27 Ağustos 2008 Çarşamba

Biliyor muydunuz?

İnsan fakir ölürse reenkarnasyon şansı artıyormuş...
Zenginlere bir daha yaşayıp aynı mücadeleyi vererek para toplamak zor gelirken, fakirlerin içinde ukde kalan o başarma hırsı, onları kedi de, salyangoz da olsa tekrar vücut bulmaya itiyormuş...

24 Ağustos 2008 Pazar

FossurGama Diyaloglar

“Ağbi be bi liran var mı be ağbi, Allah rızası için...”
“Hesap numarını ver, oraya yatıracağım...”

“Gerizekalılar, köpekler, şerefsizler, iğrenç yaratıklar... Allah belanızı versin e mi! Allah belanızı versin!...”
Delice alkışlar meydanda toplanmış kalabalık.

Köpek kendisine delice hırlamaya başlayınca mutfaktaki telefona yönelir hemen Murat bey.
“Alaattin, yine köpekleri karıştırmışız yahu, ha ha ha...”
“Ben karısıyım Murat bey, kocam az önce öldü, köpeğiniz de uyutuldu...”

Zapazoort, zoooot, pıssss, zaaart!
Sakin bir şekilde, kollarını önünde kavuşturmuş bekleyen yönetici sonunda konuşur:
“Eveet, artık toplantıya başlayabiliriz sanırım...”
Bir türlü osurmayı başaramamış, satış departmanından Haluk bey de kravatını düzeltip yerine oturur...

“Öp beni!”
“Ağzım dolu.”

“Arkadaşım, lütfen aşağı inip bir daha bin. Dolmuşa sol ayakla binilmez!”

“DVD’ye insan da yazabiliyormuşsunuz, doğru mu?”
“Hayır, sadece kedi.”

“Alo, lütfen hemen yetişin! Çok acil!”
İtfaiyenin santralindeki ilgili soruyor: “Adres verin, yangın nerede?”
“Yangın değil, beş komando Cudi dağında kaldı!”

“Pardon beyefendi, kitabı ters tutuyorsunuz...”
“Hayır, ben ters duruyorum... Bir de siz tabi...”
Bakar adam çevresine ve kafasını kaşır cıkcıklayarak. “Hay Allah yaa, gerçekten de doğru söylüyorsunuz...”

“Siz de mp3 dinleyin lütfen. Oda orkestrasıyla otobüse binip insanları rahatsız etmeye hakkınız yok.”
“Ama onlar için de bastım akbili, sorun ne, anlayamıyorum.”

SORULAR

Tanrı niye yeni bir peygamber göndermiyor acaba? Durumlar o zamankinden on bin kat daha kötü değil mi?

Gidip orangutanların arasında yaşamak antropolojik ya da zoolojik bir bilim yöntemiyse bu adamlar niye alabalıkların, aslanların falan da arasında yaşamıyorlar?

Dünyanın tekrar düzelebileceğine inanan birisinin ya peygamber ya da alık olabileceğini düşünenler çoğunluk mudur yoksa azınlık mı?

Din toplumların afyonuysa, bu, Türkiye’de insanların kafası uçmuş demek olmuyor mu? Ayrıca bütün politikacıların da uyuşturucu satıcılığından yakalanması gerekmiyor mu?

Saygı gösterisi olarak, yabancıların önce kıçını koklayıp sonra göğüslerini ısırma geleneğini hala sürdüren bir ülke olsa, o ülkeyle diplomatik ilişkiye giren bir ülke bulunur muydu acaba?

Hükümet bir milyon telefonu dinliyorsa, niye araya reklam koymuyor? Böyle rating hangi dizide var. Hem herkes biliyor dinlendiğini. Sorun yok yani.

Büyük yaratıcının neden insanlara üç hak vermediğini de merak ediyorum. Bir anda ölüp gitmek çok insafsızca.

21 Ağustos 2008 Perşembe

Sporda Yeniden Yapılanma

Sanki beş yıldır bu ülkeyi, federasyonu onlar yönetmiyormuş, her yerde fütursuzca kadrolaşmıyorlarmış gibi, Başbakanımız, eski spor bakanı yeni adalet bakanımız ve türlü türlü birinci elden suçlu politikacımız, Beijing olimpiyatlarından büyük dersler çıkardıklarını, sporcularımızdan böyle bir başarısızlık beklemediklerini, yeniden yapılanmanın zamanının geldiğini falan söylüyorlar.
Olimpiyatlar gerçekten önemli bir gösterge. Madalya sıralaması ülkelerin ekonomik başarılarına, büyüme performanslarına göre şekilleniyor sanki. Orada yedinci sırada bir Kore'yi görmek kimseyi şaşırtmıyor, çünkü her alanda atılımda olan, kendi ürünleriyle pazarda önemli bir yer edinen bir ülke bu. Ya da Çin'i birinci sırada bulmak. Amerika'nın nasıl da adım adım eridiğini olimpiyatlar açıkça gösteriyor. Bir de Türkiye'nin cahil kadroların elinde yok oluşunu, vizyonsuzluğunu, organizasyon yoksunluğunu, her alana doldurdukları badem bıyıklılarla ülkenin değerlerini talan etmekten başka bir yetenekleri olmadığını...
Çıkardıkları ders ne acaba? Belki de imam hatiplerdeki spor saatini iki saat kadar daha arttıracaklardır. Bu ülkede her şeyin kurtuluşu imam hatiplilerse sporu da onlar kurtaracaktır belki.
Belki de özelleştireceklerdir sporu. Çin şirketlerine devredeceklerdir her branşı.
Sporcu duasına çıkması için direktif vereceklerdir tüm imamlara.
Son anda paniğe kapılıp parayla bir sürü yabancı sporcu devşirmeye kalkan ama onların bile kalitelilerini bünyelerine katabilecek kapasiteye sahip olmayan bu Allahlık alibey adamlara gülüp geçmek de bir çare ama ülkemizin onuru noolacak.
Beğenmedikleri Cumhuriyet döneminin atılımlarından doğan mirası gün be gün yiyip bitirirken, ne kadar da acınacak bir halde olduklarını görebiliyorlar mı acaba?
Tek temennimiz bu olabilirdi doğrusu...

Rating Numaraları

Rating ölçer olarak kullanılan ev-profil hanelerinin değiştirildiği ve Regaip kandilinin artık gün birincisi çıktığı söyleniyor. Akıllıca. İstediğin şekilde kullanıcı portföyüyle rating kovalayan reklamcı zihniyetini karşı karşıya getir, böylece televizyonların program vizyonunu bambaşka bir anlayışa kaydır. Hem de kolayca.
Günde beş buçuk saat televizyon seyreden yurdum insanının düğmeleriyle oynayıp ülkeyi karanlığa sürüklemek tereyağdan kıl çekmekten daha zor değil.
Peki bu rating komedisine, yıllar yıllar boyu hangi sebepten reklamverenler (şirket sahipleri)karşı çıkmıyor? Öyle ya. Rating haneleri pek de öyle kaymak tüketici profilinde görünmüyor. Varlıklı-tüketici-kesesi kabarık kesim siyasi nedenlerle dışarıda bırakılırken ve halk böyle istiyor ibaresine uyacak bir küçük halk portföyü oluşturulurken neden susuyorlar?
Yoksa emperyalist güçlerin bir numarası mı bu? Aman ha. Bu lafı kullanmak yasak. Türkiye'de demokrasi var, emekçi yok. Demokrasi var, emperyalizm-kapitalizm yok. Demokrasi var rating var düşünmeyen, isyan etmeyi bilmeyen bir güruh var, rating var, bir tane dişe dokunur televizyon üretimi yok.

14 Ağustos 2008 Perşembe

Gördünüz mü?

Sağır dilsiz olup da meramını kanatlarıyla anlatan bir papağan gördünüz mü siz hiç?

Prof Dr. Sayko arkadaşım aradı: Öyle bir şey değil de karnından konuşan, vantrolog bir papağan gördüğünü söyledi. O da ilginçmiş...

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Çuval hesabı

Bir işçi = yarım çuval
İki işçi = bir çuval
on beş işçi = kurtarma filikası sigortası
bin işçi = grev

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Ucuz Filmlerden Doğan Ucuz Yaratımlar

Vatan kitap için bir eseri (Ölülerin Bilgeliği -Rodolfo Martinez) incelerken, son dönemde çekilen filmlerin, senaryolarındaki boşluk-saçmalık-şişirmeleri nasıl da hızın-efektlerin-kurgu numaralarının arasında yok etmek üzere uzmanlaşmış yaratıcıların imzasına başvurduklarını ve sinema sektöründen feyz alarak benzeri bir stili kitaplarında kullanmaya çalışan yazarların ise nasıl da zavallı bir duruma düştüğünü düşündüm bir an. Ve sanat tüketicilerinde gerçekten derinlemesine bir etki yaratacak bütünlüklü eserlere ulaşmanın her geçen ay-yıl-asır daha da zorlaştığını...

8 Ağustos 2008 Cuma

FossurGama Sunar: Evdeki Huzur

İtfaiye erleri alevlere boğulmuş eve dalar kapıyı kırarak. Sonra durup bakarlar soğukkanlı bir şekilde, o acayip manzaraya: Bir sürü budist bağdaş kurmuş huzurlu huzurlu yanmaktadır.
“Hımm, iş icabı yakmışlar evi, gidelim,” der şef.
“Boşu boşuna geldik buraya kadar be,” der yardımcısı…

FossurGama Sunar: Garson!

Garson masadaki kalantor zatın önüne bonfilesini getirir. Yerleştirir tabağı ve bekler. Adam elini cebine sokup çıkarttıktan sonra garsonun ağzına doğru uzatır. “Al oğlum!” İştahla eğilip, o şişman elde ufacık kalan şekerleri yalayıp yutar garson ve sevinç içinde lokantanın içine doğru rüzgar gibi uzaklaşır.

Vize Uygulaması Başladı

Orduya fındık toplamaya giden güneydoğulu işçiler, başbakanın eski danışmanı, yeni Ordu valisi Ali Kaban tarafından yasak getirildiği için il sınırlarından içeriye sokulmuyorlar. Böylece de Türkiye sınırları içinde fakirlere vize uygulaması başlamış oluyor. Hayırlısı.

1 Ağustos 2008 Cuma

FossurGama Sunar: Adın Ne Senin Oğlum?

Açılan kapıdan içeri dalıp, hızlı hızlı soruyor takım elbiseli adam. “Hastamız nerede?”
Elinde ağır bir çanta var. Keli yağlanmış gibi parlıyor. Yanında ince uzun, asistanı olduğu belli olan, kaytan bıyıklı bir tip daha var.
Evlerine bir kurtarıcı gönderilmişçesine bir coşkuyla “Buyrun doktor bey, ah ah, buyrun, hemen şu odada,” diyor kadın ön tarafa geçip telaşla yürürken. “Şeey, bir şey içer misiniz?”
“Yok istemez, acelemiz var zaten.”
Kapı açılıyor. İçeri doluşuyorlar. Orada, dönüp ziyaretçilere bakan saçı sakalı birbirine girmiş adamın, hafızasını yitirdiği boş bakışlarından belli oluyor.
“Bu mu?” diyor doktor kadına bakarak.
“Evet doktor bey.”
“Hımm,” diyerek ilerliyor doktor. Hastanın yanına kadar gelip bir anda, dizini taşaklara gömecekmiş gibi yaparken “Müüipck!” diye bir ses çıkarıyor.
Hafızasını kaybetmiş adam öne doğru bükülüp korkuyla bakıyor ona.
“Adın ne senin oğlum?” diyor Doktor birden.
“Burak,” diyor hasta kafasını, sanki alnına at sineği konmuş gibi sallayarak. “Evet, Burak, Burak’ım ben.”
Dönüp hızla kapıya varıyor Doktor, çantasını alıp “Hadi Altan, gidelim artık,” diyor. “İyi günler Aygül hanım.”

Kayıp Ülkenin Masalları: O Gece Salonda

Kendine bir viski koymuş, elindeki kitaba yoğunlaşmaya çalışıyor Harun bey. Beş dakika anca dayanıyor yine. Sıkıntılı bir nefes salarak ayağa kalkıyor ve camın oraya gidiyor. Yolun üstünde, tek tük arabalar ve aynı yoğunlukta birkaç kişi var yürüyen. Sis yavaştan iniyor yokuşun üstünden, ele geçiriyor apartmanları. Dalıp gidiyor o, bir an. Sonra bir yudum daha alıyor içkisinden ve sinirli bir gülüşle birlikte kafasını sallıyor. Kırk yaşında hâlâ bekâr olmanın, sevmediği bir işte çalışmanın ve en kötüsü canını sıkan daha daha onlarca şeyi değiştirmek için artık aklına hiçbir çözüm gelmemesinin aczi üstüne çöküyor. Omuzları aşağıda dönüp koltuğuna oturuyor yine. Televizyonu açmak için kumandaya uzanıyor ama vazgeçiyor. Kitabına bakıyor yan gözle ve o tam da o sırada kapıya vuruyor birisi.
Tak tak tak!
Kalkıp yürürken aklında sorular dolaşıyor. Bir umut yürüyor içine. Sevim mi acaba?
Kapıyı açıyor. Bulamıyor kimseyi ve hazırladığı lafları yutkunup midesine göndermek zorunda kalıyor. Şaşkınlıkla uzanıp merdivenlere bakıyor. Aşağıya ve yukarıya. “Allah Allah!” deyip içeri giriyor sonra. Yerine otururken haliyle bunun bir şaka olup olamayacağını tartıyor kafasında. Belki aşağıda tadilat yapıyorlar. Ama yok, diyor kendi kendine. Kapıdan geldi gürültü. İçkisinden son yudumu alıyor ve içten içe sabırsızlıkla beklediği ses yine ortaya çıkıyor bir anda.
Tak tak tak!
Hemen koşturuyor oraya. Kapıyı yıldırım hızıyla açıyor, birisini görmeyi beklemediği için sonraki hareketi hazır, koridora sıçrayıp bakıyor merdivenlere. Hayır, yine bulamıyor bu pis oyunun hazırlayıcısını!
Kapıyı ittiriyor ve hemen arkasına konuşlanıp bekliyor bu sefer. İki dakika, üç dakika, dört dakika. Sıkılmaya başlıyor. Pencereye gidip orayı mı gözlemesi daha doğru?
Tak tak tak!
Öyle bir hızla açıyor ki, vuranın kaçabilmesi ihtimal dahilinde bile değil. Ama yok. Kimse yok ortalıkta! Bir kat aşağı iniyor paldır küldür. Ayak sesi falan da duymadığı geliyor aklına. Dairesine yürürken kafası karışmış durumda. Uzun bir sopayla mı vuruyorlar? Hayır, yine olmaz.
İçeri giriyor. Koltuğuna gidiyor. Kulaklarının dikkatine kalbinin vuruşları giriyor sadece. Fazla uzun sürmüyor ama bekleyişi.
Tak tak tak!
Hiçbir şey yapmıyor. Biraz da korkudan. Anlam veremediği bir şeyle uğraşmak istemiyor. Sonra fikrini değiştiriyor. Bir öfke seli sarıp ele geçiriyor vücudunu. Sonraki vuruşla birlikte koşturup iyice bir küfür saydırıyor apartmanın boşluğuna. Kızgınlığı yankılarla yokolup gittiğinde ne yapacağını bilemeden bir kez daha içeri yollanıyor. Bir viski daha dolduruyor kendine. Bardağı ağzına götürürken elleri titriyor. Koltukta otururken buluyor kendini sonra. Televizyon açık.
Tak tak tak!
İşte o anda aklına bir şey geliyor. Televizyonu hızla kapatıp dönüyor ve bağırıyor:
“GİRİN!”
Kapı nasıl olduğunu anlamadan dışarıdan açılıveriyor.
Bir şövalye ağır zırhıyla içeri giriyor. Başlığı elinde. Diz çöküp “Lordum, ordular hazır, sizi bekliyoruz!” diyor. Bir yandan da içerinin dekorunu görüp hayretler içine düştüğü belli oluyor. Yarım yamalak kaldırdığı sert bakışları soru işaretleriyle dolu.
Harun bey dikiliyor olduğu yerde. Az önce yoğun bir şekilde hissettiği korku ve panik, merakın engin denizinde batıp gidiyor. Yürüyor kapıya doğru. Şövalyenin yanından geçip yemyeşil çayırlarda kalkanları ve mızraklarıyla bekleyen binlerce askere bakıyor. Ciğerlerine tertemiz bir hava doldurup apak mermer merdivenlerde bir adım aşağıya iniyor. Coşku yükselip ele geçiriyor her yanını. Dönüp çarçabuk kapatıyor kapıyı. Ve o aşağı inerken ordudaki askerlerin şapkaları havaya uçuşup tezahürat başlayınca ağlayacakmış gibi oluyor. Durup başı dimdik bakıyor. Kaldırıyor bir elini havaya. Sadece rüzgarın sesi kalıyor ortalıkta. Bağırıyor.
“Nasılsın asker!”