bile ağızlarına almaktan şiddetle tırstıklarını çok iyi bilerek, nazikçe, yumuşacık bir eleştiri yaptı. Katılıyorum.

24 Kasım 2007 Cumartesi

FossurGama Sunar: Canlandırma – Piknik.

Üç dört aile pikniğe gelir. Neşelidirler. Arabalardan iner, bazıları göbek atarken yürürler, açılır kapanır masaları, kumanyaları taşır, güzelce, dereye bakan yeşillik bir yere yerleşirler. İçkiler, yemekler birer birer konur yer masasına ve birden Mustafa bey sorar. “Tuzluk nerde be?” Karısına bakmaktadır ters ters. O ise yere, herkes de birbirine bakar aynı anda. Bir sürü kafadan “Siz getirmediniz mi?” lafı çıkar ve hep beraber tekrardan arabalara doluşup giderler oradan.

Kötü

Neden bu kadar kötüsün, dediklerinde, adam, “öldüğümde kimsenin ağlamasını istemiyorum,” derse ne olacak?

İnsanların her konuda bahanesi olması çok kötü.

Çöp

Reklam kapitalizmin çöpüdür.


Gecenin Müzik Menüsü

Robbie Williams “Tripping” – Manic Street Preachers “Autumn Song” – Madness “Lovestruck – Girls Against Boys “Superfire” – Brad “Nadine” – Iggy Pop "Shakin' All Over" - Gamlı Baykuş “Varoş”

Ya Ölürsem!

Bazen düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum.

Ya ölürsem günün birinde!

22 Kasım 2007 Perşembe

FossurGama Haberler

Sahtekar İmam Yakalandı

Gülhane’de cemaatini hipnotize edip kendi özel işlerinde kullanan A.Ö. isimli imam yakalandı. Gece geç vakit hala eve gelmeyen eşi Dursun K.’yı arayan Ayşe K. kocasını imam efendinin bahçesinde halıları yıkarken bulunca ve yanında, aslında aleme pek düşkün olan on beş kadar kişiyi çamaşırları çitilerken ve bahçeyi çapalarken görünce şüphelendi. İçeriye giren Ayşe hanım iki erkeğin de yemek işine giriştiğine ve Ayı Celal diye bilinen kasabın ise imamın ayaklarını yıkadığını görünce durumu polise intikal ettirdi. İmam A. Ö., komiseri ve polisleri de hipnoz edip kaçsa daİpsala sınırını geçerken, hipnozdan falan anlamayan ve üstleri tarafından kendisinde biraz zeka geriliği olduğu belirtilen Ağrılı Mehmet er tarafından vurularak yargıya teslim edildi.

FGH-Gülhane

Üretim Çifliği

Trabzon’da balina üretim çiftliği kuruldu. Şimdilik biri dişi biri erkek iki balinayla üretime başlayan Kabak Çekirdeği adlı şirketin yönetim kurulu üyesi Tahsin Selim gelecekten ümitli olduklarını, bu iki balinanın sayısının çok yakında yüzleri, binleri bulacağını söyledi. Bu arada balinaların küçük havuzlarda gerek duyulmaz diye kuyruk ve yüzgeç bölümlerinin şimdiden kesilip satıldığı ve yem olarak da plankton yerine gübre verildiği saptandı.

FGH- Trabzon

Elmasın Değersizi

Geçenlerde Ümraniye çöplüğünde, neredeyse topkapı elması kadar değerli bir mücevher bulunmuş, sahibinin bu değerli parçayı nasıl olup da çöpe attığı anlaşılamamıştı. Aradan geçen bir haftada devlet yetkilileri mücevherin gerçekten de iğrenç koktuğunu ve ne kadar değerli olursa olsun işe yaramayacağını söyleyerek tekrar çöplüğe bıraktılar.

FGH- İstanbul

Maymun Selami Bunalımda

Hayvanat Bahçesi’nin sevgilisi Selami adındaki maymun bunalıma girdi. Salı günü, bir maganda tarafından elle tacize uğrayan Selami’nin sadece kıçını duvarlara vererek yürüyebildiği ve yemeden içmeden kesildiği belirtildi. Bazı görgü tanıkları, Selami’nin arka kılları dökülünce götünün kabak gibi ortaya çıkmasının bu edepsizlikte önemli rol oynadığını öne sürdüler. Bu konuşmaları yapan arkadaşların ellerinde biralarla orada muhabbete durduğu da gözlerden kaçmadı.

FGH- İstanbul

Yeni Kanal

Sonunda ülkemizde de medya alanında dünyayı sallayacak önemli bir oluşuma imza atıldı. Ağır çekim kanalı. Her türlü programın ağır çekimlerle sunulduğu Molla kanalını izleyenler, artık hiçbir sahneyi kaçırmadıkları için çok mutlu olduklarını söyleyip, keşke tekrar çekim kanalı da kurulsa, ağır çekim kanalında sevdikleri bazı sahneleri orada bir kez daha seyredebilseler, diye de yorum yaptılar.

FGH- İstanbul

Şöförlerin Çilesi

Tehlikeli durumlarda şöförün düğmeye basarak kendisini otobüs dışına fırlattığı sistemin, düğme yerleri yanlış belirlenince kötü niyetli yolcular tarafından gerekli gereksiz kullanılarak suyu çıkarıldı. İlk haftada, toplam otuz yedi şöför hastaneye düşünce İstanbul Belediyesi, otobüsleri duraklara çekip sistemi devre dışı bırakmayı daha uygun gördüğünü açıkladı.

FGH- İstanbul

21 Kasım 2007 Çarşamba

FossurGama Sunar: Sesli Çocuk Kitapları

Tesiste dolaşıyorlar yirmi yaşlarında, yakışıklı, bebek yüzlü bir tiple sarışın, ufak boylu, oldukça cilveli kız arkadaşı. Kitap bölümünde, çocuk reyonunda duruyorlar ve bir zamandır ilgi çekmek, ne kadar çılgın olduğunu göstermek için her türlü numarayı deneyen delikanlının yüzü altın bulmuşçasına büyük bir sevinç ışığıyla kaplanıyor. Elini uzatıp sesli kitapların butonuna basıyor ve sanki, kapağında hortumunu havaya kaldırmış koca filin, küçücük hoparlörden cızırtılarla çıkıyor sesi. Sonra bir daha basıyor. Bir daha. Ve o bunu yaptıkça, kız kıkırdayıp duruyor, bir yandan eli ağzında, utanıyormuş gibi çevreye bakınarak. Kasiyer öfleyerek kafasını sallıyor. Ama durmuyor delikanlı. Bir daha, bir daha. O sırada kitaptan çıkan ses artıyor sanki. Birkaç kez daha basıyor ve duruyor tip kulak kabartarak. Ve işte, o anda, marketin kapısını kırıp içeri dalıyor kocaman bir fil. Böğürtülerle, yeri gümbür gümbür sallayarak önündeki insanları hortumuyla savurup koşturuyor. Öylece kalıyorlar delikanlıyla kız yerlerinde, gözleri kocaman, külotları çiş ve pislikle dolu. Geldiğini görüyorlar ama yapacakları bir şey yok. “Annecim,” diyor sadece kız ve o sırada cork, diye eziveriyor onu kocaman bir ayak. Koşturup gidiyor fil ve duvarı yıkarak yok oluyor. Her tarafta bağrışan, inleyen insanlar. Çoğu ezilmiş. Delikanlı dönüp, yıkılmış duvara bakıyor ve zombi gibi çıkışa ilerlerken saçları ağırdan beyazlaşmaya başlıyor.

Tam Söyleyecekken

Aklıma güzel bir şey gelmişti. Dudaklarım gülecekmiş gibi kıvrıldı. Ağzımı açtım ve tam da o esnada Sayko “Düşünsene bilader, kapalı mekanlarda insanlar da kendini kapatsa anlam iyice yerini bulmaz mı?” dedi. Öylece bir süre kalıp önüme indirdim başımı. Ben de bunu söyleyecektim. Garip bir durumdu. Çayımı yudumlayıp çevreye baktım sonra. Bir tipin konuşurken eli kolu öyle bir oynuyordu ki. Döndüm hemen ve... Hayır, yine o, “Abicim,” dedi. “İnsanların ellerini kollarını kessek konuşamazlar bence be, şap gibi kalırlar alimallah.” Yine önüme baktım ve ondan sonra da bir şey söylemedim. Ama o, aklıma gelen her şeyi benden önce ortaya dökmeye ve masadakilere hava atmaya devam etti. Yapacak bir şey yoktu. Daha hızlıydı benden.

FossurGama Sunar: Bir Kaza

Araba ters dönmüş, her yan kırık camlarla dolu. Bir cant eğri büğrü yuvarlanıp gitmiş yolun ortasına. Arka kaportadan pis bir duman süzülüyor havaya ve bir inleme duyuluyor yan taraftan. Bir adam... Üstü başı kan içinde. Gömleğinde derin bir yarık. Sürünürken büyük bir güç harcıyor. Çekmeye çalışıyor betonu. Uzaklaşmaya çalışıyor oradan. Kendisini öylesine bir kasıyor ki, evet, o an, bir osuruğun kıçından fırlamasına engel olamıyor. “Oha!” diyor hemen zayıf bir ses arabanın içinden. Bu arkadaşı, sıkışıp kalmış orada, boğazından aşağı kan fışkırıyor ve ayaklarını hissedemediği için çıkamıyor oradan. “Pardon,” diyor o da ve patlayıp şişmiş gözlerini açmaya çalışarak yine sürünmeye devam ediyor...

16 Kasım 2007 Cuma

Korkuyorum

Sabah uyanıp balkona çıktım. Gerinip, günün o poğaçaya benzeyen uyanış kokusunu içime çekecektim ki birden gördüm onu. Şeytan! Şehrin üstüne çömelmiş, sıçmaya hazırlanıyordu. Bağırdım delice. Küfür ettim, anırdım, herkesler uyanıp balkonlara hücum edene dek. Ve kaçıp gitti o...
Ama şimdi de korkuyorum. Ya öç almaya kalkarsa.

Gündem Üzerine Kısa Kısa

Kömür işletmelerinden kömürleri alıp sadaka olarak seçim öncesi dağıtıp, paralarını ödemeyen ve işletmelerin yüksek faizle bankalara borçlanmasına neden olan bir Hükümet var karşımızda. Güvenmemiz mümkün mü?

Kral Abdullah’a şeref madalyası veriyorlar. Neye dayanarak? Ne yapmış bugüne kadar, nasıl bir hizmet vermiş ülkemize? İrticayı mı desteklemiş? Açıklasınlar. Hac kotasını arttıracakmış. Pöh!

Doğu ve Güneydoğu sefaletten kırılırken, insanlar aç, işsiz; tarikatların, kaçakçıların, teröristlerin oyuncağı olmuşken Kuzey Irak’a yatırımdan, abilikten babalıktan bahseden bir Deniz Baykal, hangi büyük projenin gönüllü kuklası olmuştur?..

Tezkereyi alalı bir ayı geçti. Bir de Başbakanımız, kış şartları ağırlaşmadan müdahale edeceğiz demez mi? Neyi bekliyoruz, bi anlasak! Babacan’a göre Amerika istihbarat da vermeye başlamış. Ha ha haa!

Köşke gönderilen her dosyayı koşulsuz onaylayan onbirincinin gerekçeleri açıklaması gerekmez mi? Cumhurbaşkanımız Sezer, red gerekçelerini madde madde sıralamıştı, ne değişti, bilelim.

Dokunulmazlık. Ah şu dokunulmazlık. Her şeye dokunup, değiştirip, yorumlayıp kendilerine dokundurtmuyorlar. MHP’nin de ağzı bir türlü varmadı tamamen kaldırılsın demeye. Azıcık, şöyle ucundan kaldırılsın önergesi verilsin.

Yirmi üç yıldır savaştığımız bir bölgede istihbarat sıkıntısı çekip ABD’den gelecek bilgileri beklememiz nasıl bir komedidir. Bakalım ABD, istihbaratı önce kime verecek. Barzani’ye mi bize mi? Dalkavukluk ölçen bir aygıt üzerine çalıştıklarını biliyoruz ne zamandır.

Mavi Boya

Stalin elindeki kadroların çok beceriksiz olduğundan yakınan Putin’e tavsiyede bulunur: - İşe yaramayan herkesi kurşuna diz! Sonra da Kremlin’in duvarını maviye boya. – Neden maviye? – İşte herkes bu soruyu düşünerek tepkisiz kalsın diye.

(Hakan Aksay’ın Cumhuriyet’teki yazısından alınmıştır.)

Nasıl da Musallat Oldular Ülkeye Be!

Musallat filminin başrol oyuncusu Burak Özçivit’in billboardlardaki afiş fotoğrafı (altında pantalon, belden yukarısı çıplak, ellerinin yukarı kaldırmış, delice bir haykırışı patlatıyor çocukcağız) bilgisayarla giydirilmiş. Erkek meme uçlarından bile tahrik olmaya başladılarsa durum kötü. Götü kollamak lazım.

Ölmeyi İsteyememek

Ölmeyi içten bir şekilde, tüm kalbiyle dileyen insan ölür. Bir anda. Ama kimse, bunu ne deneyebilir ne de başarılı olabilir gerçekten. Çünkü ölüm insana sadece bir dilek hakkı sunarken yaşam binlerce dilek bahşetmiştir.

FossurGama’dan Hastalıklı Diyaloglar

“Kardeşim. Atıma et yediriyorum devamlı. Anasını zükecem altılının yakında.”

“?”


“Tam ölürken “Açıl susam açıl,” diye bağırınca cennetin kapısı açılıyormuş bilader.”

“O zaman herkes boşu boşuna şehadet getiriyor.”

“Aynen öyle.”


“Ben annemi yatırıp bi güzel şaapmak istiyorum doktor bey.”

“Bir şeyiniz yok beyefendi, sadece ödip kompleksi bu...”


“Hişt! Bırak lan! Allah Allaah. Kendininkileri yesene oğlum, başkasının tırnağını yemek nasıl bir hastalık!”


“Çabuk dışarı. Defol!”

“Öhhö, niye canım, nooldu?”

“Kamasutra sırasında orgazm olmak yasak, bilmiyor musun?”

Yeni Çeteler

Ne zaman filmlerde deniz motoru çeteleri göreceğiz? Zamanı gelmedi mi artık!

MİYAZAKİ – A Castle In The Sky

Nasıl bir yaratım bu! Çılgın karakterler, olay örgüsündeki tutarlılık, profesyonellik ötesi çizimler, takip sahnelerindeki başarılı aksiyon, nesne modellemelerindeki sınırsız hayal gücü. Bir film böylesine özgürleştirebilir mi ruhu, böylesine bir neşe verebilir mi kalbe?

Düşünüyorum Öyleyse...

Burak diye bir arkadaşım vardı. Bir gün, yanıma gelip (o zaman İzmir-Alsancak’ta bir müzik dükkanı işletiyordum) düşünmeyi bırakacağını, artık hiçbir şey düşünmeden yaşayacağını söyledi bana. Gülüp geçtim tabi. Ama o günden beri de hiç görmedim onu. Sordum soruşturdum, diğer arkadaşları da bulamadılar izini.. Sonradan bu konuyu etraflıca elden geçirdim: Bu herif, bizi düşünmeyince karşımıza da çıkmıyorsa demek ki insanları ve nesneleri düşündüğümüz için var ediyoruz. Düşününce varlar, düşünmeyince yoklar. Ama o halde. Ben Burak’ı düşününce niye çıkmadı ki karşıma? Şöyle bir sonuç çıkıyor bu sefer de ortaya: Tek başına düşünmek yetmez. Onun da seni kabul etmesi gerekir.

Lütfen arkadaşlar. Beni düşünmeyi bırakmayın! Ne olursa olsun.