24 Aralık 2007 Pazartesi

Yaratıcı Direniş 2 – Direniş Bir Sanattır

Polisler 1 Mayıs’ı Biber Gazı Bayramı Sanıyor.

Nesneler olarak mücadeleye başlayıp, sonradan insan olamayız. (Paulo Freire)

Eğer buraya bana yardıma geldinse evine dön, ama eğer bu mücadeleyi kendi mücadelenin bir parçası olarak görüyorsan birlikte bir şeyler yapabiliriz. (Aborijin kadını)

1999’da kırk kadar ülkede, 100 şehirde, şirket küreselleşmesine karşı eşzamanlı eylemler yapıldı. Bangladeş ve Pakistan’da işçi yürüyüşleri; Uruguay’da sahte ticaret fuarı; Londra’nın finansal merkezinde borsanın iki gün kapalı kalmasına yol açan binlerce kişilik bir karnaval; İspanya, İtalya ABD ve Kanada’da işgaller ve sokak partileri; Nijerya’da petrol endüstrisi ve emperyalizmi protesto eden on bin kişi; Melbourne, Avustralya’da ünlü bir politikacının yüzüne kremalı pasta atılması, çokuluslu bir kereste şirketinin ölü hayvanlarla çevrelenmesi gibi.

“Donanmada otuz üç yıl geçirdim. Bunun büyük bölümünde yaptığım; iş dünyası, Wall Street ve bankacılar için üst sınıf bir dövüşçü olmaktı. Kısacası kapitalizmin çetecisiydim. 1909-1912 arasında Nikaragua’nın Brown Biraderler uluslararası bankacılık şirketi için temizlenmesine katkıda bulundum. 1914’te Amerikan petrol çıkarları için Meksika ve özellikle Tampico’nun güvenli bir yer haline gelmesini sağladım. 1916’da Amerikan şeker çıkarları için Dominik Cumhuriyetini kurtardım. Hiati ve Küba’nın National City Bank’ten oğlanların kâr sağlayabileceği düzgün bir yer olmasını garantiledim. Wall Street yararına yarım düzine Orta Amerika cumhuriyetinin tecavüze uğramasına yardım ettim... (ABD donanmasının önemli generallerinden Smedley D. Butler, 1 Ekim 1931’de görevinden ayrıldıktan sonra Savaş Çete İşidir adlı bir kitap yazdı. Hayatını böyle özetliyordu.)

Beyazlara iyi davranın, insanlıklarını yeniden bulmak için size ihtiyaçları var. (Desmond Tutu)

Zapatista ayaklanmasının ikinci yılında (1996) Zapatistaların daveti üzerine dünyanın kırk ülkesinden üç binin üzerinde aktivist askeri kontrol noktalarını, soruşturmaları, çamur deryalarını geçerek yağmur ormanlarında kurulan “İnsanlık İçin, Neoliberalizme Karşı Bininci Kıtalararası Buluşma”da bir araya geldiler. Berlin’den gelen ev işgali aktivistleriyle kar maskeleri takmış isyancı Mayalar, Arjantin’li kayıp anneleriyle Fransız grevciler deneyimlerini paylaştılar. Subcomandante Marcos “Bir dahaki sefere Marslıları da davet etmek gerek,” dedi.

1991 yılında İsveçli bir aile, ülkedeki “İsim Verme Yasası”nı protesto etmek amcıyla yeni doğan çocuklarına “Brfxxccxxmnpccccclllmmnprexvclmckssqlbb11116” ismini verdi ve 1000 YTL para cezasına çarptırıldı.

Orakçılar: Pioneer şirketinin bir tarla dolusu genetği dönüştürülmüş mısır çeşitliliği denemesi’ni bloke etmek için bir arada. Suçlanmamak için orak, tırpan ve bıçak gibi aletler kullanılmayacak. Ellerle, bir başağa bir kişi. Hepsi bu.

Yalan evrenselleştiği zaman hakikati söylemek devrimci bir eylemdir. (George Orwell)

(Yazılar Metis’in çıkardığı 2008 ajandası Yaratıcı Direniş’ten alınmıştır)

%52 Grubundan Vaatler

Seçimlere Allah Hepsinin Belasını Versin adıyla katılan %52 grubu şu vaatlerde bulunmuştu:

Sadece AB’ye, ABD’ye, IMF’ye laf etmek yetmez, UEFA’dan FIFA’dan da çıkılacak, Tam Bağımsız Süper Lig kurulacak! Real Madrid bile lige katılmak için kapımıza gelecek, ama en az 7 Türk oğlu Türk futbolcu oynatmazsa o bile alınmayacak! Eurovizyon’dan da çıkılacak, Türkovizyon yapılacak, Kazakistan, Özbekistan, Azerbaycan, KKTC, Türkmenistan direkt katılacak, hep Türkiye kazanacak!

Tayyip, Baykal, Ağar, Uzan, Bahçeli ve bilumum politikacının katıldığı “Vaat-Star” yarışması düzenleyeceğiz. En çok sallayan kazanacak; her hafta biri elenecek. Tabii sizin SMS oylarınızla. Yarışma bitince, aynı kadroya “Kıvır-Şov”* hazırlatacağız!
(*Kıvır-Şov, oryantal dans formatında bir yarışma olup, Baykal isterse vals yapabilir.)...

Musul ve Kerkük’ü alacağız. Selanik’i de alacağız. Başladık mı Atina’yı, hatta Viyana’yı da alırız. Doğu’da da Fizan’ı alıp orayı kalkındırmak için GAP kuracağız. Batı’ya giden orduların başına Kemal Alemdaroğlu’nu, Doğu ordularının başına Ertuğrul Özkök’ü getireceğiz.

Gerisi http://ahbvp.yuzde52.org/vaatler.php sitesinde..

Her Gece Her Gece Olur mu Be!

Gece yarısı, uykumda bir ses duydum. “Kalk,” diyordu birisi boğuk boğuk. Açıldı gözlerim ve karanlığın içinde bembeyaz parlayan hayaleti gördüm. Karanlığa açılan göz delikleri, lime lime olmuş derileriyle başımda dikilmiş “Kalk,” demeyi sürdürüyordu. Fırladım yataktan öfleyerek ve onu her zamanki gibi arkama katıp salona ilerledim hızlı hızlı. Dönüp sordum orada: “Hangi kanalı istiyorsun?” Dilsiz ağzını araladı ve kanalın ismini zikretti yankılarla odayı döven davudi sesiyle. Açtım. Yeniden uykuya dönmek için davranmama kalmadı, “Duur, otuuur,” dedi hayalet. Ve elim mahkûm, yanına oturup sabaha kadar uyduruk dizileri, belgeselleri, tekrar programlarını seyretmek zorunda kaldım yine. En yakın zamanda, bir papaz olur, imam olur, bir şeyler yaptırmam şart. Onu televizyondan koparıp ait olduğu dünyaya göndermezsek çıldırıcam yoksa...

Kutu Kutu Pense

Acun dizmiş karşıya insancıkları kutu açtırıp duruyor. Ağlaşmalar, cesaretlendirmeler, dayanışma gösterileri, yalaklanmalar. İki saate yayılan koca boşluk kara deliğe dönüşüyor. Paçalarından çekiyor televizyona mahkum edilen halkı. Bekliyorum, kutunun birinden bir kobra çıkacak diye, çıkmıyor. Bekliyorum, bir cin çıkıp kanala kapatma cezası verecek diye, olmuyor. Bekliyorum, insanlar, bu saçmalık da ne lan, deyip protesto edecek, diye. Hayır, tam tersine seviyorlar anasını satayım. Ben de yatağıma yollanıp İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar’ını açıyorum ve susa susa okurken sayfalara gömüp boğuyorum aptalları.

23 Aralık 2007 Pazar

FossurGama Sunar: Şık Bir Mağazadan Naklen Yayın

Yanlarda az saçı bulunan, koca burunlu, küçük gözlü, kıpır kıpır adam hızlı hızlı yürüyerek tezgahın yanına geldi.

“İyi günler,” deyince, tezgahtar kız nazikçe gülümsedi ve acaba ne isteyecek diye baktı beklentiyle.

“Şu vitrindeki pembe külodu çıkarabilir misiniz?” dedi adam.

“Tabi,” deyip, raflardan çıkarttı ve getirdi kız bir çabuk. Sonra baktı “Karınız için mi?”

“Hayır,” dedi adam. “Ben alıcam. Kabin var mı sizde?”

Kız hemen dönüp, olaya kulak kabartmakla kalmayıp bir yandan o tarafa seğirtmekle meşgul, boyalı saçlı, şuh giyinmeye çalışmış kara kuru mağaza sahibine baktı.

Kadın “Buyrun,” dedi öne atılıp, sanki tezgahtar bu evreyi geçmemiş gibi.

“Buyurdum zaten,” deyip küloda uzandı adam ama kızın eli hala üstündeydi. “Şunu bir denemek istiyorum.” Çekemedi pembe külodu.

“Şeey,” dedi mağaza sahibi en otoriter ifadesini takınarak. “Korkarım bu olmaz ama beyefendi.”

“Niye?” diye sordu adam hemen bir kaşını kaldırarak.

“Eee, ama canım,” dedi mağaza sahibi bu sefer de gülmeye çalışarak. “Bu kadın külodu.”

“Eeee?”

“Yani, karınız gelse.”

“Hanfendi,” dedi adam, hafifçe sinirlenirken. “Karım yok benim. Kendime alıcam. Nooluyor yani be! Parasıyla değil mi?”

“Tamam da beyefendi,” dedi mağaza sahibi. Sonra düşündü. “Alacaksanız alın da... Denemenize izin veremem. Olmaz yani. Müşterilerimize...”

“Iyy,” dedi tezgahtar kısık, düşüncesiyle bile bir garip olarak.

“Bu ne terbiyesizlik yaa,” dedi adam suratı mosmor. “Sizin götünüzün benden daha temiz olduğunu nerden çıkarıyorsunuz kardeşim?”

Önlerine baktılar, hem mağaza sahibi hem tezgahtar.

Siniri geçmedi adamın. “Nerden çıkarıyorsunuz kadınların daha temiz olduğunu?”

Cesaretini tekrar toplayıp “Beyefendi,” diye diklenecek oldu mağaza sahibi.

Ve şakkadanak indirdi adam pantalonunu. Ardından da fırfırlı kıpkırmızı kadın külodunu. “Bakın,” dedi sonra, götünü döndürüp göstererek. “Daha mı güzel sizinkisi?” Bir daha döndü çevresinde. “Daha mı temiz. Daha mı bakımlı?”

“Aaaaa,” diye ağzı açık kalmıştı mağaza sahibi.

Gözlerini kapatıp “Ay nooluyo?” dedi tezgahtar. Sonra tekrar açtı.

Adamın en az otuz santime yakın aletinin ucuna kelebekli lastik bir saç tokası bağlanmıştı ve salındığı boşlukta öylece sallanıyordu, bir sarkaç gibi. Gövdesine küçük hayvan çıkartmaları yapıştırılmıştı. Testislerinden ise minnacık lastik papatyalar ve sahte yeşillikler sarkıyordu. Göt kapaklarına da incecik silecekler ve fosforlu iki far tutturulmuştu aksesuar niyetine.

İşin doğrusu. Gerçekten de bir hayli bakımlı ve yerli yerinde görünüyordu her şey...

Düşman Kim?

Düşmanın pek çok yüzü ama tek ismi var: Kapitalizm
(Subcomandante Marcos)

21 Aralık 2007 Cuma

Hipnozzzzzzzzz

Yeni bir psikiyatr buldum. İlginç birisi. İlk terapide bana lokal hipnoz uyguladı. Her şeyin farkındaydım ama aynı zamanda ne isteniyorsa da yapıyordum eşek gibi. Bir süre sonra, önceki yaşantımdaki mongol bir engizisyon rahibinin dişsiz ağzından ispanyolca küfürler ederken aynı esnada ikide bir saatime bakıp durduğumu da görünce, bir işim mi olduğumu sordu. Annem, börek yaptı, erken gitmem lazım, deyince de bitirdi seansı. Ellerini birbirine çarpmasıyla uyanıverdim silkinerek ve beraberce eve, börek yemeye gittik.

Yaratıcı Direniş 1 – Direniş Bir Sanattır

2000 yılında Zapatista Hava Kuvvetleri, Meksika ordusunun bir kışlasını yüzlerce kağıt uçakla bombardımana tuttu. Kağıt uçaklarda şu cümle yazıyordu: “Askerler, biliyoruz ki yoksulluktan hayatlarınızı ve ruhlarınızı sattınız. Ben de yoksulum, milyonlarca diğer insan da öyle. Ama siz bizi sömüren Zedillo’yu ve onun kalantor çetesini savunduğunuz için yoksulların yoksulusunuz.

Filler Tepişirken Eşek Olma

Kahkaha devrimci bir şey içerir. Kilisede sarayda, geçi,t töreninde, bölüm başkanının, polis memurunun, Alman idaresinin karşısında hiç kimse gülemez. Serfler, toprak sahibinin huzurunda gülümseme hakkından yoksundurlar. Ancak eşitler, gülebilirler. Aşağıdakilere üstlerinin karşısında gülme izni verilseydi ve kahkahalarını bastıramasalardı, bu saygıya veda anlamına gelirdi. (Aleksandr Herzen)

İşimin başında ölmeyi umuyorum: sokaklarda ya da hapiste (Rosa Lüksemburg)

Zagrep, Hırvatistan’da 1993 yılında, savaşta tecavüze karşı kadın mahkemesi kuruldu.

Dili çekiştirerek, onu kendimizi içine saracak ve saklayacak şekilde çarpıtacağız, oysa efendiler dili daraltıyorlar. (Jean Gene – Siyahlar)

Kötülüğü pasifçe kabullenen kişi, onun kalıcılaşması için uğraşan kişi kadar gömülmüştür kötülüğün içine. Kötülüğe karşı durmayı denemeksizin onu kabullenen kişi gerçekte kötülükle işbirliği içindedir. (Martin Luther King)


1960’ların sonuna doğru, Amerikan hükümeti, dünya ağır siklet boks şampiyonu Muhammed Ali’yi Vietnam’a karşı savaşa sürmek isteyince boksör şöyle dedi: “Hiçbir Vietkonglu bana zenci demedi. Bu yüzden onlarla benim bir alıp veremediğim yok.”

Hayat, sen başka planlar yapmakla meşgulken başına gelenlerdir. (John Lennon)

(Yazılar Metis’in çıkardığı 2008 ajandası Yaratıcı Direniş’ten alınmıştır)

Hacda Statü Endişesi (Modern Kastlar)

Arafat’ta hacı manzaraları. Diyanetin getirdiği hacılar çadırlarda kumanyaya talim ederken Erman turizme bağlı 7500 doları tirink diye ödemiş hacılar açık büfeyle ağırlanıyor. Kabe’ye bakan büyük, lüks otellerde konfor içinde kalan zengin hacılar ve durumu kötü olanlar için yüzyıllar önce Osmanlılar tarafından yaptırılmış tarihi hanın yıktırılması.

Orada eşit, tamamen çıplak, tüm statülerini dışarıda bırakmış olarak kutsal görevlerini yerine getirmesi gereken tanrının kulları zengin ve fakir olarak ayrılıp Kabe’nin hemen önünde işte böyle aşağılanıyor.

19 Aralık 2007 Çarşamba

KÖR

Bir kör ileriden, değneğiyle önündeki belirsiz alanı yoklayarak ağır aksak yanıma geldi ve durup, “Hişşt,” dedi. “Sen! Bir tek seni görebiliyorum, kimsin sen?”

“Ben de bir tek seni görebiliyorum,” dedim. “Yaşam nereye gitti?”

Gözlüğünü çıkardı. Gözlerini, o beyazla yeşil arası beneksiz gözlerini açıp çevresine baktı sevinçle. “İşte burada,” dedi ve sağa sola selam verdi bir süre. Sonra yine taktı gözlüğünü ve yürüyüp gitti karanlığın içine karışarak.

Ve ben yapayalnız kaldım orada, görmeden, duymadan ve hiçbir şey bilmeden...

Tek Kutup Tek Seçim

“Amerika bütün dünyayı yönetmiyor mu? O halde, bütün dünya nüfusu Amerikan seçimlerinde oy kullanabilmeli.”

Lu Edmonds

18 Aralık 2007 Salı

FossurGama Sunar: O Nereye Gitsin Problemi

Aklında bir tortu gibi kalan şey fren sesleriydi. Bir de sarsıntılara kapılmış bir yol görüntüsü. Açıldı gözleri. Üstüne başına baktı şaşkınlıkla, az önce bir kaza yaptığını hatırlayarak. Ama yoktu bir şeyi. Bir çizik bile, ya da leke. Uçup gitmiş miydi arabadan? Ama öyleyse? Bakındı ve ileride yamulmuş arabayı görünce koşturdu oraya bir an bile beklemeden. Ve birden durdu, hayret göğsüne sıkı bir darbe oturtmuş gibi. Arabanın içindeydi hala. Sıkışmıştı ve kan sızıyordu, hem ağzından hem boylu boyunca açılmış alnından.

Gözleri açıldı tekrar... Şimdi arabadaydı ve her yeri kan ve benzin kokusuyla sarılmıştı. Hemen ileriye baktı rüyasında gördüğü şeyi aranarak. Ve buldu! Oradaydı işte. Kendisi. Ya da ruhu. Hemen arkasında da bir kız vardı. Sapsarı saçlarıyla bembeyaz giysilere bürünmüş.

“Gel,” dedi yalvarırcasına. Elini kaldırmaya çalıştı ama beceremedi.

Baktı ruhu kocaman gözlerle. Ve arkasından “Hayır, buraya gelmelisin,” lafını duyunca irkilerek döndü kıza.

“Hayır,” dedi neler olduğunu anlayan yaralı telaşla. Ölecekti o giderse. “Buraya gel. Daha önümüzde uzun bir yaşam var. İyileşicez!”

Gözleri kısıldı ruhunun.

“Bana gel,” dedi kız harikulade bir sesle. “Senin için gelecek benim yanım.”

“Noolursun, yalvarırım, gel buraya,” dedi yaralı.

“Bana bak,” dedi kız.

Ruhu döndü hemen ve orada, sarışın kızın eteğini sıyırıp bembeyaz bacaklarının parıltılarını ortaya serdiğini gördü. Ve dilini... Dudaklarını şuh bir şekilde yalayıp “Geel!” dedi sanki lezzetli bir dondurmaya üflüyormuş gibi.

“Lütfen,” dedi yaralı bir kez daha, zar zor. Gözlerini açık tutmaya çalışırken de ekledi. “Buraya gel!”

Ama bir an bile düşünmedi ruhu. Koşturup sarıldı kıza ve onlar, ruhunun bir eli meleğin (afedersiniz ama) kıçında, diğer eli göğse yapışmış, ortadan kaybolur kaybolmaz da şehadet getirerek kapattı gözlerini, dünyanın güzelliklerine....

Orson Welles – Sanatçı kargaşadan beslenir konsepti üzerine

“İsviçre’de 500 yıldır süregelen kesintisiz huzurdan elimize geçen tek şey guguklu saat oldu.”

Fabio Capello – Futbolculara Bakış

“Asla futbolcunuzla arkadaş olmayın. O zaman takım içinde söylenti çıkar ve bu da ekip ruhunu bozar. Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın. Size saygı duymayan bir takımla hiçbir yere varamazsınız.”

Fazıl Say Dosyası - Ek – Boş Konuşmayalım Beyler!

Fazıl Say’ı, vatan sevgisine sahip olmamakla suçlamaya çalışan şaşkınlara soruyorum. Bugün hanginizi bir Avrupa ülkesi vatandaşlığına alır? Ne gibi bir yeteneğiniz onlara cezbedici gelebilir? Acaba başvuruyu yapsanız, hayır yanıtını almanız bile kaç ay sürer? Oysa Fazıl Say sadece bunu istese ve bir telefon açıp talebini konsolosluğa bildirse; örneğin Fransa gibi bir ülke tarafından vatandaşlığa kabul süresi bir günü bulmaz. Kendisine çok daha fazla değer verecek, imkanlara boğacak bir ülkede sizin gibiler tarafından cahilleştirilmemiş bir halka karşı çok daha özgür yapıtlar üretmeye soyunabilecek sanatçılar, hem de dünya ağızlarına bakıyorken ülkelerinde kalıyorlarsa bunun göstergebilimde tek karşılığı var: Ülke Sevgisi. Söylenen her lafı bilinçli olarak başka bir tarafından anlama ve şımarıkça yansıtma geleneği de şu gerçeği değiştirmiyor. Kimsenin vatanını falan terketmek gibi bir derdi yok. Dert, vatanı ele geçirip yobazlığa, gericiliğe, karanlığa, cahilliğe boğma düşüncesindeki bir kesimin bu ülkeyi dış güçlerin desteğini de yanına alarak kuşatması. Sonuçta çıkış yerindedir. Dışarıda ya da içeride, önemli olan özgür olup inanılan değerlerin savunulmasıdır. (Bkz. Nazım Hikmet’in onurlu yaşamı) Bu konudaki karşı tezlerin gizil amacı ise, devrimci niteliğe sahip sanatçıların burada kalıp, geçmişte olduğu gibi, türlü baskıyla sindirilmesi planlarına dahil olmasıdır.

Kızların Beğenisi Bir Gösterge mi?

Kızlar tarafından popüler bulunan, cilve yapılan, revaçta tiplerin genelde fos çıktığını müşahade ettim bugüne dek. Yaşam karşısında duruş, yetenek, güvenilirlik, yaratıcılık ve en önemlisi de kalite konularında ciddi sorunlar yaşayan bu arkadaşlara kızlar neden prim veriyor, bunun araştırılması lazım. Kız düşmanı birisi çıkıp der ki, bayanlar kendileri gibi boş ve safi hava olanları beğeniyor. Feministi çıkar der ki, biz erkekleri kullanıyoruz, o yüzden eğlenceli olsun ve üstümüze çıkmaya çalışmasın yeter. Ben de çıkar derim ki, kızlarımız bacılarımız cin gibi; bu ülkede prim yapan yozluğu, kişiliksizliği, sıradanlığı ve dalkavukluğu müthiş bir sezgiyle algılayıp özünde bu niteliklere sahip ama esprili gibi görünen boş bir muhabbetle bunu örtmeye çalışan erkeklere konduruyorlar popüler yaftasını.

Çizgilik – Kamil Masaracı – Bişi Yapalım

İki adam yolda yürüyor. Biri “Çevre katliamı sürüyor. Herşey satılıyor. Tarih ve kültür yokediliyor. Bişi lapmak lazım” diyor. Diğer hemen atılıyor kurnaz bir bakışla. “Dizi yapalım.”

Tuğrul Yenidoğan Soruyor – Belediyesporlar ne işe yarar? Birileri Cevaplasın.

İstanbul Büyükşehir Belediyespor! Şampiyon olsa kim sevinir? Küme düşse üzülen olur mu? En son oynadığı lig maçını 170 biletli seyirci izlemiş. 20 milyona yakın İstanbullu arasından “Hangi takımın taraftarısın” sorusuna “Belediyespor’u tutuyorum” diye cevap veren çıkar mı? İstanbullunun kaynakları kendi altyapısından sadece tek bir oyuncu yetiştiribilen bu takıma Belediye eliyle hangi haklı gerekçelerle harcanmaktadır? İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü Derneği, 1990 yılında Prof. Dr. Nurettin Sözen tarafından kurulmuş. Derneğin kuruluş amacı tüzüğünde açıkça belirtilmiş: “İstanbul halkının sporu sevmesi ve sporu yapabilmesi için yardımcı olmak, üyelerine çağdaş düzeyde spor yaptırmak....” Bir takım yabancı oyunculara para dökülerek mi sağlanıyor bu? Hani yetişen belediye sporcuları?
Kulübün başkanı Göksel Gümüşdağ. Emine Erdoğan’ın ağabeyi Hasan Gülbaran’ın kızı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın eski asistanı Müge Gülbaran’ın eşi. İsmi neredeyse FİFA’dan ihracımıza neden olacak İsviçre maçı olaylarının “Conrad Otel Kahramanlarından” biri olarak basında yer bulmuştu. Daha Müge hanımla nişanlanıp Başbakan’a damat olma yolunda ilk adımı atmasının ardından belediyemizin kulübüne başkan oluverdi. Özhan Canaydın’ın ardından Kulüpler Birliği Başkanlığı’na getirileceğine de kesin gözüyle bakılıyor. Liglerimizde yer alan kulüplerin yüzde 60’ı, tıpkı bu kulübümüz gibi ya doğrudan, ya da dolaylı olarak belediyelerin kontrolünde. Siyasetin profesyonel futbolun bu denli içine girdiği başka bir ülke var mı?.

Kadrolaşabiliten Kadar Konuş

Kadrolaşma işini o kadar ciddiye aldılar ki Hür Ateistler Derneği’nin başkanlık seçimlerine bile talip olur bunlar, yargı da bir şey mi! MHP sağolsun.

Patalojik Vak’a Sarkozy’ninki mi Yoksa Bizimki mi? – Erol Manisalı.

Bugün olayın özünü hâlâ görmek istemeyen “patalojik Vak’a mensuplarına” şunları söylemek zorundayım:

1 AB Türkiye’nin tam üyelik başvurusunu 1989’da reddetti. Bunun üzerine içimizdeki oligarşi ve Washington, “Türkiye’nin AB’nin arka bahçesi” yapılarak Batı kapitalizminin himayesi altına sokulmasına karar verdiler.

2 Devlet Planlama Teşkilatı’nın, konuyu bilen satılmamış akademisyenlerin ve aklı başında yazarlarımızın şiddetle karşı çıkmasına rağmen, “Türkiye AB’nin gümrük birliği yükümlülükleri altına tek yanlı sokuldu.

3 1997 Lüksemburg doruğunda Ankara’nın rest çekmesi üzerine Washington ve Brüksel telaşa kapıldılar ve 1999’da “yapay ve sözde adaylığı” hem de Ege ve Kıbrıs koşullarıyla kabul ettirdiler. Ecevit’e yalnız dışarıdakiler değil, “içerdeki oligarşi de dayatarak bu sindirilemeyecek şeyi zorla imzalattılar.”

4 Esas kıyamet AKP’den sonra koptu: “ABD ve AB’yi arkasına alan yeni iktidar” tamamen ipotek altına girmişti. 17 Aralık 2004 ve 5 Ekim 2005’te imzalanan çereçeve anlaşmaları, “Türkiye’yi, üyeliğe değil, üyelik dışında özel statüye götürüyordu. Üstelik Türkiye’nin çözüştürülme yolları açılıyordu.

Sarkozy ve Merkel’in Türkiye’nin alınmayacağını açık açık söylemelerinden ve metinlere koydurmalarından korkanlar kimler? Karartma uygulanarak gerçeklerin gün ışığına çıkmasını kimler, neden engelliyor.

1 ABD ve AB’nin Türkiye ve böle için biçtiği elbiseyi baştan kabul eden kimi sermaye çevreleri var. Onlar Türkiye’nin alınmayacağını; arka bahçe yapılarak bölüneceğini halktan gizlemek istiyorlar. Bütün sorunları, Batı ile karışı karşıya gelmemek; onların taşeronluğunu yaparak ayakta kalmak.

2 Dinciler “Cumhuriyete karşı, ABD ve AB’yi arkalarına aldıkları için, görüşmeler sürecinin ve aldatmacann aksamadan yürümesini istiyorlar. O sayede yeni anayasaların, tarikatların, cemaatlerin yolu açılıyor.

3 Bölücü odaklar “AB ve ABD’nin en stratejik ortakları”; Irak’ın kuzeyinde Barzani, Türkiye’de bunlar...

Sarkozy ve Merkel’e teşekkür ediyorum; içimizdeki sahtekarların maskesini düşürdükleri için.

AB sürecinin aksamadan devamını yalnız hükümet istemiyor; Atina, Kıbrıs Rumları, Fener Patrikhanesi, Ermeni Diyasporası, Barzani, Talabani.., kısacası Türkiye’den bir şeyler kopartmak isteyen herkes bunun peşinde...

Bu cephe Sarkozy’lerin Merkel’lerin boşboğazlık yaparak maskelerini düşürmesine fena halde bozuluyorlar...

AKP, Ordu ve Amerika Üçgeninde Türkiye – Erol Manisalı

Türkiye’nin önünde uzun vadede iki olasılık bulunuyor:

1 AKP’ye (ve ABD’ye) karşı ulusalcı güçler öyle ya da böyle, halkın gücünü birleştirmesi ile milli demokratik devrim yoluyla iktidara gelecekler.

2 Veya Türkiye’de İslamcı yapılanma giderek derinleşecek ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine “hiç de ılımlı olmayan bir İslam Devleti” gelecektir. Bu ikinci olasılıkta “işbirlikçi İslamcıların” yerini emperyalizm (ve Amerika) karşıtı İslamcıların alması hiç kimsenin engelleyemeyeceği bir sonuç olacaktır.

Amerika sonuçta her iki olasılıkta da kaybetmeye mahkumdur.

Hükümet Top Oynuyor FİFA Uyuyor

Delege sistemini öyle bir kurdular ki, seçimlerde tüm güç, sayısal olarak belediyelere bağlı kulüplerin eline geçti. Ve böylece de siyaset futbolun içine bodoslama girmiş oldu. Hani buna izin vermezdi FİFA?

Birileri çıkmış; Beşiktaş’a diyor ki. “Ulusoy’u defedin, size deniz tarafında sağlayacağımız araziye otel ve alışveriş merkezi kondurun.” İzmir kulüplerine diyor ki: “Ulusoy’u kovun. Alsancak stadyumuna tadilat yapalım.” Ona bu rant, şuna bu kayırma... Belediyeler zaten ellerinde. FİFA da uyuyor mu mışıl mışıl? Valla da öyle...

17 Aralık 2007 Pazartesi

Bir Nefret Nesnesi Olarak Putin

Ergin Yıldızoğlu'nun benzersiz yazılarından bir adet daha: "Bir Nefret Nesnesi Olarak Putin"
http://erginyildizoglu.blogspot.com/2007/12/bir-nefret-nesnesi-olarak-putin.html

Gidecekler Listesi

Çıkarına göre konuşan ya da sıçan gazeteciler ve gazete sahipleri Brüksel’e, din ticareti yaparak devlet ticaretine soyunanlar Arabistan’a, Soros’un manevi evlatları İkinci Cumhuriyetçiler Amerika’ya demokratik ve istediği zaman ağlayabilen hocalarının yanına, İşbirlikçi sermaye çevreleri ebelerinin dizi dibine, duyarsız orta sınıf Maldivler’e, onu bunu istifaya çağıran şuursuz devlet kadrolaştırıcıları Orta Asya’nın en ucuna, BOP’un İsrail kuklası gönüllü köleleri Kuzey Irak’a gidecek. Gözlerini ota boka ya da dış güçlerin duymak istediklerine dikmiş, dili yumuşamış sanatçı kısmısı İstanbul’da sürülüp sıkıştıkları konforlu alanda kalabilir.

Türkiye’de ulusal bilince sahip, ülkesini uşak yapmayı değil, her alanda ilerletmeyi ilke edinmiş onurlu, üretim erbaplarının kalmasını istiyoruz. Yüzlerinde, küçük bir açık bulduklarında çok akıllıymışlar pozuna bürünüp kotardıkları küstah bir gülüş, Fazıl Say’a, adam olsaydı kalırdı tarzı yüklenenlere söylüyorum. Siz yanlış yerdesiniz. Aha gitmeniz gereken ülkeleri de bir bir saydık. Güle güle.

Günün Müzik Menüsü

Kaiser Chiefs “Oh My God” – Kaiser Chiefs “Modern Way” – Pearl Jam “Parachutes” – Pearl Jam “World Wide Suicide” – Catatonia “Mulder and Scully” – Catatonia “The Ballad Of Tom Jones” – Sixteen Horse Power “Scrawled in Sap” – Noir Desir “Grand İncendie” – Noir Desir “Lost” – Madrugada “Majesty”

14 Aralık 2007 Cuma

Siyaset ve İslam – Et ve Kemik

The Economist, “ümmet” kavramının dinle siyaseti birbirinden ayırmak konusunda büyük bir engel oluşturduğuna değiniyor. Böylece Slavoj Zizek’in geçen haftalarda yayımlanan, Heidegger’le ilgili bir yazısında, Foucault’nun İran devrimiyle ilişkisini tartışırken değindiği İslam ve siyaset ilişkisine, İslam’da dinle devleti ayırmanın olanaksızlığına dikkat çekmiş oluyordu. Zizek’e göre, “Musevilik ve Hristiyanlıktan farklı olarak İslam, tanrıyı ataerkil mantığın dışında bırakır. Tanrı simgesel anlamda bir baba bile değildir.Tanrı ne doğmuştur ne de başka yaratıkları doğurmaz.: İslamda Kutsal Aileye yer yoktur”... Bu demektir ki, tanrı, “baba”nın dışında, tümüyle “imkansız-gerçek”in alanında kalır. “Bu nedenle insan ile tanrı arasında türe ilişkin (genetik) bir çöl vardır (hiçbir organik bağ yoktur). Halbuki İsa tanrının oğluydu. E.Y)”... “İşte bu durum, siyaseti İslamın tam kalbine yerleştiriyor”... “Çünkü tanrı ile baba arasındaki bu çölden (boş alandan E.Y) dolayı toplumu anne-baba ve diğer kan bağı ilişkileri üzerinde kurmak olanaksızdır.” Bu boş alanı siyaset doldurur! Bu nedenle toplum babanın otoritesi, ailenin yapısı üzerine değil, ancak, dini ve siyasi olanın örtüştüğü yerde, doğrudan tanrının sözü, yasaları üzerine, ümmet (inanmışlar topluluğu) olarak kurulabilir.

*Ergin Yıldızoğlu’nun “Türk İslamı ve Siyaset” yazısından alınmıştır.

Yabancı Uyruklu Kadınların Adı Yok!

Mahkemeye bak! 28 mağdura fuhuş yaptırmak suçundan toplam 24 yıl hapis cezasına çarptırılan çeteye, Rus uyruklu kadınlara tecavüz suçlamasından beraat kararı çıktı. Gerekçe de “yabancı uyruklu kadınların Türkiye’ye ne amaçla gelindiğinin bilinmesi"ymiş. Bu topraklarda binlerce yabancı uyruklu kadının evlendiğini, Türk erkeklerinden çocuk yaptığını, alın terleriyle çalıştıklarını nasıl görmezden gelebiliyorlar!

Allahın adaleti olsa şu heriflerin oğlu bir rus kıza abayı yakar da, gelin olarak getirir...

Medya Çözümlesi – Mustafa Sönmez

Araştırmacı iktisatçı-gazeteci Mustafa Sönmez’in görüşleri şöyle: “AKP, eski Başbakanlık Müsteşarı, yeni milletvekili Ömer Dinçer aracılığıyla 1990’larda ilan ettiği toplumu ve devleti “İslamlaştırma” projesini adım adım gerçekleştirmektedir. Medyada, Nisan ayından beri TMSF eliyle kullanılan ATV-Sabah grubunu, yandaşı Çalık Grubu’na yamayan AKP, bunu büyük bir cüretle ve meydan okuyarak yaptı. İhaleye önceleri Hüsnü Özyeğin, Zorlu gibi “ortadan” holdinglerin gireceği konuşulurken “sihirli” bir el bu taliplere “bas geri” komutu verdi ve ardından ihale Eredoğan’ın damadının genel müdürlük yaptığı tek aday Çalık’a 1.1 milyar dolara verildi. Böylece medyada AKP, sektörün hakimi Doğan’ın karşısında şöyle bir blok oluşturmuş oldu: ATV-Sabah (Çalık Grubu), Zaman-Samanyolu (Fethullah Cemaati), Yeni Şafak-Kanal 7 (Albayraklar), Star-24 (İpek-Koza), Bugün

Medyada oluşan bu “lımlı islam bloku” henüz yolun başındadır. Bu blokun medyadaki hakimiyeti bununla kalmayacaktır. Bundan sonra olacakları satırbaşlarıyla özetleyelim:

AKP bu medya silahlanması ile şimdi daha pervasız bir ideolojik kampanya yürütecek, özellikle peşinde olduğu sivil anayasa için toplumdan daha etkili biçimde “rıza” alacaktır.

Yeni medya kuşanması ile rakibi Doğan Grubu2nu pasifize edecek, oradan, yani Doğan ve arka planındaki TÜSİAD’dan gelebilecek salvolarla, emrindeki kamu medyası TRT ve AA’nın yanısıra özel medyası ile karşıklık verme şansı olacaktır.

Hatta şimdi Doğan’ı hizaya getirmede eli daha güçlenmiştir. Bir yandan Doğan Medya’nın aslan payını aldığı reklam pastasına iktidar gücünü kullanarak daha agresif biçimde el atacak ve Doğan’ı oradan zayıflatacak, bir taraftan da Doğan’ın özelleştirme ihalelerinde (Doğan’ın gündeminde Tekel sigara ve elektrik dağıtım ihaleleri vardır) belediye izinlerinde (Hilton’un büyütülmesi) medyasını silah olarak kullanması karşısında AKP iktidarı da kendi silahını ateşleyebilecektir.

Bu adım adım Doğan’ı pasifize etme, hatta baelli avantalar karşısında kendi safına çekme çizgisine kadar ilerleyebilecek bir oyundur artık.

AKP’nin medya serüveni bunlarla sınırlı kalmayacaktır: Doğan dışında kalan Doğuş Medya (NTV, CNBC-E) Habertürk, TV8, hatta Çukurova medya (Show TV, Digitürk, Akşam) gibi gurupları, satın almalarla İslami Blok’a dahil etme niyeti sürecektir.”

BAĞIMSIZ SOSYAL BİLİMCİLER – İktisat Grubu

Kurucular ve Temel İlkelerimiz bölümünde şöyle diyorlar:
Türkiye ekonomisinin çöküşüne ve toplumsal dokunun çözülmesine sebebiyet veren neo-liberal politikalara karşı toplumu bilinçlendirmek ortak düşüncesiyle Kasım 2000'de bir araya gelen sosyal bilimciler tarafından oluşturulmuştur. BSB İktisat Grubunun amacı günümüzde uygulanan neo-liberal politikalar için öne sürülen gerekçelerin zaaflarını ve bu politikaların sonuçlarını bilimsel tahlillerle tespit etmek, toplumun çoğunluğunun -yani emekçilerin- ihtiyaçlarına uygun politika önermeleri geliştirmek ve emek örgütlerinin toplumumuz için yaşamsal önem taşır hale gelen mücadelesini bilgi ve bilim ile desteklemektir.
Ülkemizde IMF gündeminde uygulanmaya konulan istikrar ve yapısal uyarlama programının Türkiye'nin bugününü ve geleceğini yeniden şekillendirmeye başladığı ve bunun seçeneksizliği yönünde güçlü bir kamuoyu oluşturma kampanyasının sürdürüldüğü şimdiki ortamda, neo-liberal egemen ideolojiyi tartışılır kılabilmek için sarfettikleri çabaları web ortamına da taşımış bulunmaktalar.
Değerli kurucu araştırmacıların isimleri ise şunlar.

Korkut Boratav (Ankara Ünv.SBF), Sinan Sönmez (Atılım Ünv), Nazif Ekzen (Anka Ajans), Fikret Şenses (ODTÜ), Yakup Kepenek (TBMM), Erol Taymaz (ODTÜ), Aziz Konukman (Gazi Ünv), Oktar Türel (ODTÜ), Ahmet Haşim Köse (Ankara Ünv, SBF), İşaya Üşür (Gazi Ünv), Oğuz Oyan (TBMM), Galip Yalman (ODTÜ), Cem Somel (ODTÜ), Erinç Yeldan (Bilkent Ünv), Ahmet Alpay Dikmen (Ankara Ünv, SBF)
Türkiye’nin ekonomik ve siyasal yaşamı üzerine sadece gerçekleri dinlemek isteyenlerin adresi:
www.bagimsizsosyalbilimciler.org

Cihat Burak Retrospektifi – İstanbul Modern

Önce Cihat Burak’ı tanıyalım: 1915’te İstanbul’da doğdu. Ölüm yılı 1994. Öykücü, mimar ve ressam. Galatasaray Lisesi'ni ve İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'nü bitirdi (1943). Tekel Genel Müdürlüğü ve Bayındırlık Bakanlığı'nda mimar olarak görev yaptı. 1952'de Birleşmiş Milletler bursuyla Paris'e gitti. 1955'te Türkiye'ye döndü ve yine Bayındırlık Bakanlığı'nda çalıştı. Gaziantep Hükümet Konağı, İzmit Adliyesi, Ankara Banknot Matbaası, Rize Adliyesi, Beşiktaş Şair Nedim İlkokulu gibi yapıların projelerini çizdi. 1961'de yeniden Paris'e gitti, bu sırada bakanlıktaki görevinden ayrılarak resim çalışmalarına ağırlık verdi. İlk kişisel sergisini 1957’de Beyoğlu Şehir Galerisi'nde açtı. 1964'te hem Utrillo Ödülü’nde Mansiyon aldı, hem de “Deniz Muharebesi/ Hayal Donanma” adlı resmi Musée de l'art moderne’deki uluslararası sergide Bronz Madalya'ya değer görüldü. 1965'te yurda dönerek resim ve mimarlık çalışmalarını sürdürdü. 1991’de Garanti Bankası Beyoğlu Sanat Galerisi’ndeki son sergisine kadar toplam 78 sergiye katıldı. Bunlardan 23’ü kişisel sergilerdir. 1982 yılında görsel sanatlar dalında Sedat Simavi ödülünü kazandı. İlk öykü kitabı ‘Cardonlar’ 1982’de yayınlandı, ‘Yâkûtîler’, 1992’de Yunus Nadi Ödülleri’nde öykü dalında birinci oldu, son öykü kitabı ‘Zenci Kalınız’ oldu..
Yozlaşan değerlere eleştiri ve mizah duygusuyla yaklaştığı yapıtlarında günlük yaşam sahnelerini anılara bağlayarak gerçekleri fantastik bir bağlam içinde ele aldı ve bilinen, tanıdık nesneleri bir düş dünyasının yaratıklarına dönüştürdü. 1970'lerden sonraki resimlerinde ölüm düşüncesini yoğun olarak işledi. Yaşamöykü yanı ağır basan öykülerine de plastik bir tat aktarmıştır, özellikle Cardonlar'da gerçekçi bir yaklaşımla fantastiğin sınırında gezen öğeleri başarıyla iç içe geçirdiği gözlemlenmektedir.
Cihat Burak retrospektifi bu haftadan itibaren İstanbul Modern’de. Gelişim çizgisinin ilk yıllarında Max Beckman’ın kurgusal anlatımından etkilenen sanatçının, ardından naïf bir bakış açısına, bir müddet sonra da mükemmel bir estetikle fantastik-hicivsel anlayışa büründüğünü gördüm ve oldukça etkilendim. Cinleri, gulyabanileri, kedileri, pastel renkte zamana direnen evleri ve günün politik simalarını yapıtlarında başarıyla buluşturan bu önemli ressamı, özellikle de günümüzün sanatçıları suya sabuna dokunmayıp medya ve holding yalakalığı peşine düşmüşken herkesin gidip, eserleriyle tanıması gerektiğini düşünüyorum. İyi seyirler.